Sosyoekonomik ve kültürel çevre benzeştiği ölçüde insanların beğenileri de benzer olabilir mi?

Sosyoekonomik ve kültürel çevre benzeştiği ölçüde insanların beğenileri de benzer olabilir mi? Tartışınız.

Sanatsal beğeniler her döneme ve çağa göre farklılık gösterir. Ancak yıllarca önce kalem alınmış bir tiyatro eseri veya müzik parçası günümüzde de hala beğenilebilir. Beğeniler insanların güzellik algılarıyla ilgili olsa da yaşadıkları çevre ve toplumda bu beğenileri zaman zaman etkileyebilir.

 

Kişilerin sanata bakış açılarının farklı olmasının bazı nedenleri vardır. Bu nedenler arasında, yaşadıkları ülkenin kültürü, gelenek ve görenekler, sosyoekonomik durum, dini inançlar vb. durumlar gösterilebilir. Tüm bu değerler insanların beğenilerini etkileyebildiği gibi bazı durumlarda da etkileyemez. Çünkü “güzel” kavramı kişiden kişiye değişebilir. Aynı kültürde ve aynı ülkede yaşasalar bile kişilerin hayal dünyalarının aynı olması beklenemez.

 

Sosyoekonomik ve kültürel çevre benzeştiğinde az da olsa insanların beğenileri birbirine yakın olabilir. Ancak toplumun geneli için bunu söylemek bence doğru olmaz. Güzel bir söz vardır, “renkler ve zevkler tartışılmaz “diye. İşte tam da bu noktada tüm insanların beğenileri az da olsa benzer olabilir ama aynısı olamaz.

Sanatsal beğenilerdeki kişisel farklılığın nedenlerini yorumlayınız.

Sanatsal beğenilerdeki kişisel farklılığın nedenlerini yorumlayınız.

Her sanatsal eser farklı kesimlere hitap edebilir. Bazı kişilerce beğenilen bir sanat eseri diğerleri için hiçbir şey ifade etmez. Burada ki ayrımın sebebi, kişilerin hayal dünyaları, dünyaya baktıkları pencere, inanç sistemleri veya güzel algısının farklı olmasından kaynaklanır.

 

Sanatsal beğeniler “güzel” kavramıyla açıklanır. Bir şeyin güzel olması demek, onun hoş duygular uyandırması, heyecan vermesi, zevk vermesi ve ölçülü olması gibi farklı ölçütleri vardır. Bu belirttiğimiz ölçütler kişiden kişiye, toplumdan topluma ve kültürden kültüre değişiklik gösterebilir. Bu da kişilerin ortak bir estetik yargıya sahip olmadıklarını göstermektedir. Bu da çok doğaldır. Çünkü her kültürün ve milletin kendine özgü değer yargıları vardır. Bu değer yargılarına uymayan bazı sanat eserleri toplumlar tarafından reddedilir. Ancak bazı ortak değerler üzerinden yapılan sanat eserleri herkes tarafından beğenilebilir.

 

Tüm bunlarla birlikte sanatsal beğenilerdeki farklılıkların en büyük sebeplerden biriside kişileri dini inançlarıdır. Dini hassasiyetlerine dokunan ve zedeleyen sanat eserlerine karşı toplumlar büyük tepkiler göstermektedir. Bu nedenle sanat evrenseldir evet ama tüm toplumları kucaklayıcı bir nitelikte olursa.

Sanatta tekniğin önemini değerlendiriniz.

Sanatta tekniğin önemini değerlendiriniz.

Sanat, insanın güzellik olgusu karşısında duyduğu hayranlığı yaratıcı bazı tekniklerle dışavurumdur. Bu bazen, şiir olur bazen resim bazen de edebiyat. Hangi alan olursa olsun sanatçı sürekli bir değişim içerisinde ve kendini geliştirme çabasındadır. Her yaptığı eserle duygularını yansıtır ve daha yeni ve güzel esreler vermek için çabalar. Bu çabalar onun için farklı bir haz ve mutluluk duygusudur.

