İnsan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir?

METİN: Augustinus, “İtiraflar” adlı eserine göre Tanrının hakkaniyeti dürüst olmayan kişilere hoş gelmez.

Kötüler aşağı seviyelere daha çok uyum sağlayarak iyi insana olan benzerliklerini yitirirler. Tanrı’ya benzemeye çalışanlar ise üstün yaratılanlar ile daha çok uyum içine girerler.

 

Metinden hareketle insan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir? Belirtiniz.

 

Augustinus’a göre bazı insanlar Tanrının inayetinden pay almazlar. İyilik Tanrının insana verdiği bir şeydir, bazılarını da bundan mahrum tutmuştur. Fakat şu şekilde açıklamak gerekirse:

 

İnsan, iyiliği; kendi inancı doğrultusunda (Augustinus’a göre) Tanrının gölgesinde ve emirlerinin doğrultusunda hareket etmek, örneğin, Tanrının istediği gibi fakir ile ekmeğini paylaşmak, yalan söylememek, yardıma muhtaç hastalara yardım etmek, başkasının müsaadesi olmadan malına el sürmemek gibi … (örnekler daha da çoğaltılabilir.)

 

Bütün bu saydıklarımız, Tanrının sıfatlarıdır ve bu sıfatlara uygun hareket ettiğimizde Tanrıya benzeyen daha doğrusu onun gösterdiği yolda giden ve dolayısıyla Tanrıya yaklaşmış dürüst, iyi, güvenilir ve ahlaklı insanlar oluruz. Böyle güzel ahlaka sahip kişiler çevrelerinde her zaman daha fazla sevilir ve saygı duyulurlar. Bu nedenle Tanrı’ya ait bu vasıfların insanlarda olması güzeldir ve Tanrı’da zaten bunu ister.

İnsanlar fıtrat gereği çabuk etkilenen ve karşısındakine hemen meyleden varlıklardır. İnsanın iyi olması önce ailede başlar ve çevrede devam eder. Eğer hep iyi insanların yakınında durulursa iyiye doğru bir etkileşim olur ve insan bu güzel huyları edinerek sevilen biri haline gelir.

Ancak kötü huylu kişiler yapılan bu iyilik ve yardımları bir türü kabul edemez ve yardım eden kişiler bile öfke duyarak onlara düşman olurlar.

 

Aslında hiç kimse “kötü” biri olarak doğmaz. İnsanı kötü yapan aile ve yaşadığı çevredir. Güzel bir atasözü var. “Üzüm üzüme baka baka kararır” diye. İşte iyi insanlarda kötülükleri ağır basan kişilerle sürekli bir arada olurlarsa mutlaka bir süre sonra onlara benzeyecekleridir. Çünkü çekim kuvvetliden zayıfa olur. Eğer siz iyilik yönünüzden zayıfsanız çevrenizdeki kişileri iyi yönde etkileyemez ve siz onların ağır basan kötülüklerine ortak olursunuz.

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur?

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur? Değerlendiriniz.

 

Zamanla bilimsel bilgilerdeki artış, bilimsel bilginin doğruluğu, tanımı ve temeli gibi sorunlar çoğalarak bilimsel bilginin sorgulanması başlamıştır. Kuhn ise bilimsel bilginin araştırma sonuçları ortaya çıkan bulgulardan dolayı biriktiği fikrini kabul etmez ve farklı düşünsel ortamların ve ihtimallerin çıkmasından kaynaklandığını savunur.

 

Yeni bir paradigma ortaya çıktığında eğer bunu kabul edenler çoğunluktaysa eski bilimsel bilgi değişir ve yeni bilgiler kabul edilirdi. Kuhn bu durumu, sosyolojik, psikolojik ve toplumsal olaylara göre paradigmaların değişebileceğini iddia eder.

 

Kuhn’un bilimsel bilginin gelişimine getirdiği yaklaşımlar adete bir devrim niteliğindendir. Bu nedenle Kuhn için bir paradigmanın, yaşanılan çağa, yapısal sorunlara, araştırmada kullanılan yöntemlere göre farklı şekilde ifade edilip kabul edilmeye zorlandığıdır. Genellikle bilim adamları kendilerinden önceki bazı bilimsel bilgileri kabul etmez ve yeni olgularla yeni paradigmalar ortaya atar. Yeni atılan bu paradigmalar ne kadar çok destekçi toplarsa eski paradigmanın hükmü kalkarak yeni paradigmalar kabul edilir. Böylece bilimsel bilginin güvenilirliği veya geçerliliği tekrar düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir durumdur.

