Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için nelere dikkat etmelidirler?

Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için nelere dikkat etmelidirler? Düşüncelerinizi sınıfta paylaşınız.

 

Farklı düşüncelere sahip olan bireyler, aynı toplumda mutlu bir şekilde yaşamak için dikkat etmesi gereken en önemli unsur saygıdır. Farklılıklarımızı bir kusur değil bir zenginlik olarak görmeliyiz. Dünya üzerinde baktığımızda her toplulukta farklı farklı düşüncelere sahip insanların olduğunu görüyoruz. Birbirine tahammül  göstermeyenler hem fiziksel hem de zihinsel savaş halinde olmaları onları her açıdan zarara uğratmaktadır. Bazen bu zarar toplum huzurunun bozulmasına bazen travmalara bazen de çok üzücü olarak can kayıplarına neden olabiliyor. Soykırımlarıyla sonuçlananlarını bile tarih sahnesinde görmek mümkündür.Bknz. Srebrenitsa Katliamı (Bosna Katliamı) gibi. Bu dediğimiz toplumun yapısından farklı olan topluluklara baktığımızda yani farklı görüşlere saygıyla bakan topluluklarda durum daha farklıdır. Farklı görüşlerle saygıyla yaşamayı öğrenmiş topluluklar baktığımızda daha huzurlu, daha gelişmiş, daha başarılı, daha anlayışlıdır.

 

Toplumun temelinde insan sevgisi yer aldığından insanları sırf insan olduğu için sevme anlayışı vardır. Farklı düşüncelerini kabul etmese bile bir başkası o kişinin düşüncesini söyleme özgürlüğünün savunulması gerektiği bilincine ulaşmıştır.İlk olarak saygı dedik sonra başkasının düşüncesini ortaya koyma hakkını karşı olsak bile düşünceye savunmak dedik.Sıradaki madde ise farklılıklarımızla mutlu olmak istiyorsak karşı tarafla empati kurma yani onun yerine kendimizi koymayı öğrenmemiz gerekir. Onun neden böyle bir düşünce içine girdiğini onun şartlarında anlamaya çalışmalıyız.Son olarak da tamam farklı görüşlere saygı önemli ama bundan sonraki adım da farklı görüştekilerine hoşgörüyle yaklaşılmasıdır.

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararları neler olabilir?

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararları neler olabilir? Düşüncelerinizi not ediniz.

 

Bir toplumda farklı düşüncelerin varlığının yararı en başta farklı bakış açılarının olmasıdır. İnsanların fikirlerine katılmasanız bile onların düşüncelerini ifade etmelerine imkan verilmelidir. Çünkü sonradan belki kendi düşüncenin yanlış olduğunun farkına varabilirsin ya da o konunun farklı yönlerini daha önce fark etmediğin haliyle görme şansını elde edebilirsin. Farklı fikirler demek aslında beyin fırtınasına olanak sağlar bu da daha çok bakış açısı daha çok yol hatta belki de daha çok çözüm yolu demek olur. Böyle bir yapıda toplumun gelişmesinin önünde hiçbir engel yoktur. İnsanlar oturup birbirlerine saygı çerçevesinde  fikirlerini beyan etmeliler. Bunun önüne geçilmeye çalışıldığında ikrah, icbar, baskı yöntemleri devreye girer güçlü olan bedeni gücü olan siyasi gücü olan karşıt görüş duyduğu anda tahammül edemez bastırmaya çalışır.

 

Aslında böyle bir davranış yine dönüp dolaşıp topluma zarar verir. Katılmadığınız bir görüşü üslubuna uygun olarak yasal yollarla insanı bir şekilde alt etmeye çalışılmalısınızdır. Bu da taraflar için daha çok zihin antrenmanı demek olur. Zekaların kapıştığı bir ortamda insanlar daha bilgili, daha donanımlı, daha uzman, daha zeki olmak için kıyasıya yarışacaktır. Böyle konulardaki rekabet toplumu her zaman bir adım öteye taşıyacaktır. Farklı düşünceleri ortaya koyma özgürlüğü farklı inanç sistemlerini farklı dil yapılarının en genel ifadesiyle farklı kültürlerin oluşmasına yol açacaktır. Bu da aynı şekilde zenginlik anlamına gelir.

