Karlofça Antlaşması – Osmanlı Devletinin Bu Diplomatik Mücadeledeki Amacı Nedir?

Osmanlı Devleti Karlofça Antlaşması’nın Kendi Hakimiyetindeki Bir Yerde Yapılmasını Israr Etmiş Ve Antlaşma Çadırına Dört Kapı Açtırarak Protokol Eşitliği Sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Bu Diplomatik Mücadeledeki Amacı Nedir?

 

Aslında soruya cevap verebilmek için Karlofça Antlaşması’nın önemini bilmek gerekmektedir. Antlaşmanın imzalanması sırasında bu tutumun sergilenmesinin amacı, Osmanlı Devleti’nin bu anlaşma ile kaybettiği diplomatik mücadeleyi örtmek istemesidir. Avrupa ülkelerinin gözünde var olan üstünlüğü korumak ve güçlü olduğunu göstermektir. Çünkü Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin batıda büyük çapta toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Karlofça Antlaşması ile Osmanlılar ilk kez müzakere sonucu bir anlaşma imzalamışlardır. Daha önce imzalanan antlaşmalarda şartlar Osmanlı Devleti tarafından belirlenmekte idi. Şartları belirlenin anlaşmayı Avrupa devletleri imzalamak zorunda kalmaktaydı. Bu antlaşma bu durumun resmi olarak değiştiğini göstermektedir.

 

Karlofça Antlaşması 1683- 1698 yıllarında Kutsal İttifak Savaşları sonunda imzalanmıştır. 26 Ocak 1699 yılında imzalanan antlaşma Osmanlı Devleti ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunda bulunan devletler ( Avusturya, Venedik, Lehistan) arasında imzalanmıştır.

 

Karlofça Antlaşması’nın önemi, Osmanlı Devleti’nin batıda toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu antlaşma Osmanlı Devleti yenilgisinin ilk resmi belgesidir. Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin saldırgan politikası değişmiş yerini savunma politikası almıştır. Osmanlı Devleti’nin Ege hakimiyeti azalmıştır. Bu antlaşmadan sonra Osmanlı Devleti kaybettiği toprakları geri alma çabasına girmiştir. Aynı zamanda bu antlaşma ile Osmanlı Devleti’nde duraklama dönemi bitmiş gerileme dönemi başlamıştır. Karlofça Antlaşması’nın her maddesi Osmanlı tarihi için önemlidir.

Zitvatorok Antlaşmasını Diplomatik Mütekabiliyet Açısından Değerlendiriniz

Osmanlı Devleti ile Avusturya Arasında Yapılan İstanbul ve Zitvatorok Antlaşmalarını Diplomatik Mütekabiliyet Açısından Değerlendiriniz.

 

Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması ilk etapta Osmanlı Devleti lehine gözükse de içerdiği maddeler sebebi ile aslında 1533 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması sayesinde ele geçirilen üstünlüğün kaybedilmesine neden olmuştur. 1533 yılında Orta Avrupa bölgesinde elde edilen diplomatik başarı ve bu başarının sağladığı hukuk ve protokol üstünlüğü Zitvatorok anlaşması ile birlikte iki ülke idarecilerinin birbirlerine denk sayılması nedeni ile sona ermiştir. İstanbul antlaşmasında yer alan Avusturya arşidükü protokol bakımından Osmanlı sadrazamına denk sayılacaktır maddesi, Zitvatorok ile birlikte Avusturya arşidükü protokol bakımından Osmanlı padişahına denk sayılacak şeklinde değiştirilmiştir.

 

Antlaşma doğrultusunda yer alan diğer maddelere bakıldığında ise Eğri ve Kanije gibi kalelerin Osmanlı egemenliği altında kalacağı buna karşılık olarak ise Komarom kalesinin Avusturya devletine verileceği belirtilmektedir. Antlaşmada Osmanlı lehine avantaj sağlayan maddelerden biri ise Avusturya devletinden bir kereliğine alınacak 200 bin altın değerindeki savaş tazminatı olarak karşımıza çıkmaktadır. İki ülke arasında 3 yılda bir olmak kaydıyla karşılıklı hediyelerin gönderilmesi ise dostluğu pekiştirme amacıyla eklenen bir madde olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlının aleyhine olan diğer maddelere bakıldığında ise Avusturya devleti Macaristan bölgesi için yıllık bazda ödediği 30 bin altın değerindeki vergiden kurtulmuş olduğu görülmekte ve Osmanlı Padişahının Avusturya Arşidüküne Kutsal Roma İmparatoru anlamına gelen Kayzer unvanı ile hitap edeceği belirlenmiştir.

