Din ve Din Anlayışı Arasındaki Farklar

Din ve din anlayışı arasındaki farkları yazınız.

 

Din ve din anlayışının birbirinden çok farklı olduğu muhakkaktır. Din dediğimiz kavram Allahu tealanın bizlere peygamberler vasıtıasıyla göndermiş olduğu vahiydir. Din insanoğlunu kendi iradesiyle sırat-ı müstakime yani doğru yola iletmeyi hedefleyen bir sistemdir. Bu sistem iyiliği ve doğruluğu hedefler. Dinin ulaşmak istediği nokta insanları kötülüklerden uzaklaştırarak dareyn (iki dünya) saadetini yakalamaktır.

 

Dinin bize sunmuş olduklarını dünya üzerinde anlamlandırabilen tek yaratılan canlı insandır. Bunu da aklı sayesinde yapar. Aklı sayesinde düşünebilen, şüphe duyabilen insan bunu iradeli bir şekilde gerçekleştirir. Allahu teala elçileri sayesinde insanlara hitap eder ve onlarla iletişim kurar. Bu sayede bizler dinin emirlerinden ve yasaklarından haberdar oluruz. Her insan bu iletilen dinle muhatap olduğunda hepsi için din farklı şekilde karşılık buldu. Kimi hayatını tamamen bu buyruklara uyarak düzenlediyse de kimi belirli noktalarda eksiklikler gösterdi kimi bazı yönlerine yönelirken bazıları başka yönlerine eğildi. Bu din konusunda farklı anlayışlara yol açtı. Oysa inen tek din fakat anlaşılanlar tezahürleri farklı farklıydı. Bu açıklamamdan da çıkaracağınız üzere din kavramı vahiy odaklıyken din anlayışı kişinin yorumunu, aklını ve düşüncelerini merkeze alır. Din herkese gönderilmiş evrensel olandır din anlayışı sadece kişinin kendisini bağlar. Din asla ve asla değişiklik göstermezken din anlayışı zamana hatta mekana göre değişiklik gösterebilir. Dinin kendisini benimsemek zorunlulukken (tabi ki bu zorunluluk dine inanç duyanlar için geçerlidir.) din anlayışı bireysel olduğu için herhangi bir zorunluluğu bulunmamaktır. Çok nadir de olsa kendi anlayışı başka insanlara dayatanlar da yok değildir. Ama bu dayatma meşru ve geçerli değildir.

İnsanlar güzel ahlak sahibi olmak için neler yapmalıdırlar?

Sizce insanlar güzel ahlak sahibi olmak için neler yapmalıdırlar?

 

Bence insanlar güzel ahlak sahibi olabilmeleri için en genel kaide kötü ahlaktan olabildiğince uzak durmaları gerekir. Bu sayede insanoğlu hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutlu olabilir. Güzel ahlak sahibi olmak için ilim öğrenilmeli ve uygulanmalı yani amel edilmelidir. Aynı şekilde bunu yaparken edep unutulmamalıdır. Kişi arkadaşının dini üzere olduğu için oturduğu, kalktığı, suyunu içtiği, meclisinde bulunduğu arkadaşını iyi seçmelidir. Hem ne demiş eskiler bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Bu saydıklarımın tersini düşünelim ilim sahibi olmamak cahil olmak edepten yoksun olmak ve en önemlisi de kötü arkadaşlar edinmek bu özellikleri olan bir insanın güzel ahlaklı olabileceği düşünülemez.

 

Bir insan için güzel ahlakın zirvesini seyretmesi mümkündür. Hz. Peygamberimizin hayatını öğrenip örnek aldığımızda yaşantımızda ona benzemeye çalıştığımızda güzel hak sahibi olmak kaçınılmaz olur. Seçeneklerden biri de örnek almanın dışında iyi ahlaka sahip insanlara gıpta etmektir. Onların hallerine özenmeliyiz. Rol model  olarak almalıyız. Tevazu sahibi olmalıyız. İnsanoğlu acziyetini her zaman bilincinde tutmalıdır. Bu demek değil ki kendinizi olduğundan aşağı görün eziklik psikolojisine girin sadece kendinizi olduğunuzdan fazla görmeyin. Gerçeklik olgusuyla kendinizi değerlendirin. Helal kazanç kazanmaya dikkat edin. Zamanınızı neye harcadığınızı  dikkat edin. Çünkü insan zamanını harcadığı şeydir. Yaptığınız işlerde Allah rızasını gözetin. Sonuç olarak İslam güzel ahlaktır.Ahlakı olanın dini de olur. Ama ahlakı olmayanın dini de olmaz.

Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için nelere dikkat etmelidirler?

Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için nelere dikkat etmelidirler? Düşüncelerinizi sınıfta paylaşınız.

 

Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için dikkat etmesi gereken en önemli unsur saygıdır. Farklılıklarımızı bir kusur değil bir zenginlik olarak görmeliyiz. Dünya üzerinde baktığımızda her toplulukta farklı farklı düşüncelere sahip insanların olduğunu görüyoruz. Birbirine tahammül  göstermeyenler hem fiziksel hem de zihinsel savaş halinde olmaları onları her açıdan zarara uğratmaktadır. Bazen bu zarar toplum huzurunun bozulmasına bazen travmalara bazen de çok üzücü olarak can kayıplarına neden olabiliyor. Soykırımlarıyla sonuçlananlarını bile tarih sahnesinde görmek mümkündür.Bknz. Srebrenitsa Katliamı (Bosna Katliamı) gibi. Bu dediğimiz toplumun yapısından farklı olan topluluklara baktığımızda yani farklı görüşlere saygıyla bakan topluluklarda durum daha farklıdır. Farklı görüşlerle saygıyla yaşamayı öğrenmiş topluluklar baktığımızda daha huzurlu, daha gelişmiş, daha başarılı, daha anlayışlıdır.

 

Toplumun temelinde insan sevgisi yer aldığından insanları sırf insan olduğu için sevme anlayışı vardır. Farklı düşüncelerini kabul etmese bile bir başkası o kişinin düşüncesini söyleme özgürlüğünün savunulması gerektiği bilincine ulaşmıştır.İlk olarak saygı dedik sonra başkasının düşüncesini ortaya koyma hakkını karşı olsak bile düşünceye savunmak dedik.Sıradaki madde ise farklılıklarımızla mutlu olmak istiyorsak karşı tarafla empati kurma yani onun yerine kendimizi koymayı öğrenmemiz gerekir. Onun neden böyle bir düşünce içine girdiğini onun şartlarında anlamaya çalışmalıyız.Son olarak da tamam farklı görüşlere saygı önemli ama bundan sonraki adım da farklı görüştekilerine hoşgörüyle yaklaşılmasıdır.

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararları neler olabilir?

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararları neler olabilir? Düşüncelerinizi not ediniz.

 

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararı en başta farklı bakış açılarının olmasıdır. İnsanların fikirlerine katılmasanız bile onların düşüncelerini ifade etmelerine imkan verilmelidir. Çünkü sonradan belki kendi düşüncenin yanlış olduğunun farkına varabilirsin ya da o konunun farklı yönlerini daha önce fark etmediğin haliyle görme şansını elde edebilirsin. Farklı fikirler demek aslında beyin fırtınasına olanak sağlar bu da daha çok bakış açısı daha çok yol hatta belki de daha çok çözüm yolu demek olur. Böyle bir yapıda toplumun gelişmesinin önünde hiçbir engel yoktur. İnsanlar oturup birbirlerine saygı çerçevesinde  fikirlerini beyan etmeliler. Bunun önüne geçilmeye çalışıldığında ikrah, icbar, baskı yöntemleri devreye girer güçlü olan bedeni gücü olan siyasi gücü olan karşıt görüş duyduğu anda tahammül edemez bastırmaya çalışır.

 

Aslında böyle bir davranış yine dönüp dolaşıp topluma zarar verir. Katılmadığınız bir görüşü üslubuna uygun olarak yasal yollarla insanı bir şekilde alt etmeye çalışılmalısınızdır. Bu da taraflar için daha çok zihin antrenmanı demek olur. Zekaların kapıştığı bir ortamda insanlar daha bilgili, daha donanımlı, daha uzman, daha zeki olmak için kıyasıya yarışacaktır. Böyle konulardaki rekabet toplumu her zaman bir adım öteye taşıyacaktır. Farklı düşünceleri ortaya koyma özgürlüğü farklı inanç sistemlerini farklı dil yapılarının en genel ifadesiyle farklı kültürlerin oluşmasına yol açacaktır. Bu da aynı şekilde zenginlik anlamına gelir.

İtikat, Erkân ve Mezhep Kelimelerinin Anlamları

İtikat, erkân ve mezhep kelimelerinin anlamlarını sözlükten bulup defterinize yazınız.