Bergson’un bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

Bergsonun bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

 

Bergson, insan bilincinin, dışsal alem ve içsel alem arasında sürekli bir etkileşme olduğunu savunarak insan bilicinin dışsal alemden ve mekândan izlenimler aldığını savunur. Bergson’a göre izlenimlerin zihnin giydirdiği şekil ve düşüncüleri “ben” ile ilgili bilgi vermez. İnsanın “ben”’i bulması için iç alemine yönelerek gerçekleşir.

 

Bergson, “ben” kavramı üzerinde durmuş ve bilginin zihinden gelen sezgi ve düşüncelerle dış dünyadan edinilen deneyimler sayesinde gelişebileceğini savunmuştur. Ancak burada bir çelişki olabilir. Her şey mekânda gerçekleşmez, insan bilincinde “süre” ve sürüp gitme söz konusudur. Yani ardışık olaylar mekânda değil süre içinde gerçekleşir.

 

Bergson, öte yandan insanın kendi dışındaki şeylerin bir süre geçirmediklerini de vurgulayarak daha önceki yaşanmışlıkların bir değişim süzgecinden geçme olasılıklarını da belirtir.

Nietzsche’nin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

Nietzschenin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

 

Nietzche’e insan tamamlanmamış bir varlıktır. Gerçek ise, insanın gücü istemesini ve kullanmasını ister. Güç isteğini kullanabilen insan bu duruma engel olanları terk ederek yerine yenilerini inşa ederek kendini yenileyebilir. Bu ilişki toplumdaki herkesle olan ilişkisi de geçerlidir.

Nietzche, felsefi görüşünün ana temeli güç üzerine kurmuş ve insanın bir şeyleri başarması isçin önce içgüdüsel olarak gelen güç istencinin olduğunu savunmuştur. Güç istenci olmadan insan kendi hayatında ve toplum içinde özgür olamayacağı için bu dürtünün önemine değinmiştir. Nietczsche’e göre güç istemi kavramı bir özgürlük ve sorumluluk ilkesidir.

 

Bu kavram özel olarak psikolojik düzenlemede incelendiğinde bir yandan insanının gücünü yayma hissi yani doğal dünya ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma isteği olarak açıklanırken, diğer yandan kişilerin kendi kendilerini alt etme ve kendine hâkim olma yeteneği olarak tanımlanabilir. Burada Nietzche, insanın bütün yapıp etmelerinin ve bütün eylemlerinin altında yatan nedenin “güç istenci” olduğunu düşündüğü için; toplumların ve kültürlerin doğuşlarını, toplumların çöküşünü hep bu güç ve hâkimiyet kavramıyla açıklamaktadır.

 

Böylece güç istencinin aslında tarihi biçimlendiren bir yaşam alanı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla yeni değerlerin inşa edilmesi ve güç istenci toplumları olumlu veya olumsuz etkilemektedir. Bu durumda güç kimin elindeyse toplumu istediği gibi şekillendirebildiği gibi, yeni kültürlerin çıkmasını ve eskinin kaldırılmasını da gerçekleştirebilir.

Hartmann’ın varlık katmanına göre bilinç ve özgürlük kavramlarını değerlendiriniz.

Hartmannın varlık katmanına göre bilinç ve özgürlük kavramlarını değerlendiriniz.

 

N.Hartmann’a göre, farklı niteliklerde olan varlık alanlarını anlayabilmek için evreni bir bölümüyle değil, bütünüyle ele almalı; olaylar ve olgular arasındaki varlık bağlantılarının araştırılması gerektiğini savunur. Ayrıca mantıkçı filozoflar gibi mantık açısından doğru olan her şeyin doğru olamayacağını savunur. Bu nedenle bilginin doğasının bilinmesi gerektiğini ve dolayısıyla varlık biliminin gerekli olduğu savını ileri sürer.

 

Hartmann, çeşitli varlıkların anlaşılabilmesi için aralarındaki ilişkinin incelenmesi gerektiğini söyleyerek varlıklar arasında olan dört katmandan bahseder. Bu katmanlar; Tinsel katman, ruhsal katman, organik katman ve inorganik katmadır.

Tinsel katmanla daha çok felsefe ilgilenir ve bu katmanda insanın düşünce, özgürlük, din, kültür, ahlak gibi ruhsal yaşantılar vardır. Ruhsal katmanda ise insanlar ve hayvanlar bulunur. Hepsi bilinçli olmasa da bu katmanda da bilinçli yaşantılar bulunur. Bu katmanla daha psikoloji bilimi ilgilenmektedir.