Osmanlı Devleti Bünyesinde Yaşayan Gayrimüslimlerin Mezhep Seçme Özgürlüğü

 Osmanlı devleti bünyesinde yaşayan gayrimüslimlerin mezhep seçme özgürlüğü hakkında araştırma yaparak elde ettiğiniz bilgileri sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.

 

Osmanlı Devleti kendi bünyesinde yaşayan tüm gayrimüslim vatandaşlara mezhep seçme özgürlüğü tanımıştır. Aynı zamanda bu kişilerin dini haklarını kanunla garanti altına almıştır. Osmanlı Devleti gayrimüslimlere bu hakları verirken Avrupa ülkelerinde mezhep savaşları yaşanmaktaydı. Buna rağmen Osmanlı Devleti kendi bünyesinde yaşayan vatandaşlara gerekli kolaylığı sağlamıştır. Gayrimüslimlere tanınan bu kolaylık ” Gayrimüslim vatandaşlar inanç özgürlüğü ve istediği dine geçme hakkı tanınır ve kendi ayinlerini serbestçe yapmalarına müsaade edilir.” şeklinde açıklanmaktadır. Osmanlı Devleti bu konuda;

 

  • Osmanlı Devleti kendi bünyesine yaşayan çeşitli din gruplarına mensup insanların bir arada barış içinde yaşaması için gerekli tedbirleri almıştır.
  • Fatih Sultan Mehmet döneminde devletin bu yaklaşımı kanun metinlerine yansımıştır. (Kanuni Esasi)
  • Osmanlı Devleti bu hakları garanti altına alırken bu haklara gelen saldırıları da önlemeye çalışmıştır.
  • Tanzimat Fermanı ile gayrimüslimlerin bu hakları daha fazla gündeme gelmiş ve üzerinde çalışma yapılmıştır.
  • Farklı dine mensup kişilerin ibadethanelerine kimse dokunmamıştır. Huzur içinde kendi dinlerini yaşamalarına ve ibadet etmelerine izin verilmiştir.
  • Gayrimüslimlere bu hak toplumsal kuralları bozmadığı sürece tanınmıştır.
  • Osmanlı Devleti’nin bu yaklaşımı sayesinde farklı millet ve dine mensup insanlar uzun yıllar bir arada huzur içinde yaşamıştır.
  • Bu yaklaşım aslında bir bayrak altında onca milletin bir arada yaşamasına olanak sağlamıştır.

Meclis Hükümeti Sistemi hakkında bilgi veriniz.

İlk meclisin de uyguladığı bir siyasi model olan meclis hükümeti sistemi, hükümet başkanı (başbakan) ve meclis başkanının aynı kimse olduğu bir hükümet şeklidir. Bu sistemde kurulacak hükümetin bakanları, meclisin içinden tek tek oylanarak seçilmektedir. Meclis hükümeti sisteminin genel özellikleri ise şunlardır:

 

  • Yasama ve yürütmenin tek merkezde toplandığı güçler birliği ilkesi uygulamaya koyulur. Yani yürütme için ayrı bir organ bulunmaz.
  • Başbakan ile meclis başkanı tek bir kişidir.
  • Bütün bakanlar meclis içinden tek tek seçilir.
  • Ve her bakan sadece meclise karşı kendi hareketlerinden sorumlu tutulur. Ortak bir sorumluluktan bahsetmek mümkün değildir.
  • Seçim sistemi çift dereceli olarak adlandırılan sistemdir.
  • Meclisin üzerinde herhangi bir güç bulunmaz.
  • Devlet başkanına ait görevler, daha çok sembolik düzeydedir.

 

Bu sistemin aksayan yanları:

  • Bakanlar teker teker oy ile seçildiğinden ötürü zaman kaybı yaşanmaktadır.
  • Seçilmiş olan bakanların her zaman aynı görüşe sahip olmaması nedeniyle de zaman zaman hükümet, koordine bir şeklide çalışma yapamamaktadır.
  • Hükümetin kurulamaması gibi krizler patlak verebilmektedir.

 

Meclis hükümeti sistemi, daha çok siyasi partilerin olmadığı meclislerde hükümet kurulurken uygulanan bir yöntemdir. Yürütme organının da meclis olduğu bu sistem genellikle geçiş dönemlerinde tercih edilmiştir. Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi, ilk meclis (1921 Teşkilat-ı Esasiye Anayasası dönemi) olağanüstü bir meclisti ve bu sistem ile çalışmaktaydı. Meclis hükümeti sisteminden kabine sistemine geçilmesi ise Cumhuriyetin ilan edilmesiyle gerçekleşecektir.