 

İtikat: Kelime manasına baktığımızda “inanç duymak, birşeyin doğruluğuna kalbimizden inandığımız, doğruğunda kararlı olduğumuz” anlamına geliyor. Bu inandığımız şeyi gönülden tasdik etmiş bir şekilde inanmış olmalıyız itikat olabilmesi için. İtikatta inanılan şey zihnimizin kesin olarak görülmesi gerekir. İtikadı tek bir kelimeyle karşılamamız gerekirse bu kelime “İnanç” olur. İtikat bazen bir düşünceye olabilir bazen de imana konu olan inanca olabilir. Dinimizin ya da mezhebimizin temel inanç esaslarına inanmak itikattandır.

 

Erkân: Toplumların önde gelen isimlerini karşılamak için kullanılan kelimedir. Büyükler, üstler anlamına gelir. Bu anlamlara bağlı olarak Osmanlıca’da da farklı tamlamalar da da kullanılır Örneğin erkân-ı devlet devletin ileri gelenleri demektir. Aynı şekilde erkân-ı salât tamlamasında da rükün olarak mana verdiğimizde namazın rükünları anlamına geliyor.

 

Mezhep: Kökü itibariyle “gidelecek yol varılacak yer” anlamına gelir. Fakat terim olarak açıklamamız gerekirse “ Dinin vaaz ettiği hükümlerinden farklı farklı deliller getirerek bunlardan farklı hüküm çıkartıp yorumlanmakta ve otorite kabul edilen alimler tarafından ortaya konulan görüş sistemlerine denir.” Kısacası Mezhep için ayrım, düşünce farklılıkları diyebiliriz.

 

Bir dinin anlayış farklılıklarından dolayı ortaya çıkmış düşünce sistemleridir. Örneğin İslam dini için Hanefi,Şafii,Maliki,Hanbeli mezhebi vs.vs. gibi. Hristiyanlık için Katolik, Ortodoks, Protestan mezhebi vs.vs. gibi. Yahudilik için Samiriler, Sadukiler, Ferisiler ve Esseniler gibi.

İnsanlar Her Konuda Aynı Fikirde Olabilirler mi?

İnsanlar her konuda aynı fikirde olabilirler mi? Nedenleriyle açıklayınız.

 

İnsanların her konuda aynı fikirde olabilmeleri mümkün değildir. Böyle bir şeyin söz konusu olabilmesi için birebir aynı kopyalardan yaratılmaları gerekiyor ki aynı düşünebilsinler. Şöyle düşünelim aynı anne babadan dünyaya gelmiş aynı okullarda okumuş aynı arkadaş ve aynı çevre grubuyla büyümüş ikiz kardeşler bile bazen hatta çoğu zaman aynı fikirde olamayabilir. Olamaz da zaten çünkü her insan nevi şahsına münhasırdır. Kendine özel kendine hastır. Onu meydana getiren parametreler başka başkadır. Yetiştiriliş tarzı, dünyayı anlama ve anlamlandırma şekli, dini, cinsiyeti,yaşı, maddi durumu, hayalleri, istekleri, hedefleri çok başka başkadır. Böyle olunca da gördüklerinden anladıkları ve hissettikleride doğal olarak farklı olacaktır.

 

İnsanları incelediğimizde kimi pozitif bir bakış açısına sahipken kimi yakalandığı hastalığa karşı kötümser olabiliyor kimi hayattaki bazı yenilgilerini tecrübe olarak görürken kimisi de pişmanlık duyabiliyor kiminin hayalinde sahil kasabasına yerleşip yazar olmak isterken kimisi dünya çapında ilim insanı olmak isteyebiliyor kiminin tek beklentisi evine helal lokma götürmekken kimisi de nasıl olursa olsun zengin olmayı isteyebiliyor kimi maviyi daha çok severken kimi de yeşili sevebiliyor. Sonuç olarak bütün bunlar bizi birbirimizden ayırıyor ve farklılaştırıyor. Her ne kadar insan olarak çok ortak noktamız olsa da aslında biz birbirimizden çok farklıyız.

Çevremizdeki Bütün Bitkiler Hep Siyah Beyaz ve Aynı Görünümde Olsaydı Neler Olurdu?

Çevremizdeki bütün bitkiler hep siyah-beyaz ve aynı görünümde olsaydı neler olurdu? Sınıfta arkadaşlarınızla düşüncelerinizi paylaşınız.

 

Çevremdeki bütün bitkilerin hep siyah-beyaz olması ve hepsinin de aynı görüntüde olması müthiş sıkıcı olurdu. Çiçeklerin çeşit çeşit ve renk renk olması insanoğluna zevk veren bir durumdur. Allahu tealanın her yarattığı farklı çiçekte aslında Rabb’imizin hikmetlerini temaşa ederiz. Bu Allahu tealanın yüceliğini, yaratılıştaki güzelliğini görmek bununla birlikte O’nu tefekkür etmek olağanüstü huzur vericidir. Yaratma konusunda Allah’a hiçbir güçlüğün olmadığını görmemizi sağlar. Sadece siyah ve beyaz çiçeklerin varlığı sıkılmamıza neden olabilir. Herkes tek renk ya da tek çeşit bitki türü gördüğünde insanların tepkileri de hissettikleri de aynı olacaktır.

