Aristoteles’in dört neden görüşünden hareketle mobil telefonun var olma nedenleri

Aristoteles’in dört neden görüşünden hareketle mobil telefonun var olma nedenlerini aşağıda verilen ilgili boşluklara yazınız.

 

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Aristoltels’in dört neden görüşünü kısaca açıklamada fayda var. Aristotoles, varlıkların sürekli değiştiğini ve değişime uğrayan maddelerin değişim süreci içinde kendi özlerini koruduğunu savunur. Bu düşüncesiyle hocası Platon’u da eleştirmektedir. Aristotoles, “Gerçek var mıdır?” sorusuna şöyle cevap verir: Gerçek varlığı idealar dünyasında değil kendi özlerinde olduğunu ileri sürmektedir.  Ona göre varlıklar değişse de özlerinin değişmediğidir ve böylece varlıkların özünü koruyarak başka başka varlıklara dönüşebilirler.

 

Aristotoles, varlıkların değişim problemini “madde ile form” arasındaki ilişkiye dayandırır. Ona göre duyularla hissedilen her şey form kazanmış maddelerdir. Ve her madde birden fazla madden oluşmuş formdur.

 

Şimdi gelelim sorumuza. Cep telefonun var olma nedenlerini Aristotoles’in dört neden görüşüne göre açıklayacak olursak;

 

Maddi Neden: Bir şeyin hangi maddeden yapıldığını gösteren ve değişmeden bağımsız olduğuna göre, cep telefonunun maddi nedeni= elektronik parçalardan oluşmasıdır. Yani cep telefonunu hammaddesidir.

 

Formal Neden: Birşeyin biçimsel nedeni olduğu için cep telefonun formal nedeni= insan ergonomisine uygun tasarlanmıştır diyebiliriz. Yani telefonun şeklidir.

 

Fail Neden: Maddenin biçim kazanmasını sağlayan neden olarak cep telefonun fail nedeni= insan yapımı olması yani imalatçıdır.

 

Ereksel Neden: Bir maddenin biçim kazanmasındaki neden olan ereksel nedende cep telefonuna uyguladığımızda; cep telefonun ereksel nedeni= bir iletişim aracı olarak iletşim ihtiyacına cevap vermesi denilebilir.

Gazali’nin bilginin kaynağına yönelik eleştirisinin temel dayanağı nedir?

GAZALİ: Gazâlî’nin “el-münkız mine’d-dalâl(hakikate giden yol)” adlı eserine göre insan, hakikatin bilgisine ulaşmak için akıl ve deneyi geride bırakmalıdır.

 

Gazâlînin bilginin kaynağına yönelik eleştirisinin temel dayanağı nedir?

 

Pozitif bilimlerde bir bilginin doğruluk kaynağı ancak bilimsel araştırmalarla ispatlanmış olmak zorundadır. Bilimsel araştırmalar ise, deneysel çalışmalar, deneyimler ve gözlem yoluyla bir bilginin kesinliği bilinebilir. Gazali’de önce duyu organlarına bakmış ve akıl prensipleri dışında olan bilgilerin doğruluğu hakkında şüpheye düşünmüştür. Bunun nedeni ise duyu organlarındaki en kuvvetli olan gözü düşünmüş ve gözümüzle dünyayı ve yıldızları incelediğimizde, yıldızların küçük ve parlak olduklarını görebildiğimizi söyler.

 

Ancak astronomi bilgisi yıldızların aslında küçük değil dünyadan kat ve kat daha büyük olduğunu savunur. İşte tam burada gözle görülenlerin bilgisinin yetersiz olduğu ve akıl tarafından tam olarak kabul edilmediği ortaya çıkar. Gazali akılla kabul edilen bilgilerin de bir süre sonra duyu organlarında olduğu gibi başka bir delille çürütülüp geçersizliği konusunda birçok şüpheye düşer.