 

Sanat, birçok alana göre daha hızlı bir değişim içindedir. Günümüze kadar gelen sanat akımlarından bunu çok iyi anlayabiliriz. Her sanatçı kendine özgü bazı teknikler kullanarak eserlerini oluşturmaktadır. Bu farklılığın sebebi başta sanatçının ruh dünyası, yaşadığı çevre, inançları ve hayalleridir.

Sanatta tüm duygu ve düşünceler, bireysel beğeniler ve toplumsal zihniyetten de etkilenir. Her sanatçı kendine has bir bakış açısıyla evreni ve dünyayı yorumlayarak insanlarla arasında bir köprü kurar. Bu eserler, eseri beğenen kişilerle başka anlamlarda kazanmaktadır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, her sanatçı kendi iç dünyasında hissettiği düşüncelerden etkilendiği için farklı teknikler kullanmaktadır. Bu teknikler zaman zaman değişiklik gösterse de genellikle sanatçının kişiliğinden mutlaka çeşitli izler taşır.

Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözünü kişisel hak ve özgürlük bağlamında değerlendiriniz.

Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” sözünü kişisel hak ve özgürlük bağlamında değerlendiriniz.

Devlet, milletin bir araya gelerek oluşturduğu bir birimdir. Devletin varlığından söz edebilmek için milletin yaşaması ve güçlü olması gerekir. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye söylediği “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü bu anlamda en dikkat çekici örneklerdendir.

Bu sözü biraz açacak olursak; Devlet milleti için vardır ve milletine hizmet etmekle yükümlüdür. Bazı durumlarda millet, devletin bekası, toplumsal barış ve huzuru, hak, adalet ve özgürlük gibi sebeplerden ötürü devletin otoriter ve acımasız yüzüyle karşı karşıya kalabilir.

 

Ancak hani sebeple olursa olsun millet her zaman devletin merhametli, her kesimi kucaklayan ve merhametli yüzünü görmek ister. Bu nedenle devleti yönetenler, devlet adına çalışanlar ve devletin kurumlarını temsil edenler millete hizmet etmekle yükümlü olduklarını asla unutmamaları gerekir.

Devletin şefkatli yüzünü milletine gösteren devlet adamları her zaman daha fazla sevilmiş ve başarılı olmuştur. Devlet denilen birim, tüm kurumları ve çalışanlarıyla halkının hak, adalet, özgürlük, sosyal yaşam, kültürel ihtiyaçlar vb. konularda halkın sesini duymalı ve eşitlikten asla taviz vermemelidir. Tüm halkına eşit muamele ile davranmalı, dil, din, mezhep gibi çeşitli konularda ayrımcılıktan kaçınmalıdır.

 

Devletin ayakta kalması, yaşaması, gelişmesi ve huzur içinde olmasının tek yolu milletin hak ve özgürlüklerini korumasından geçer. Böylece düşmanlarına karşı güçlü bir devlet profili çizebilir ve bağımsız bir şekilde varlığını sürdürebilir.

Egemenliğin kaynağı ve meşruiyeti açısından monarşilerle demokrasileri kıyaslayarak değerlendiriniz.

Egemenliğin kaynağı ve meşruiyeti açısından monarşilerle demokrasileri kıyaslayarak değerlendiriniz.

Egemenlik en genel tanımıyla, bir grup, toplum veya ülkede en son kararı veren güç olarak ifade edilir. Bu egemenliğin en üstünün ise devlet olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bütün devlet biçimleri farklıdır ve egemen olup olmadıkları egemenliğin kaynağı, meşruiyeti ve nasıl kullanıldığıyla ilgilidir.

Egemenliğin kaynağı geçmişten bugüne kadar tüm yönetim şekilleri açısından bir problem olarak görülmüştür. Birçok toplumda egemenliği kaynağı, soyluluk, kutsallık, zenginlik, adalet gibi çeşitli unsurlarda aranmıştır.