 

Tüm açıklamaların sonucunda Hartmann, özgürlük ve ahlakın olabilmesi için Tanrı’nın varlığı kabul etmez. Ona göre eğer Tanrı varsa özgürlük ve ahlakın değeri düşer ve insanı çok aşağı bir varlık haline sokar. Bu nedenle insanın bilincini kullanarak evrendeki herzeyi incelemeli ve bilimsel temellere dayandırmalıdır. Ancak bu şeklide insanın özgürlüğünden bahsedilebilir.

Diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu nasıl açıklamıştır?

Diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu nasıl açıklamıştır?

 

Diyalektik materyalizm, 20.yüzyıl ana akım felsefe akımlarındandır. Bu zamanın düşünürleri doğayı ve toplumu farklı şekillerde açıklamaya çakışmış ve değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Genel olarak baktığımız diyalektik materyalizmin öncüleri Engels ve Marx’tır. Diyalektik yöntemi; Engels düşünce ve doğanın açıklaması olarak, Marx ise toplumsal hareketler ve toplumun değişimlerini açıklamak amacıyla kullanmıştır.

 

Engels, zamanın bilimsel bilgilerini ele alarak doğanın diyalektiğini açıklar. Engels’e göre düşünce ve doğanın uyumlu yapılar içinde olduğunu ve düşüncenin işleyişinin doğanın tabi olduğu yasalara göre şekillendiğini savunur.

 

Marx ise tarihteki toplumsal değişimleri incelemiş ve bu değişimleri tarihsel dönüşüm sürecine bağlayarak açıklamaya çalışmıştır. Marx’a göre insanlar, ekonomik süreçte üretim yapanlarla, üretilenlere sahip olanlar arasında bir sınıf farkı bulunduğu savunur. Bu nedenle toplumun üretim şekillerini alt yapı ve üst yapı olarak ikiye ayırır. Birincisi maddi unsurlar alt yapıyı yani ekonomik ilişkileri belirler, üst yapı ise kültür ve siyasettir. Ona göre alt yapı ve üst yapı birbirini etkileyerek yeni ekonomik sistemlerin çıkmasını sağlar. Marx’ın bu düşünceleri tarihsel materyalizm olarak adlandırılır.

Pozitif bilimlerin gelişimi diyalektik materyalizm düşüncesini nasıl etkilemiştir?

Pozitif bilimlerin gelişimi diyalektik materyalizm düşüncesini nasıl etkilemiştir?

Diyalektik, toplumu ve doğayı düşünmenin ve yorumlamanın bir yöntemidir. Evrene bakış açısı ise her şeyin sürekli olarak bir değişim ve akış halinde olduğu yönündedir. Ancak buradaki hareketin değişimin bir çelişki içinde olduğunu savunarak diyalektinin “çelişkinin mantığı” olarak kabul eder.

 

Materyalizm ise varlığın temeli olarak maddeyi kabul eden anlayışın ortak adıdır. Materyalizm, ilk Çağdan itibaren maddenin varlığa temel oluşunu farklı görüşler bildirerek açıklamıştır. Diyalektik materyalizmin öncüleri Karl Marx ve Engels’tır. Engles’ın bilimsel verileri kullanarak doğayı açıklarken Marx toplumsal değişimlerin üzerinde durmuştur.

 

20.yüzyıl felsefi akımlarından biri olan diyalektik materyalizm sürekli değişimi ve yenilenmeyi savunduğu için pozitif bilimlerin gelişiminde katkısı büyüktür. Böylece toplum ve doğa hakkında daha somut veriler elde edilerek daha sonra yapılacak bilimsel araştırmalarında önünü açmıştır.

Skolastik düşünce ve pozitif düşüncenin bilim anlayışındaki farklılıkları

Skolastik düşünce ve pozitif düşüncenin bilim anlayışındaki farklılıkları söyleyiniz.

Avrupa, Orta Çağ’da dinin egemenliği altında bir donem geçirmiştir. Dini değerlerin tutuculukla benimsenmesi ve din tekelinin oluşması nedeniyle bilime karşı çok büyük tepkiler ve önyargılı yaklaşımlar ortaya konulmuştur denilebilir. Bu nedenle skolastik düşüncenin etkileri oldukça fazladır. Skolastik düşünce, kilise temelli bir düşünce akımı olarak tüm dini yargıların insanların kendi yargıları üzerine biçimlendirme çabası olarak kabul edilir.

 

Pozitif düşünce ise bilimsel yöntemlerin kullanılması amacıyla bilimin daha ön planda olduğu bir düşünce sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Pozitif düşünce daha çok incelemelerin yapılması ve bilimsel veriler ışığında sonuçların açıklamasını savunan bir görüştür.

Skolastik düşünce ve pozitif düşünce arasındaki farkları şöyle açıklayabiliriz.