 

Bu tür vesveselerden kurtulmak için çareler arayan Gazali, ancak Allah’ın yardımıyla akli bilgileri kabul etmeye başlar. Artık vicdanı rahatlamış ve zorunlu akli bilgileri geçerli görmeye, onların doğruluklarını kabul etmeye ve güvenmeye başlamıştır. Bu durumu pozitif bilimler açısından açıklamak biraz güçtür. Gazali’nin bur durumdan kurtuluşu “Tasavvuf” ilmiyle açıklanabilir.

 

Tasavvufta “kalp gözü” olarak kabul edilen ve doğru bilginin Allah’ın insan kalbine ilham etmesiyle anlaşılan bir durumdan söz etmek daha doğru olur. Çünkü Gazali büyük bir İslam alimi ve ayrıca bir filozoftur. Fakat yaptığı tüm araştırmalar ve yaşadığı bazı olaylar onu “Tasavvufa” yöneltmiş ve bu yolda ilim faaliyetlerine devam etmiştir.

İnsan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir?

METİN: Augustinus, “İtiraflar” adlı eserine göre Tanrının hakkaniyeti dürüst olmayan kişilere hoş gelmez.

Kötüler aşağı seviyelere daha çok uyum sağlayarak iyi insana olan benzerliklerini yitirirler. Tanrı’ya benzemeye çalışanlar ise üstün yaratılanlar ile daha çok uyum içine girerler.

 

Metinden hareketle insan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir? Belirtiniz.

 

Augustinus’a göre bazı insanlar Tanrının inayetinden pay almazlar. İyilik Tanrının insana verdiği bir şeydir, bazılarını da bundan mahrum tutmuştur. Fakat şu şekilde açıklamak gerekirse:

 

İnsan, iyiliği; kendi inancı doğrultusunda (Augustinus’a göre) Tanrının gölgesinde ve emirlerinin doğrultusunda hareket etmek, örneğin, Tanrının istediği gibi fakir ile ekmeğini paylaşmak, yalan söylememek, yardıma muhtaç hastalara yardım etmek, başkasının müsaadesi olmadan malına el sürmemek gibi … (örnekler daha da çoğaltılabilir.)

 

Bütün bu saydıklarımız, Tanrının sıfatlarıdır ve bu sıfatlara uygun hareket ettiğimizde Tanrıya benzeyen daha doğrusu onun gösterdiği yolda giden ve dolayısıyla Tanrıya yaklaşmış dürüst, iyi, güvenilir ve ahlaklı insanlar oluruz. Böyle güzel ahlaka sahip kişiler çevrelerinde her zaman daha fazla sevilir ve saygı duyulurlar. Bu nedenle Tanrı’ya ait bu vasıfların insanlarda olması güzeldir ve Tanrı’da zaten bunu ister.

İnsanlar fıtrat gereği çabuk etkilenen ve karşısındakine hemen meyleden varlıklardır. İnsanın iyi olması önce ailede başlar ve çevrede devam eder. Eğer hep iyi insanların yakınında durulursa iyiye doğru bir etkileşim olur ve insan bu güzel huyları edinerek sevilen biri haline gelir.

Ancak kötü huylu kişiler yapılan bu iyilik ve yardımları bir türü kabul edemez ve yardım eden kişiler bile öfke duyarak onlara düşman olurlar.

 

Aslında hiç kimse “kötü” biri olarak doğmaz. İnsanı kötü yapan aile ve yaşadığı çevredir. Güzel bir atasözü var. “Üzüm üzüme baka baka kararır” diye. İşte iyi insanlarda kötülükleri ağır basan kişilerle sürekli bir arada olurlarsa mutlaka bir süre sonra onlara benzeyecekleridir. Çünkü çekim kuvvetliden zayıfa olur. Eğer siz iyilik yönünüzden zayıfsanız çevrenizdeki kişileri iyi yönde etkileyemez ve siz onların ağır basan kötülüklerine ortak olursunuz.

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur?