 

Geçmişte devletlerin büyük bir çoğunluğu “monarşi” ile yönetilmiştir. Monarşiyi diğer yönetim şekillerinde ayıran en önemli özellik, başta devlet başkanının tüm yetkileri ölene kadar kullanması ve öldükten sonra kendi ailesinden birinin yönetimi ele almasıdır. Bu bazen devlet bakanının oğlu veya kardeşi olmuştur.

Ancak bu şekilde bir yönetim anlayışı zamanla yıpranmış başa liyakatsiz kişilerin geçmesiyle birçok devletin çöküşü yaşanmıştır. Bu çöküşler halkın başlattığı isyanlar veya devrimler sonucu olmuştur. Tüm bu gelişmeler sayesinde en iyi yönetim şekli olarak kabul edilen ve halkın yönetimde söz hakkı elde ettiği “Cumhuriyet” yönetimi birçok devlet tarafından kabul görmüştür.

 

Cumhuriyet yönetimi en demokratik ve en şeffaf yönetim şekli olarak halkın huzurunu ve refahını sağladığı için toplumlar tarafından tercih edilir. Artık halk kendi iradesi ile devlet başkanını seçebilecektir. Bunu da belli yasalarla belirlenmiş seçimler aracılığıyla yapacaktır.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir yargısını egemenliğin kaynağı düşüncesiyle değerlendiriniz.

 “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” yargısını egemenliğin kaynağı düşüncesiyle değerlendiriniz.

Egemenlik en genel tanımıyla toplulukların ortak varlıklarını sürdürebilmeleri için kendi iradesiyle gücü kullanma yetkisi diyebiliriz. Türkiye’de 1923 yılında Cumhuriyetin ilanını ile birlikte bu egemenlik hakkına kavuşmuştur. Artık tüm karar verme merci halk olmuş ve kendini temsil etmek içi seçtiği kişilerle kanun ve yasaların çıkmasını sağlamıştır. Bu aslında “temsili demokrasi” olarak adlandırılan ve seçilmiş kişilerin kendilerine verilen yetkileri anayasal kurallar dahilinde uygulamaya sokmasıdır.

 

Geçmişte ki yönetim şekillerine baktığımızda, halkın ezilen, hak ve özgürlüklerinin elinden alınmış bir nevi kölelik düzeni içinde yaşadıklarını görürüz. Günümüzde de bazı ülkeler tek başlı ve dışa bağımlı halde yönetilmektedir. Bu tür yönetilen halklarda toplumsal huzuru, adaleti ve barışın sağlanması oldukça güçtür.

Bireyler yaşadıkları toplumun en önemli parçasıdır ve düzenin devam ermesi için gerekli üretimi ve çalışmayı yapar. Daha fazla gelişme, huzur, barış ve mutluluk isteniyorsa demokratik yönetim şekillerinden birinin tercih edilmesi gerekir. Tek bir otoritenin karar merci olduğu durumlarda hak ve özgürlüklerden bahsetmek mümkün değildir.

 

Bu nedenle çoğulcu demokrasilerde halkın sözü her zaman geçerli olmuş ve kendini yönetmek istediği kişileri iktidara getirmiştir. İktidara getirdiği kişilere verdiği yetkiyle toplumun ihtiyaçlarının düzen içinde karşılanmasını talep eder. Eğer bu talepleri doğrultusunda bir yönetim görmediği zaman elindeki yetkiyi yani seçimleri kullanarak yönetim ve iktidar değişikliği yapar.

Bu şekilde iktidara gelen kişi veya gruplar halkın egemenlik gücünün farkında olarak hizmetlerde bulunmaya gayret ederler. Aksi halde devlet idaresine bir daha getirilmeme gibi bir durumla karşı karşıya kalabilirler.

Siyasetin olmadığı bir toplum mümkün müdür?

Siyasetin olmadığı bir toplum mümkün müdür? Tartışınız.

Siyaset, toplumsal hayatın bütün ihtiyaçlarını ve unsurlarını tespit ederek yön verebilir. Yönetim, ekonomi, yasalar, ortak yaşam alanları, savaş, barış vb. konular hep siyasetin konusu içindedir. Toplumsal huzurun ve barışın sağlanabilmesi için, hak, adalet ve özgürlüğün sağlanması ön şarttır. Ancak bu şekilde bir toplumun huzurunda ve mutluluğundan bahsedebiliriz.