İtikat, Erkân ve Mezhep Kelimelerinin Anlamları

İtikat, erkân ve mezhep kelimelerinin anlamlarını sözlükten bulup defterinize yazınız.

 

İtikat: Kelime manasına baktığımızda “inanç duymak, birşeyin doğruluğuna kalbimizden inandığımız, doğruğunda kararlı olduğumuz” anlamına geliyor. Bu inandığımız şeyi gönülden tasdik etmiş bir şekilde inanmış olmalıyız itikat olabilmesi için. İtikatta inanılan şey zihnimizin kesin olarak görülmesi gerekir. İtikadı tek bir kelimeyle karşılamamız gerekirse bu kelime “İnanç” olur. İtikat bazen bir düşünceye olabilir bazen de imana konu olan inanca olabilir. Dinimizin ya da mezhebimizin temel inanç esaslarına inanmak itikattandır.

 

Erkân: Toplumların önde gelen isimlerini karşılamak için kullanılan kelimedir. Büyükler, üstler anlamına gelir. Bu anlamlara bağlı olarak Osmanlıca’da da farklı tamlamalar da da kullanılır Örneğin erkân-ı devlet devletin ileri gelenleri demektir. Aynı şekilde erkân-ı salât tamlamasında da rükün olarak mana verdiğimizde namazın rükünları anlamına geliyor.

 

Mezhep: Kökü itibariyle “gidelecek yol varılacak yer” anlamına gelir. Fakat terim olarak açıklamamız gerekirse “ Dinin vaaz ettiği hükümlerinden farklı farklı deliller getirerek bunlardan farklı hüküm çıkartıp yorumlanmakta ve otorite kabul edilen alimler tarafından ortaya konulan görüş sistemlerine denir.” Kısacası Mezhep için ayrım, düşünce farklılıkları diyebiliriz.

 

Bir dinin anlayış farklılıklarından dolayı ortaya çıkmış düşünce sistemleridir. Örneğin İslam dini için Hanefi,Şafii,Maliki,Hanbeli mezhebi vs.vs. gibi. Hristiyanlık için Katolik, Ortodoks, Protestan mezhebi vs.vs. gibi. Yahudilik için Samiriler, Sadukiler, Ferisiler ve Esseniler gibi.

Çevremizdeki Bütün Bitkiler Hep Siyah Beyaz ve Aynı Görünümde Olsaydı Neler Olurdu?

Çevremizdeki bütün bitkiler hep siyah-beyaz ve aynı görünümde olsaydı neler olurdu? Sınıfta arkadaşlarınızla düşüncelerinizi paylaşınız.

 

Çevremdeki bütün bitkilerin hep siyah-beyaz olması ve hepsinin de aynı görüntüde olması müthiş sıkıcı olurdu. Çiçeklerin çeşit çeşit ve renk renk olması insanoğluna zevk veren bir durumdur. Allahu tealanın her yarattığı farklı çiçekte aslında Rabb’imizin hikmetlerini temaşa ederiz. Bu Allahu tealanın yüceliğini, yaratılıştaki güzelliğini görmek bununla birlikte O’nu tefekkür etmek olağanüstü huzur vericidir. Yaratma konusunda Allah’a hiçbir güçlüğün olmadığını görmemizi sağlar. Sadece siyah ve beyaz çiçeklerin varlığı sıkılmamıza neden olabilir. Herkes tek renk ya da tek çeşit bitki türü gördüğünde insanların tepkileri de hissettikleri de aynı olacaktır.