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur? Değerlendiriniz.

 

Zamanla bilimsel bilgilerdeki artış, bilimsel bilginin doğruluğu, tanımı ve temeli gibi sorunlar çoğalarak bilimsel bilginin sorgulanması başlamıştır. Kuhn ise bilimsel bilginin araştırma sonuçları ortaya çıkan bulgulardan dolayı biriktiği fikrini kabul etmez ve farklı düşünsel ortamların ve ihtimallerin çıkmasından kaynaklandığını savunur.

 

Yeni bir paradigma ortaya çıktığında eğer bunu kabul edenler çoğunluktaysa eski bilimsel bilgi değişir ve yeni bilgiler kabul edilirdi. Kuhn bu durumu, sosyolojik, psikolojik ve toplumsal olaylara göre paradigmaların değişebileceğini iddia eder.

 

Kuhn’un bilimsel bilginin gelişimine getirdiği yaklaşımlar adete bir devrim niteliğindendir. Bu nedenle Kuhn için bir paradigmanın, yaşanılan çağa, yapısal sorunlara, araştırmada kullanılan yöntemlere göre farklı şekilde ifade edilip kabul edilmeye zorlandığıdır. Genellikle bilim adamları kendilerinden önceki bazı bilimsel bilgileri kabul etmez ve yeni olgularla yeni paradigmalar ortaya atar. Yeni atılan bu paradigmalar ne kadar çok destekçi toplarsa eski paradigmanın hükmü kalkarak yeni paradigmalar kabul edilir. Böylece bilimsel bilginin güvenilirliği veya geçerliliği tekrar düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir durumdur.

Bergson’un bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

Bergsonun bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

 

Bergson, insan bilincinin, dışsal alem ve içsel alem arasında sürekli bir etkileşme olduğunu savunarak insan bilicinin dışsal alemden ve mekândan izlenimler aldığını savunur. Bergson’a göre izlenimlerin zihnin giydirdiği şekil ve düşüncüleri “ben” ile ilgili bilgi vermez. İnsanın “ben”’i bulması için iç alemine yönelerek gerçekleşir.

 

Bergson, “ben” kavramı üzerinde durmuş ve bilginin zihinden gelen sezgi ve düşüncelerle dış dünyadan edinilen deneyimler sayesinde gelişebileceğini savunmuştur. Ancak burada bir çelişki olabilir. Her şey mekânda gerçekleşmez, insan bilincinde “süre” ve sürüp gitme söz konusudur. Yani ardışık olaylar mekânda değil süre içinde gerçekleşir.

 

Bergson, öte yandan insanın kendi dışındaki şeylerin bir süre geçirmediklerini de vurgulayarak daha önceki yaşanmışlıkların bir değişim süzgecinden geçme olasılıklarını da belirtir.

Nietzsche’nin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

Nietzschenin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

 

Nietzche’e insan tamamlanmamış bir varlıktır. Gerçek ise, insanın gücü istemesini ve kullanmasını ister. Güç isteğini kullanabilen insan bu duruma engel olanları terk ederek yerine yenilerini inşa ederek kendini yenileyebilir. Bu ilişki toplumdaki herkesle olan ilişkisi de geçerlidir.

Nietzche, felsefi görüşünün ana temeli güç üzerine kurmuş ve insanın bir şeyleri başarması isçin önce içgüdüsel olarak gelen güç istencinin olduğunu savunmuştur. Güç istenci olmadan insan kendi hayatında ve toplum içinde özgür olamayacağı için bu dürtünün önemine değinmiştir. Nietczsche’e göre güç istemi kavramı bir özgürlük ve sorumluluk ilkesidir.