Çağlar boyunca hem filozoflar hem de siyaset bilimcileri, toplumsal yaşantının gelişebilmesi için fikirler üretmişler ve insanların özgür bir dünyada yaşamaları gerektiğini savunmuşlardır. Herkesin eşit olduğu bir toplum için nelerin yapılabileceği hakkında fikir üreten filozoflar toplumsal durumların çözümlenmesi için sorular sormuş ve yanıtlar aramıştır. Siyaset bilimi ise daha çok somut olgular üzerine tartışmalar yapmış ve çözüm yolları sunmuştur.

 

Yine de şöyle bir baktığımızda siyaset bilimi ve siyaset felsefesi keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaz diyebiliriz. Bu iki kurum ancak birbirini tamamlayan iki unsur olarak düşünülebilir.

Gerek siyaset bilimi olsun gerekse siyaset felsefesi osun yıllardır daha fazla özgürlük, daha fazla hak ve adalet, daha yaşanabilir bir dünya için farklı görüşler ve tezler ortaya sürmektedir. Böylece çok sesli bir düşünce yapısı gelişerek insanların daha doğruya daha güzele yönelmelerinin yolu açılmış olmakta.

 

Tek bir zihniyetin düşünce yapısıyla yönetilen devletle ne yazık ki toplumsal kargaşa içinde hayatlarını sürdürmekte. Tüm bu açıklamaların ışığında diyebiliriz ki, siyasetin olmadığı bir toplum kesinlikle düşünülemez.

İnsanların farklı siyasi görüşlere sahip olmasının sebepleri nelerdir?

İnsanların farklı siyasi görüşlere sahip olmasının sebepleri nelerdir? Tartışınız.

Toplumsal hayatın bütün ihtiyaçlarını belirleyici olan unsurların başında siyaset gelir. Bu nedenle siyaseti birey ve toplumdan bağımsız olarak düşünemeyiz. Siyaset, insan iradesinin, insanın amaçlarının yaşama geçirilmesi olarak düşündüğümüzde toplumların refahları hep siyaset kurumunun işleyişine bağlıdır.

Siyasetin konusunu, insanların oluşturduğu, etkilediği ve değiştirebildiği her aladır diyebiliriz. Dolayısıyla insan ister istemez aslında siyasetin bir nebzede olsa içindedir. İnsanlar, hak, adalet ve özgürlük kavramlarının hayatlarında tam olarak hissetmek isterler. Ancak bu kavramlar hakkında herkesin farklı bir görüşü olabilir. Kimine göre özgürlük ağır basar kimine göre ise hak ve adalet.

 

Toplumu oluşturan ve geliştiren tüm mekanizmalar bir şekilde siyasetle ilişkilendirilebilir. Siyaset toplumsal hayatın tüm ihtiyaçlarına cevap verebildiği ölçüde bireyler tarafından kabul edilir. Kişilerin düşünce yapıları, hayat görüşleri, yaşam felsefeleri ve ekonomik beklentileri farklı olduğu için siyasi görüşleri de farklıdır.

Aslında tüm siyasi görüşler insanların mutluluğu, özgürlüğü ve toplumsal adaletin işlemesi için fikirler üretir. Ancak bunlara ulaşmak için izledikleri yollar farklıdır. Bu nedenle de demokrasiler de hep farklı siyasi görüşlerin hüküm sürdüğünü görürüz. Aslında tüm bu farklı siyasi görüşler toplum yararına atılan adımlara öncülük eder.

 

Tek bir düşünce yapısıyla yönetilen devletler yıllar içinde dağılmış ve parçalanmıştır. Toplumun ve devletlerin gelişebilmesi için farklı pencerelerden bakan, fikir üreten ve çözümler sunan siyasi görüşlere ihtiyaç vardır.