 

Gayet sıradan olan bu olay belki de temaşa edilmeye değer bulunmayacak çünkü insanda güzel duygular uyandırmayacaktır. İnsanoğlunun her duyusunun bir besin kaynağı vardır. Mide için güzel,lezzetli yemek neyse kulak için harmonik sesler, huzur veren sesler, ritmik sesler neyse göz için de güzel görüntüler odur. Bunun en başında da doğa gelmektedir. Doğamızı süsleyen çiçekler, bitkiler de gözlerimiz için estetik ihtiyacımızı karşılarlar. “Allah güzeldir güzeli sever” lafı herkesçe  bilinen malum bir sözdür. Allahu tealanın da yaratmış olduğu insanda güzeli sevmeye meyyaldir. Allah’ın Esmaul Hüsnasında da El-Musavvir ismi geçer. El-Musavvir Allah’ın her yarattığı şeye kendine has şekil ve özellik vermesi demektir. Tasvir eden manasına gelir. Bu tarz bir yaratılış Allah’a mahsustur.

Kâfirun suresinin anlamını yazınız.

Kâfirun suresinin anlamını yazınız.

 

Sureye ismini veren “Kâfirun” kelimesi Arapçada inkarcılar manasına gelir. Bu sure yüce yaratıcımız Allah’a şirk koşup O’nu inkar edenleri muhatap almıştır. Kâfirun suresinin muhtevasında bir insanda şirk yer aldığı zaman imanın kat’iyetle o insanda bulunmasının mümkün olmadığı geçer ve bunu kesin bir dille belirtir. Hz. Peygamberimiz Kâfirun suresinin şirke düşmemek ondan korunmak maksadıyla okunmasını tavsiye eder. Kâfirun suresi Kuran’da geçen 109. Suredir. Toplamda sadece 6 ayetten oluşan bu sure iman ve inkarın anlaşılması içindir. Sure Mekki bir suredir tahmin edileceği üzere. Çünkü inkar döneminin en fazla olduğu dönemdir Mekki dönem. Sure adeta Mekke döneminde “Tevhid ilkesinin” nişanesi olmuştur. Mekke’de bulunan kafirler nezdinde aslında tüm kafirlere seslenmektedir. İman ve şirkin zıt inanç sistemi olduğunu yarım iman diye bir şeyin söz konusu olmayacağını adeta yüzlerine çarpmaktadır. Surenin indiriliş amacı şöyledir: Kureyşli müşrikler Hz. Muhammed(s.a.v)’in huzuruna gelerek bir teklifte bulunurlar.

 

Hz.Peygambere bir sene kendi ilahlarına tapmasının karşılığında kendilerinin de Hz. Muhammed(s.a.v)’in anlattığı ilaha tapacaklarını söylerler. Kureyşli müşriklerin bu sözüne karşı Peygamber efendimiz “Allahu tealaya herhangi bir şeyi şirk koşmaktan yine Allah’a sığınırım.” Diyerek cevap vermiş. Bu yaşanan olay üzerine de Kâfirun suresi nazil olmuş. Allahu teala adeta Peygamber efendimizin vermesi gereken cevabı söylemiştir surede. De ki diyor yüce yaratıcı ey kâfirler! Tapmam sizin o taptığınız ilahlara. Sizler de tapacak değilsiniz benim taptığıma. Ayrıca ben tapıcı değilim sizin tapmakta olduğunuz ilahlara. Zaten sizler de tapmayacaksınız benim ilahıma. Surenin 5 ayeti mealen bu şekildedir. Son ayette kafirlere çok net bir şekilde cevap verilir: Sizin dininiz size, benim dinim de bana.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İnsanlara Rahmet Oluşuna Bir Örnek Yazarak Açıklayınız.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) insanlığa rahmet oluşuna bir örnek yazarak açıklayınız.