Laik Devletlerin Oluşmasında Westphalia Barışı’nın Rolü Nedir?

Bu antlaşma Çağdaş Avrupa tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Çünkü Westphalia Antlaşması ile kilisenin devletler üzerindeki rolü kalkmıştır. Devletlerin din özgürlükleri bu anlaşma ile sağlanmıştır. Yine bu antlaşma ile laik devletler oluşmaya başlamıştır. Bugünkü laik devletlerin temelleri bu antlaşmaya dayanmaktadır. Peki Westphalia Barış Antlaşması nedir? Bu antlaşma 1948 yılında imzalanmıştır. Mezhep savaşları olan Otuz Yıl Savaşları ve Seksen Yıl Savaşları sonunda Ekim ve Mayıs aylarında imzalanmıştır. Bu antlaşmanın sonuçlarına göre;

 

  • Westphalia Barışı ile papalık makamı devletin hakimiyet sahasına karışamayacaktır.
  • Savaşlarda en önemli konu devlet çıkarları kabul edilmiştir.
  • Bu antlaşma ile Avrupa’da din özgürlüğü kesinleşmiştir.
  • Avrupa’da kiliseler milli hale getirilmiştir.
  • Topraklar üzerinde mutlak özgürlüğün devletin olduğu kabul edilmiştir.

 

Yine bu antlaşma ile

  • Avrupa’daki ülkelerin sınırları değişmiştir.
  • Avrupa’da uzun yıllar süren savaşlar son bulmaya başlamıştır.
  • Ulus devlet anlayışı ortaya çıkmaya başlamıştır.
  • Dünya tarihi için önemli olan bir barış sürecine girilmiştir.
  • Avrupa dışında sürdürülen sömürgecilik faaliyetlerine temel oluşturulmuştur.
  • Bu antlaşma ile Kutsal Roma İmparatorluğu parçalanmıştır.
  • Parçalanan Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan sonra yerine farklı Özerk Alman Devlet’leri ortaya çıkmıştır.
  • Devletlerarası yasal eşitlik bu antlaşma ile sağlanmıştır. Hiçbir devlet diğerinin içi içişlerine karışamayacaktır.
  • Bu antlaşma ile Fransız Devrimi’nin alt yapısı hazırlanmıştır.

Konargöçer Yaşam Hakkında Neler Biliyorsunuz?

Konargöçer Yaşam Hakkında Neler Biliyorsunuz? Anlatınız.

Göçebe olarak yaşayan, belirli bir yere, bölgeye sürekli olarak orada yaşama amacıyla yerleşmeyen insanlara konargöçer denilmektedir.

Aslında bu yaşam tarzını benimseyen insanların temel amacı gıda kaynaklarına, ürün yetiştirebilecekleri verimli tarım arazilerine aynı zamanda hayvanlarını otlatabilecekleri geniş sahalara ulaşabilmektir. İnsanlar bulundukları yerde temel ihtiyaçlarını karşılamaya yarayacak besin ve su bulamazlarsa bunları bulabilecekleri, barınma ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayamazlarsa bu sıkıntılarını ortadan kaldıracak yaşam için daha elverişli bir yere göç etme ihtiyacı ortaya çıkar.

 

Geçmişten bugüne konargöçer yaşam bir şekilde azalmış fakat devam etmektedir. Eskiden daha büyük ve kitlesel bir şekilde yapılmakta iken günümüzde her ne kadar yerleşik yaşama geçilmiş ise de belirli bir topluma ya da yöreye ait olarak gerçekleşebilmektedir.

 

Genelde hayvancılıkla uğraşan toplum kesiminin yıl içinde mevsim durumunu da göze alarak hem kendileri hem de hayvanları için yazları sıcak olan yerlerden yüksek kesimlerdeki yaylalara kışın ise ova diyebileceğimiz alanlara yani nispeten alçak ve yaşamaya elverişli bölgelere geri dönmelerini de konargöçer yaşam kavramıyla açıklayabiliriz.

 

Konargöçer yaşam görülen bölgeler farklı olabilir. Bunun sebebi iklimden kaynaklanan sıcaklık farkı olabileceği gibi mevsimlik işçilik de olabilir. Çünkü insanlar hayatlarını idame ettirebilmek için yılın belirli dönemlerinde belirli bölgelere çalışmaya gidebilirler. Örneğin ülkemizde fındık toplamak için Karadeniz bölgesine giden insanlar olduğu gibi doğudan ya da iç bölgelerden yazın pamuk toplamak için Akdeniz bölgesine gidenler de bulunmaktadır.