 

Gayet sıradan olan bu olay belki de temaşa edilmeye değer bulunmayacak çünkü insanda güzel duygular uyandırmayacaktır. İnsanoğlunun her duyusunun bir besin kaynağı vardır. Mide için güzel,lezzetli yemek neyse kulak için harmonik sesler, huzur veren sesler, ritmik sesler neyse göz için de güzel görüntüler odur. Bunun en başında da doğa gelmektedir. Doğamızı süsleyen çiçekler, bitkiler de gözlerimiz için estetik ihtiyacımızı karşılarlar. “Allah güzeldir güzeli sever” lafı herkesçe  bilinen malum bir sözdür. Allahu tealanın da yaratmış olduğu insanda güzeli sevmeye meyyaldir. Allah’ın Esmaul Hüsnasında da El-Musavvir ismi geçer. El-Musavvir Allah’ın her yarattığı şeye kendine has şekil ve özellik vermesi demektir. Tasvir eden manasına gelir. Bu tarz bir yaratılış Allah’a mahsustur.

Kâfirun suresinin anlamını yazınız.

Kâfirun suresinin anlamını yazınız.

 

Sureye ismini veren “Kâfirun” kelimesi Arapçada inkarcılar manasına gelir. Bu sure yüce yaratıcımız Allah’a şirk koşup O’nu inkar edenleri muhatap almıştır. Kâfirun suresinin muhtevasında bir insanda şirk yer aldığı zaman imanın kat’iyetle o insanda bulunmasının mümkün olmadığı geçer ve bunu kesin bir dille belirtir. Hz. Peygamberimiz Kâfirun suresinin şirke düşmemek ondan korunmak maksadıyla okunmasını tavsiye eder. Kâfirun suresi Kuran’da geçen 109. Suredir. Toplamda sadece 6 ayetten oluşan bu sure iman ve inkarın anlaşılması içindir. Sure Mekki bir suredir tahmin edileceği üzere. Çünkü inkar döneminin en fazla olduğu dönemdir Mekki dönem. Sure adeta Mekke döneminde “Tevhid ilkesinin” nişanesi olmuştur. Mekke’de bulunan kafirler nezdinde aslında tüm kafirlere seslenmektedir. İman ve şirkin zıt inanç sistemi olduğunu yarım iman diye bir şeyin söz konusu olmayacağını adeta yüzlerine çarpmaktadır. Surenin indiriliş amacı şöyledir: Kureyşli müşrikler Hz. Muhammed(s.a.v)’in huzuruna gelerek bir teklifte bulunurlar.

 

Hz.Peygambere bir sene kendi ilahlarına tapmasının karşılığında kendilerinin de Hz. Muhammed(s.a.v)’in anlattığı ilaha tapacaklarını söylerler. Kureyşli müşriklerin bu sözüne karşı Peygamber efendimiz “Allahu tealaya herhangi bir şeyi şirk koşmaktan yine Allah’a sığınırım.” Diyerek cevap vermiş. Bu yaşanan olay üzerine de Kâfirun suresi nazil olmuş. Allahu teala adeta Peygamber efendimizin vermesi gereken cevabı söylemiştir surede. De ki diyor yüce yaratıcı ey kâfirler! Tapmam sizin o taptığınız ilahlara. Sizler de tapacak değilsiniz benim taptığıma. Ayrıca ben tapıcı değilim sizin tapmakta olduğunuz ilahlara. Zaten sizler de tapmayacaksınız benim ilahıma. Surenin 5 ayeti mealen bu şekildedir. Son ayette kafirlere çok net bir şekilde cevap verilir: Sizin dininiz size, benim dinim de bana.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İnsanlara Rahmet Oluşuna Bir Örnek Yazarak Açıklayınız.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) insanlığa rahmet oluşuna bir örnek yazarak açıklayınız.