 

Allahu tealanın Hz. Adem(a.s)’den itibaren yeryüzüne gönderdiği bütün peygamberler yani elçiler rahmettir. İnsanlar doğru yolda yani istikamet üzere olmadıklarında kötü amellerde bulunduklarında başkalarına zarar verdiklerinde aslında kendilerine de zarar vermiş olurlar. Hem bu dünyada da hem öteki dünyada da bunların zararlarını görmektedirler. İyilik ve güzellik toplumlarda ve dünyada hakim olduğunda hiç kimse haksızlığa uğramadığı gibi kimsenin de hakkına gaspta bulunulamaz. Adaletin olduğu bir yerde olağan olarak rahmet olacaktır. Şöyle düşünelim insan kelimesi unutmaktan gelmektedir. İnsanoğlu ilk unutandır. Peki insanoğlu neyi unutur? İnsan doğru yolu, ona emredileni, iyi olanın bilincini, Allahu tealanın ondan isteklerini unutur. Bu unutma dönemlerinde de devreye tekrar güzellikleri diriltecek elçiler, uyarıcılar gönderilir.

 

Hz. Peygamberimiz de bu güzellikleri yeniden gün yüzüne çıkarmış ve hak kavramını ortaya koymuştur.  Hata yapmaya meyli olan insanları uyardığı gibi insanlara da yol göstermişti. Peygamberimiz yaşadığı bir olay var ki bu başlıca rahmet Peygamberi olduğunun bir kanıtıdır. Peygamber efendimiz amcasının ve eşi Hz. Hatice annemizin ahirete irtihâl etmesinin ardından Peygamber efendimize uygulanan zulüm miktarı da atmıştı. O noktaya geldi ki Peygamber efendimiz yanına yol arkadaşı Zeyd’i alarak  Mekke’ye 120 km mesafesi bulunan Tâif’e doğru yol aldı. On gün kalarak oradaki halka İslamı tebliğ etti. Toplumun önde gelenleriyle görüşüp onlara Allahu tealaya tevhid esasınca inanmalarını öğütledi. Putperest olan Tâifliler bu duruma çok kızdılar ve Peygamber efendimizi taşladılar. Peygamber efendimiz böyle bir muamele gördüğü halde Tâif halkına bedduada bulunmadı. Efendimiz bir lanetçi olmadığını alemler rahmet olarak gönderildiğini onların hakikati bilmediklerini söyledi. Şayet bilselerdi bunu yapmayacakları söyledi.

Onun ahlakı Kuran ahlakıydı Sözünden Ne Anlıyorsunuz?

Hz. Âişe’nin (r.a.) Hz. Peygamber hakkındaki “Onun ahlakı Kuran ahlakıydı.” Sözünden Ne Anlıyorsunuz?

 

Hz. Âişe (r.a) Hz. Peygamberimizden bahsederken “Onun ahlakı Kur’an-ı Kerim ahlakıydı.” der çünkü Hz. Peygamber efendimiz tabiri caizse yaşayan Kur’an-ı Kerimdi, ayaklı bir Kur’an-ı Kerimdi. Bu cümleden ne anlamalıyız peki? Bu tabir Allahu tealanın emir ve yasaklarının bir hayatta nasıl tezahür olabileceğini görebiliyor. Peygamber efendimiz Kuran’ın bizlere çizmiş olduğu hayat çizgisinden dışarı çıkmamıştır. Peygamberimiz İsmet sıfatına yani günahsızlık sıfatına sahip olduğundan Allah tarafından hata yapmasına müsaade edilmiyordu. Ayetlerle hemen Peygamber efendimiz uyarılıyordu. Uyarılınca da doğru olanı olanı yapıyordu yani Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanıyordu. Bunun en güzel örneği Abese suresidir. Abese suresinde şu olay anlatılır: Bir gün Peygamber efendimiz yanına âmâ olan yani gözleri görmeyen Abdullah bin Ümmü Mektum geldi.