Konargöçer yaşam tarzı ile yerleşik yaşam tarzı arasındaki benzerlik ve farklılıklar

Konargöçer yaşam tarzı ile yerleşik yaşam tarzı arasındaki benzerlik ve farklılıkların neler olduğunu açıklayınız.

Konargöçer yaşam tarzı ya da kısaca göçebelik, sürekli ikamet edilen bir yerin olmaması, toprağa yerleşmeyen topluluk anlamlarına gelmektedir ve bu toplulukların yaşadıkları yerler sürekli bir değişim gösterir. Yerleşik toplum ise bunun aksine, belli bir alana konumlanmış ve kolay kolay yer değiştirmeyen toplumları anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Birbirine zıt olarak algılanan bu iki kavramın benzerlikleri de farklılıkları da bulunmaktadır.

 

Benzerlikleri;

  • Tarımla uğraşırlar (Göçebelerin tarım yapmadığı bilgisi yanlıştır. Kısıtlı da olsa kendilerine yetecek kadar üretim yapmaktadırlar.)
  • Ticaret yaparlar

 

Farklılıkları;

  • Göçebeler çadırlarda yaşarken yerleşikler evlerde hayatlarını sürdürür. Buna bağlı olarak da yerleşiklerde mimari yapı gelişmişken göçebelerin böyle bir imkanı olmamıştır.
  • Mevsimlere göre hareket ederek yaşam alanlarını belirleyen göçebelerin yanında, yılın her mevsimi yerinden ayrılmayan yerleşikler vardır. Biri toprağa bağlı değilken diğeri bağlı durumdadır.
  • Göçebelerde daha çok ticarette gelişmişken yerleşik yaşam tarzını benimseyenler için tarım ağırlıktadır.
  • Göçebe hayat tarzında küçük gruplar halinde yaşamak daha elverişliyken yerleşik hayat tarzında nüfus hızla artar.
  • Göçebe toplumlarda daha dışa dönük ve saldırgan bir tutum olduğundan askerlik oldukça önemlidir. Yerleşik yaşam tarzında ise daha ılımlı ve içe dönük bir tutum hakimdir.
  • Savaşlarda göçebe hayat tarzını benimseyenler üstün gelirken ekonomide ilerleyen kesim yerleşik hayat tarzındaki kimselerdir.
  • Dini inançları yaşam tarzlarına uyduran göçebelere karşın yerleşik hayat tarzına sahip insanlar, yaşam biçimlerini dini inançlarına göre tanzim etmişlerdir.
  • Yerleşik hayat tarzında hiyerarşi hakimken göçebe hayat tarzı imece usulünü gerektirir.

Girit Adasını Ancak Yirmi Dört Yılda Alabilen Osmanlı Devletinin O Dönemdeki Deniz Gücü

Girit Adasını Ancak Yirmi Dört Yılda (1645-1669) Alabilen Osmanlı Devleti’nin O Dönemdeki Deniz Gücü Hakkında Neler Söyleyebilirsiniz?

 

Girit Adası kuşatmasına genel olarak baktığımızda, bu kale 1669 yılında Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmiştir. Bu zamana kadar kaleye 69 kez hücum edilmiştir. Karşı taraftan gelen savunma sayısı ise 80 olarak bilinmektedir. Kuşatmanın son üç yılında hem Osmanlı Devleti hem Hristiyan birlikleri çok sayıda asker kaybı vermiştir. Uzun ve zorlu bir sürecin ardından Girit Adası 1669 yılında Osmanlı Devleti tarafından fetih edilmiştir.

 

Girit Adası’nın 24 yılda ele geçirilmesine baktığımızda Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmeye başladığını görmekteyiz. Osmanlı Devleti denizlerdeki hakimiyetini Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirveye çıkarmıştır. Ancak 17 yüzyıldan itibaren batıda yenileşme hareketleri doğrultusuna birçok alanda olduğu gibi deniz alanında da ilerleme kaydedilmiştir. Deniz alanındaki bilginin artması yeni gemilerin icat edilmesini sağlamıştır. Bu gelişmeleri takip edemeyen Osmanlı Devleti deniz gücü bakımından batı devletlerinin gerisinde kalmaya başlamıştır. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nde o tarihlerde görülen duraklama dönemi farklı alanlarda çıkan sorunlarla uğraşma zorunluluğu doğurmuştur.