 

Bu kavram özel olarak psikolojik düzenlemede incelendiğinde bir yandan insanının gücünü yayma hissi yani doğal dünya ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma isteği olarak açıklanırken, diğer yandan kişilerin kendi kendilerini alt etme ve kendine hâkim olma yeteneği olarak tanımlanabilir. Burada Nietzche, insanın bütün yapıp etmelerinin ve bütün eylemlerinin altında yatan nedenin “güç istenci” olduğunu düşündüğü için; toplumların ve kültürlerin doğuşlarını, toplumların çöküşünü hep bu güç ve hâkimiyet kavramıyla açıklamaktadır.

 

Böylece güç istencinin aslında tarihi biçimlendiren bir yaşam alanı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla yeni değerlerin inşa edilmesi ve güç istenci toplumları olumlu veya olumsuz etkilemektedir. Bu durumda güç kimin elindeyse toplumu istediği gibi şekillendirebildiği gibi, yeni kültürlerin çıkmasını ve eskinin kaldırılmasını da gerçekleştirebilir.

Hartmann’ın varlık katmanına göre bilinç ve özgürlük kavramlarını değerlendiriniz.

Hartmannın varlık katmanına göre bilinç ve özgürlük kavramlarını değerlendiriniz.

 

N.Hartmann’a göre, farklı niteliklerde olan varlık alanlarını anlayabilmek için evreni bir bölümüyle değil, bütünüyle ele almalı; olaylar ve olgular arasındaki varlık bağlantılarının araştırılması gerektiğini savunur. Ayrıca mantıkçı filozoflar gibi mantık açısından doğru olan her şeyin doğru olamayacağını savunur. Bu nedenle bilginin doğasının bilinmesi gerektiğini ve dolayısıyla varlık biliminin gerekli olduğu savını ileri sürer.

 

Hartmann, çeşitli varlıkların anlaşılabilmesi için aralarındaki ilişkinin incelenmesi gerektiğini söyleyerek varlıklar arasında olan dört katmandan bahseder. Bu katmanlar; Tinsel katman, ruhsal katman, organik katman ve inorganik katmadır.

Tinsel katmanla daha çok felsefe ilgilenir ve bu katmanda insanın düşünce, özgürlük, din, kültür, ahlak gibi ruhsal yaşantılar vardır. Ruhsal katmanda ise insanlar ve hayvanlar bulunur. Hepsi bilinçli olmasa da bu katmanda da bilinçli yaşantılar bulunur. Bu katmanla daha psikoloji bilimi ilgilenmektedir.

 

Tüm açıklamaların sonucunda Hartmann, özgürlük ve ahlakın olabilmesi için Tanrı’nın varlığı kabul etmez. Ona göre eğer Tanrı varsa özgürlük ve ahlakın değeri düşer ve insanı çok aşağı bir varlık haline sokar. Bu nedenle insanın bilincini kullanarak evrendeki herzeyi incelemeli ve bilimsel temellere dayandırmalıdır. Ancak bu şeklide insanın özgürlüğünden bahsedilebilir.

Diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu nasıl açıklamıştır?

Diyalektik materyalizm, doğa ve toplumu nasıl açıklamıştır?

 

Diyalektik materyalizm, 20.yüzyıl ana akım felsefe akımlarındandır. Bu zamanın düşünürleri doğayı ve toplumu farklı şekillerde açıklamaya çakışmış ve değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Genel olarak baktığımız diyalektik materyalizmin öncüleri Engels ve Marx’tır. Diyalektik yöntemi; Engels düşünce ve doğanın açıklaması olarak, Marx ise toplumsal hareketler ve toplumun değişimlerini açıklamak amacıyla kullanmıştır.

 

Engels, zamanın bilimsel bilgilerini ele alarak doğanın diyalektiğini açıklar. Engels’e göre düşünce ve doğanın uyumlu yapılar içinde olduğunu ve düşüncenin işleyişinin doğanın tabi olduğu yasalara göre şekillendiğini savunur.