 

Ümmü Mektum Peygamber efendimizden kendisine irşadda bulunmasını istedi. O anda Peygamber efendimiz müşriklerin önde gelenlerinden Velid bin Muğire’yle hararetli bir konuşma yapıyordu. Bu yüzden de Ümmü Mektum’u fark etmedi onun bu istediğine cevap vermedi. Cevap vermeyince de Ümmü Mektum daha da ısrar etti fakat Peygamber efendimiz Velid bin Muğire’ye bu anlattıklarımda bir sakınca görüyor musun diyerek yöneldi. Bunu üzerine Abese suresi Peygamber efendimizi uyarmak için nazil oldu. Biz biliyoruz ki hakikatin soylu ve güçlü olanlara ihtiyacı yoktur. Hakikat zaten insanı güçlü kılar tıpkı bir köleyken hür olan Bilal-i Habeşi gibi. Hakikat güce tenezzül etmeyecek kadar kutsaldır. Yani bu olaydan da anlayacağımız gibi Kur’an ahlakı O’nun ahlakıydı.

Hz. Muhammed (s.a.v.) İnsanları Neye Karşı Uyarmıştır?

Hz. Muhammed (s.a.v.) insanları neye karşı uyarmıştır? Yazınız.

 

Hz. Peygamberimiz tebliğle görevlendirildiğinden itibaren toplumun bütün aksaklıklarına ve adaletsizlerine karşı uyarıda bulunmuştur. İnsanlık tarihi boyunca hakikat yeryüzünde gözardı edilmeye başlandığında onlara hakikati hatırlatıcı uyarıcılar gelmiştir. Bu uyarıcılar Allahu tealanın elçileridir. Yeryüzünün son elçisi Hz. Muhammed(s.a.v) yeryüzüne gönderildiğinde de toplumun ve insanlığın hali içler acısıydı. Toplumda şirk had safhadaydı, adalet kavramı önemsenmiyor güçlünün güçlüyü ezdiği bir ortam hakimdi. İnsanlar sahip olduğu kavimlerini övünç sebebi yapıp zayıf olduklarını düşündüklerine zulmediyorlardı. Asabiyet, kavmiyetcilik insanların kendini anlattıkları en önemli kimlik haline gelmişti. Cinayet yaygındı, namus kavramı önemsenmiyor, içki ve kumar  çok genel hale gelmişti. Fal okları çekiliyor gaybın sahibi olan Allah’ın hoşnut olmadığı işlerle meşgul oluyorlardı.

 

Peygamber efendimiz geldiğinde insanlara şayet Allah’ın istediği şekilde iyi ve güzel işler yaparlarsa Allahu Tealanın onları hem bu dünyada hem de ahiret yaşantılarında mükafatlandıracağını  müjdelemiştir. Yunus suresi 63 ve 64. Ayetlerde geçtiği gibi Allah’a karşı biliçli davranan ve duyarlı olmaya çalışan kimselerin bu dünyada da öteki dünyada da müjdelere hasıl olacağı biliniyor ve vaad edenlerin en güzeli Allahu Tealaysa vaadini gerçekleştirecektir. Baktığımız zaman sanki sadece Arap Yarımadasında olan kötülükleri söyledik ama Peygamber efendimiz bu yüce emirleri Arap toplumu bazında bütün dünyaya iletmiştir.Çünkü vahiy evrenseldir. İyi olan hak olan herkes için geçerlidir. Peygamber efendimizin evrensel bir düzeyde elçilik görevi vardır. Sebe suresinde de Allahu teala Peygamber efendimiz için bütün insanlara müjdeleyici ve uyarı olduğunu söyler.

Hz. Muhammed’i (s.a.v.) insanlardan ayıran en önemli özellik nedir?

Hz. Muhammed’i (s.a.v.) insanlardan ayıran en önemli özellik nedir? Açıklayınız.