 

  • Skolastik düşüncede felsefenin konusu daha çok din ve dini değerlerdir. Ancak pozitif düşünce de felsefenin konusu daha çok insan, doğa ve evrendir.
  • Skolastik düşüncede hukuk, kiliseye bağlıyken, pozitif düşüncede hukuk devlete bağlı olmalıdır.
  • Skolastik felsefede doğa ve içindekiler din ve akılla açıklanabilir ancak pozitif düşüncede doğa, deney, gözlem ve akılla açıklanmaktadır.
  • Skolastik felsefede bireyler geri planda kalırken, pozitif felsefede birey her zaman ön planda tutulmuştur.
  • Skolastik felsefe, bilimi Tanrı’nın yarattığını anlamak için önemli bulurken pozitif düşünce akımlarında bilim, sağlayacağı yarardan dolayı önemli olduğu kabul edilir.
  • Skolastik felsefede hayatın tüm unsurları dine bağlıdır ve tüm düşünürler kiliseye bağlı olmak zorundayken, pozitif düşüncede toplumsal hayatın dünyevi olduğu ve düşünürlerin kiliseye bağlı olmak zorunda olmadıkları savunulmaktadır.

Carnap’a göre metafizik önermeler neden sözde önermeler olarak kabul edilmektedir?

R. Carnap’a göre metafizik önermeler neden sözde önermeler olarak kabul edilmektedir? Açıklayınız.

Mantıkçı pozitivizm akımın öncülerinden olan R. Carnap “Viyana Çevresi” düşünürleri arasındadır. Mantıkçı pozitivistlere göre, bilimsel bilgilerin gözlemlenebilir olgu durumlarına göre basit mantıksal önermelerle kurulabileceğini savunurlar.

 

Mantıkçı pozitivistler dil ve mantık alanına yoğunlaşırlar ve bir önermenin doğru ya da yanlış olması için o önermenin doğrulanabilir olması gerekmektedir. Burada yapılmak istenen deney ve gözlem yoluyla doğrulanamayan metafizik önermeleri diğer önermelerden ayırmaktır.

 

Bu nedenle R. Carnap metafizik önermelerin sözde önermeler olduğunu öne sürmüştür. Bunu da bir örnekle açıklamış ve “Ruh ölümsüzdür ve bulunduğu beden çürüyünce diğer bir bedene geçer.” Önermesindeki ruhun varlığı ve beden arasındaki ilişkinin deney ve gözlem yoluyla ispatlanmayacağını söyleyerek bu önermenin metafizik bir önerme olduğunu vurgulamıştır. Çünkü mantık ve matematiğin önermeleri metafizik değildir. Her ne kadar bu önermeler bir olguya dayanmasalar da çeşitli kurallar ve mantıksal ilkelerle doğru veya yanlışlıkları ortaya kanabilmektedir.

Şu ana kadar yazılmış tüm şiirler bilgisayara kaydedilir ve bilgisayar da bu verileri kullanarak şiir yazarsa bu şiir, sanat olarak kabul edilebilir mi?

Şu ana kadar yazılmış tüm şiirler bilgisayara kaydedilir ve bilgisayar da bu verileri kullanarak şiir yazarsa bu şiir, sanat olarak kabul edilebilir mi? Tartışınız.

Sanat, insanın hayran olduğu tüm güzellikleri yaratıcı bir etkinliktir. Sanatçı, yaptığı sanat eseri de kendi ruh dünyasının izlerini yansıtır. Bu nedenle sanatçının farklı dönemlerde yatığı eserlerde birbirinden oldukça farklı olabilir. Sanatın tüm alanları hep duygusallıktan etkileniş ve sanatçının tüm duygularını, düşüncelerini ve dünya görüşünü yapıtlarında sergilemişledir.

 

Sanat sürekli gelişen ve kendini yenileyen bir alandır. Bu nedenle sanatçı da yerinde saymaz, her yaptığı esre bir sonra daha güzelini oluşturmak için bir başlangıç olur. Sanatçı tamamen kendi bakış açsıyla evreni ve dünyayı yorumlayan eserler ortaya koyar.

Dolayısıyla bilgisayara yüklenmiş olan tüm bilgiler istediğiniz kadar detaylı olursa olsun yeni sanat eseri ortaya koymak için yeterli değildir. Evet bilgisayar yeni bir metin ortaya çıkarabilir. Ancak bir eserin sanat eseri olabilmesi için duygulara da ihtiyacı vardır. Duygusuz bir şekilde oluşturulan hiçbir metin bence edebi bir metin olamaz. Bu nedenle benim düşünceme göre bilgisayarın yazdığı şiir kesinlikle sanat eseri olarak kabul edilemez.