Küresel Mutluluk Endeksi örneğinden yola çıkarak mutluluk ve devlet bağını açıklayınız.

Küresel Mutluluk Endeksi örneğinden yola çıkarak mutluluk ve devlet bağını açıklayınız.

2012 yılından itibaren Küresel Mutluluk İndeksi raporu hazırlanmakta ve bu raporda ülkelerin ne derece mutlu oldukları açıklanmaktadır. Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, sosyal yaşamları, ekonomik durumları, hak ve adalet mekanizmalarının işletilmesi gibi durumlar hazırlanan bu endekste ölçü olarak kullanılmakta.

Küresel mutluluk endeksi verileri her ülke için farklı ölçütleri baz alarak hazırlandığı için o bu raporun ne kadar doğruları yansıttığı da tartışma konusu olabilir. Özellikle son yayımlanan raporda ekonomik düzeyi yüksek olan ülkelerin dünya mutluluk sıralamasında geride kaldıkları görülmekte.

 

Burada “para ile saadet olmaz” deyimi aklımıza gelebilir. İnsanların sağlık, eğitim, zorunlu ve sosyal ihtiyaçları karşılanmadığında insanlar mutlu olamazlar. Yani devletlerin ekonomik ve gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun ülkesinde yaşayan kişilerin hayatlarını kolaylaştıracak adımlar atması gerekir.

En mutlu ülkelere baktığımızda daha çok sosyal devlet anlayışı ile yönetilen, özgürlük, adalet ve insanların daha çok sosyal ilişkiler kurduğu ülkeleri görürüz. Toplumsal bir refah yakalamak isteyen devletler vatandaşlarına ekonomik göstergelerin dışında yukarıda saydığımız noktaları da göz ardı etmemeleri gerekir. Sosyo-kültürel ihtiyaçlarının karşılandığı toplumlar bu nedenle daha mutlu olurlar.

Mutluluk, ölçülebilir mi? Yorumlayınız.

Mutluluk, ölçülebilir mi? Yorumlayınız.

Mutluluk soyut bir kavramdır ve bilindiği üzere soyut kavramları kesin bir şekilde ölçmek mümkün değildir. Ancak bilimsel bazı yöntemler kullanılarak insanların mutlulukla ilgili hisleri ve düşünceleri öğrenilebilir. Mutluluk ölçümleri için genellikle anketler hazırlanır ve insanların sorulara verdiği cevaplar analiz edilerek bir sonuca bağlanır.

Evet bu bir ölçme yöntemidir ve bu şekilde mutluluk ölçülmüş olur. Ancak gerçekten mutluluk ölmüş mü oluyor? Bu soruya evet ölçülmüş diyenlerin yanında hayır ölçülmemiştir diyenler de çıkabilir. Bu şekilde yapılan bir ölçme ile sadece insanların mutlu olup olmadıkları tespit edilebilir. Peki insanların kendi beyanları dışında hissettikleri mutluluğun derecesini nasıl belirleyeceğiz? İşte asıl nokta budur.

 

Mutluluk hissi ve psikolojik bir duygudur. Bazı psikolojik testler yardımıyla insanın ruh dünyasında ki bazı duyguların varlığı veya yokluğu bilinebilir. Ancak u duyguların tam olarak derecesinin nesnel bir şekilde ölçülmesi mümkün değildir.

Dünya genelinde yapılan tüm araştırmalar, insanların yaşam şartlarına, sosyo-ekonomik statülerine ve etik değerlerine bakılarak toplumların mutluluk endekslerini belirlemektedir. Fakat kişilerin karşılarına çıkan olaylara farklı tepkiler verdiği ve insanoğlunun duygusal yapısı gereği değişken bir varlık olduğu unutulmakta. Bu nedenle paylaşılan mutluluk endekslerinin ne kadar doğru olduğu da tartışılabilir.

Bu nedenle benim görüşüme göre gerçek anlamda mutluluk ölçümü nün yapılması mümkün değildir. Ancak nesnel bir cevap bulunabilir. Evet mutluyum, hayır mutlu değilim gibi.