 

Allahu tealanın Hz. Adem(a.s)’den itibaren yeryüzüne gönderdiği bütün peygamberler yani elçiler rahmettir. İnsanlar doğru yolda yani istikamet üzere olmadıklarında kötü amellerde bulunduklarında başkalarına zarar verdiklerinde aslında kendilerine de zarar vermiş olurlar. Hem bu dünyada da hem öteki dünyada da bunların zararlarını görmektedirler. İyilik ve güzellik toplumlarda ve dünyada hakim olduğunda hiç kimse haksızlığa uğramadığı gibi kimsenin de hakkına gaspta bulunulamaz. Adaletin olduğu bir yerde olağan olarak rahmet olacaktır. Şöyle düşünelim insan kelimesi unutmaktan gelmektedir. İnsanoğlu ilk unutandır. Peki insanoğlu neyi unutur? İnsan doğru yolu, ona emredileni, iyi olanın bilincini, Allahu tealanın ondan isteklerini unutur. Bu unutma dönemlerinde de devreye tekrar güzellikleri diriltecek elçiler, uyarıcılar gönderilir.

 

Hz. Peygamberimiz de bu güzellikleri yeniden gün yüzüne çıkarmış ve hak kavramını ortaya koymuştur.  Hata yapmaya meyli olan insanları uyardığı gibi insanlara da yol göstermişti. Peygamberimiz yaşadığı bir olay var ki bu başlıca rahmet Peygamberi olduğunun bir kanıtıdır. Peygamber efendimiz amcasının ve eşi Hz. Hatice annemizin ahirete irtihâl etmesinin ardından Peygamber efendimize uygulanan zulüm miktarı da atmıştı. O noktaya geldi ki Peygamber efendimiz yanına yol arkadaşı Zeyd’i alarak  Mekke’ye 120 km mesafesi bulunan Tâif’e doğru yol aldı. On gün kalarak oradaki halka İslamı tebliğ etti. Toplumun önde gelenleriyle görüşüp onlara Allahu tealaya tevhid esasınca inanmalarını öğütledi. Putperest olan Tâifliler bu duruma çok kızdılar ve Peygamber efendimizi taşladılar. Peygamber efendimiz böyle bir muamele gördüğü halde Tâif halkına bedduada bulunmadı. Efendimiz bir lanetçi olmadığını alemler rahmet olarak gönderildiğini onların hakikati bilmediklerini söyledi. Şayet bilselerdi bunu yapmayacakları söyledi.

Onun ahlakı Kuran ahlakıydı Sözünden Ne Anlıyorsunuz?

Hz. Âişe’nin (r.a.) Hz. Peygamber hakkındaki “Onun ahlakı Kuran ahlakıydı.” Sözünden Ne Anlıyorsunuz?

 

Hz. Âişe (r.a) Hz. Peygamberimizden bahsederken “Onun ahlakı Kur’an-ı Kerim ahlakıydı.” der çünkü Hz. Peygamber efendimiz tabiri caizse yaşayan Kur’an-ı Kerimdi, ayaklı bir Kur’an-ı Kerimdi. Bu cümleden ne anlamalıyız peki? Bu tabir Allahu tealanın emir ve yasaklarının bir hayatta nasıl tezahür olabileceğini görebiliyor. Peygamber efendimiz Kuran’ın bizlere çizmiş olduğu hayat çizgisinden dışarı çıkmamıştır. Peygamberimiz İsmet sıfatına yani günahsızlık sıfatına sahip olduğundan Allah tarafından hata yapmasına müsaade edilmiyordu. Ayetlerle hemen Peygamber efendimiz uyarılıyordu. Uyarılınca da doğru olanı olanı yapıyordu yani Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanıyordu. Bunun en güzel örneği Abese suresidir. Abese suresinde şu olay anlatılır: Bir gün Peygamber efendimiz yanına âmâ olan yani gözleri görmeyen Abdullah bin Ümmü Mektum geldi.

 

Ümmü Mektum Peygamber efendimizden kendisine irşadda bulunmasını istedi. O anda Peygamber efendimiz müşriklerin önde gelenlerinden Velid bin Muğire’yle hararetli bir konuşma yapıyordu. Bu yüzden de Ümmü Mektum’u fark etmedi onun bu istediğine cevap vermedi. Cevap vermeyince de Ümmü Mektum daha da ısrar etti fakat Peygamber efendimiz Velid bin Muğire’ye bu anlattıklarımda bir sakınca görüyor musun diyerek yöneldi. Bunu üzerine Abese suresi Peygamber efendimizi uyarmak için nazil oldu. Biz biliyoruz ki hakikatin soylu ve güçlü olanlara ihtiyacı yoktur. Hakikat zaten insanı güçlü kılar tıpkı bir köleyken hür olan Bilal-i Habeşi gibi. Hakikat güce tenezzül etmeyecek kadar kutsaldır. Yani bu olaydan da anlayacağımız gibi Kur’an ahlakı O’nun ahlakıydı.