 

Hz. Peygamberimizi bizden ayıran birçok özelliği vardır. Bunlar Sıdk, Emanet, İsmet, Fetanet gibi. Bunların hepsi aynı anda bir insanda bulunamaz. Bu özelliklerin bazıları bazı insanlarda takibi de bulunabilir mesela emanet sahibi olabilir.Yani bir insan güvenilir olabilir ancak bu peygamberimiz için kusursuz bir güvenilirlikten bahsediliyor. Diğer insanlar açısından düşündüğümüzde  günahsız olmaları mümkün değildir yani normal insanlar İsmet sıfatını taşımaz, taşıyamazlar da zaten çünkü Peygamberler bile zelle denilen günah sayılmayan sürçmeler yapabiliyorken kulların kusursuz olmaları mümkün değildir. Hem değil mi atamız Hz. Adem’in yeryüzüne indirilişi bir gaflet yüzünden. Yukarıda saydığım sıfatlara bir tane daha eklememiz gerekir ki bu sıfatta Peygamber efendimizi diğer insanlardan ayıran en önemli sıfattır. Bahsettiğim sıfat Tebliğ’dir.

 

Tebliğ demek Peygamberimizin Allahu tealanın elçisi olması ve O’ndan aldıklarını insanlara eksiksiz bir şekilde iletmesidir. Hiçbir kul peygamberler ve peygamberimiz dışında vahiy alamaz. Allah’ın elçisi bizlere bu emir ve yasakları iletirken asla ekleme herhangi bir değiştirme yapmamıştır. Bunun garantisi Allahu teala Kuran-ı Kerim’de vermiştir ve Peygamberin söylediklerinin hiçbir şekilde heva ve hevesinden olmadığını ortaya koymuştur. Aynı şekilde Peygamberimiz Allahu tealanın elçisi olmakla beraber O’nun kuludur da. Peygamber efendimiz kulluğu süresince Allah’a şirk koşacak bir amelde bulunmamıştır. İsmet sıfatının olduğunu zaten yukarıda belirmiştim.

Kafir Denince Ne Anlıyorsunuz?

Kâfir denince ne anlıyorsunuz?

 

Kafir dendiğinde küfre düşmüş kişi anlıyorum. Yaratılış gayesini reddeden insan anlıyorum. Peki yaratılış gayesi nedir derseniz, bu Hz. Adem’den itibaren Allahu tealanın insana vaaz ettiğini inkar eden demek istiyorum. En son peygamber olan Hz. Muhammed(s.a.v)’e  Allah tarafından gönderilen emir ve yasakları hiçe sayan üstünü örten görmezden gelen inkar eden kişi anlamına gelir. Kafir Allah’ın dinine kalben inanmaz ve bunu da diliyle beyan eder. Hatta bazen İslam tarihinde de gördüğümüz gibi İslam’a zarar vermek için gelinden geleni yapar.

 

Herşeyin olduğu gibi bu dediğim durumunda istisnaları vardır. Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde Allahu teala kafirleri mevcut inkarlarından dolayı lanetlemiştir. Onların ebedi dünyada gidecek yerlerinin cehennem olacağını bildirmiştir. Kafiri inkarcı sıfatını karşılamak için kullanır. Kafir sıfatı sadece Kuran-ı Kerim’in tümünü reddedenler için kullanılmaz iman dediğimiz şey bir bütündür. Bir insan Müslüman olduğunu söylese ve inancını tehlikeye sokacak bir fiilde bulunsa ya da söylese o da kafir olabilir. Çünkü tamamını reddetmekle bir kısmını reddetmek farketmez. Bakara suresinin 34.ayetinde geçtiği gibi İblis’in emre itaat etmemesi ve büyüklenmesi ötürü kafirlerden olduğu söylenir. Dikkat ederseniz İblis bu olayda Allah’ın peygamberlerini ya da kitaplarını inkar etmiyor. Allahu tealanın emrine karşı geliyor ve Allah’ın Kuran’da İblis için kullandığı kelime Kafir oluyor. İblis Allah’ın huzurunda olduğu halde O’nu bildiği halde kafir olarak nitelendiriliyor. Allah’ın tek bir ayetine tek bir emrine bile itirazın sonucunu görebiliyorsunuz.