 

İç huzursuzlukların da görüldüğü Osmanlı Devleti sefer hazırlıklarını tam olarak yerine getirememiştir. Girit Adası’nın 24 yıllık çaba sonucu fetih edilmesi Osmanlı Devleti’nin eski gücüne sahip olmadığının göstergesidir. Osmanlı Devleti’nde görülen duraklama dönemi yerini bir süre sonra gerileme devrine bırakmıştır. Gerileme devri ile birlikte ülkede önemli topraklar kaybedilmeye başlanmıştır.

Dünya Gücü Olmak İçin Hangi Güç Unsurlarına Sahip Olmak Gerekir?

Belirli bir düzen dahilinde farklı alanlarda planlama yapmak suretiyle kısa ve uzun vadede başarı elde etmek ve dünya üzerinde söz sahibi olmak mümkündür. Ekonomisi sağlam temellere dayanan ve tarım, sanayi gibi sektörleri destekleyerek üretim ekonomisini tercih eden devletler pek çok alanda dışa bağımlılığı azaltmakta ve ihracat hacmini artırarak çok daha güçlü ve büyük bir ekonomiye sahip olmaktadır.

 

Petrol ve doğalgaz gibi stratejik kaynaklara sahip olan ve bu kaynakları sanayi başta olmak üzere farklı iş kollarında doğru bir şekilde değerlendiren ülkeler hem güçlü hem de bağımsız bir ekonomi modeline sahip olmakta ve dünya gücü olma yolunda amaçlarına kolay bir şekilde ulaşabilmektedir. Demokrasi sistemi ile yönetilen ülkelerde insana ve insan haklarına yeteri kadar önem verilmesi ve bu alanda ortaya çıkabilecek ihtiyaçlar doğrultusunda iyileştirilmelerin yapılması süper güç olma yolunda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Hukukun üstünlüğü prensibini tercih eden ve kişilerin hangi makam ve güce sahip olduğuna bakılmaksızın adalet önünde eşit bir konumda bulunmasını sağlayan devletlerin istediği gücü elde etmesi çok daha kolay bir hal almaktadır. İnsanına verdiği değer ve sunduğu imkanlar doğrultusunda kaliteli eğitim sistemini tercih eden ve bu alana ciddi derecede kaynak ayıran ülkelerin kısa ve uzun vadede nitelikli bir toplum yapısına sahip olması mümkündür. Teknolojik gelişmeler ile desteklenen askeri güç unsurları da dünya devi olma amacında önemli derecede etkisi bulunan bir diğer husustur.

Devletlerin modernleşmesinde hukukun etkisi nedir?

Modernleşme kavramına baktığımızda, toplumların siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin belli bir yapıda bulunduğu toplumlar ile geleneksel olarak nitelenen toplumsal yapıları birbirinden ayırmak için kullanıldığını görmekteyiz. Hukuk kavramı ise, devletin yaptırımlarıyla güç bulan kural ve kanunların bütünü olup toplumun uyumunu ve düzenini sağlamak gibi bir görevi vardır. Toplum içerisinde güvenle hayata devam etmek için hukuka olan ihtiyaç yadsınamaz.

 

Tarih serüveni içerisinde hukuka bakıldığında, kökünün oldukça derine gittiği görülmektedir. Yazının icadına kadar sözlü hukuk kuralları topluma rehberlik ederken yazının bulunmasıyla bu kurallar yazıya aktarılmıştır.

 

Modern bir devlet, hukuk alanında belli bir seviyeye gelmiş olan devlettir. Adalet mülkün temelidir sözü de buradan gelmektedir. Burada bahsi geçen mülk devlet demektir. Hukuk toplumunda kişi hakları korunduğundan bir güven ortamı oluşur, adalet vardır. Devletler ise bu güveni halkına tahsis etmekle yükümlüdür. Bu nedenle hukukun etkisi oldukça fazladır.

 

Evrensel bazı hukuk kurallarının doğuşu ve devletlerin arasındaki ilişkilerde kullanılmaya başlanması da bu aşamada ulusal devletlerin oluştuğu 15. ile 16. yüzyıllarda rast gelmiştir. Yani hukuka verilen önem artmaya başlamıştır. Öte yandan verimli bir hukuk sisteminin oluşmuş olması, halka götürülen hizmetin verimliliğine de yansıyacaktır.

 

Ekonomik olarak da hukukun gelişkin olduğu devletlerde, üretici devlet kurumlarına güven duyar ve daha çok üretmek için çabalar. Hukukun sorunsuz görevini yerine getirdiği devletlerde kişiler de daha özgür hareket edebilmektedir. Modernleşme kapsamında bunlar çok önemli unsurlardır. Bu nedenle de hukuk, modernleşmede olmazsa olmaz bir konumdadır.