 

Marx ise tarihteki toplumsal değişimleri incelemiş ve bu değişimleri tarihsel dönüşüm sürecine bağlayarak açıklamaya çalışmıştır. Marx’a göre insanlar, ekonomik süreçte üretim yapanlarla, üretilenlere sahip olanlar arasında bir sınıf farkı bulunduğu savunur. Bu nedenle toplumun üretim şekillerini alt yapı ve üst yapı olarak ikiye ayırır. Birincisi maddi unsurlar alt yapıyı yani ekonomik ilişkileri belirler, üst yapı ise kültür ve siyasettir. Ona göre alt yapı ve üst yapı birbirini etkileyerek yeni ekonomik sistemlerin çıkmasını sağlar. Marx’ın bu düşünceleri tarihsel materyalizm olarak adlandırılır.

Pozitif bilimlerin gelişimi diyalektik materyalizm düşüncesini nasıl etkilemiştir?

Pozitif bilimlerin gelişimi diyalektik materyalizm düşüncesini nasıl etkilemiştir?

Diyalektik, toplumu ve doğayı düşünmenin ve yorumlamanın bir yöntemidir. Evrene bakış açısı ise her şeyin sürekli olarak bir değişim ve akış halinde olduğu yönündedir. Ancak buradaki hareketin değişimin bir çelişki içinde olduğunu savunarak diyalektinin “çelişkinin mantığı” olarak kabul eder.

 

Materyalizm ise varlığın temeli olarak maddeyi kabul eden anlayışın ortak adıdır. Materyalizm, ilk Çağdan itibaren maddenin varlığa temel oluşunu farklı görüşler bildirerek açıklamıştır. Diyalektik materyalizmin öncüleri Karl Marx ve Engels’tır. Engles’ın bilimsel verileri kullanarak doğayı açıklarken Marx toplumsal değişimlerin üzerinde durmuştur.

 

20.yüzyıl felsefi akımlarından biri olan diyalektik materyalizm sürekli değişimi ve yenilenmeyi savunduğu için pozitif bilimlerin gelişiminde katkısı büyüktür. Böylece toplum ve doğa hakkında daha somut veriler elde edilerek daha sonra yapılacak bilimsel araştırmalarında önünü açmıştır.

Skolastik düşünce ve pozitif düşüncenin bilim anlayışındaki farklılıkları

Skolastik düşünce ve pozitif düşüncenin bilim anlayışındaki farklılıkları söyleyiniz.

Avrupa, Orta Çağ’da dinin egemenliği altında bir donem geçirmiştir. Dini değerlerin tutuculukla benimsenmesi ve din tekelinin oluşması nedeniyle bilime karşı çok büyük tepkiler ve önyargılı yaklaşımlar ortaya konulmuştur denilebilir. Bu nedenle skolastik düşüncenin etkileri oldukça fazladır. Skolastik düşünce, kilise temelli bir düşünce akımı olarak tüm dini yargıların insanların kendi yargıları üzerine biçimlendirme çabası olarak kabul edilir.

 

Pozitif düşünce ise bilimsel yöntemlerin kullanılması amacıyla bilimin daha ön planda olduğu bir düşünce sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Pozitif düşünce daha çok incelemelerin yapılması ve bilimsel veriler ışığında sonuçların açıklamasını savunan bir görüştür.

Skolastik düşünce ve pozitif düşünce arasındaki farkları şöyle açıklayabiliriz.

 

  • Skolastik düşüncede felsefenin konusu daha çok din ve dini değerlerdir. Ancak pozitif düşünce de felsefenin konusu daha çok insan, doğa ve evrendir.
  • Skolastik düşüncede hukuk, kiliseye bağlıyken, pozitif düşüncede hukuk devlete bağlı olmalıdır.
  • Skolastik felsefede doğa ve içindekiler din ve akılla açıklanabilir ancak pozitif düşüncede doğa, deney, gözlem ve akılla açıklanmaktadır.
  • Skolastik felsefede bireyler geri planda kalırken, pozitif felsefede birey her zaman ön planda tutulmuştur.
  • Skolastik felsefe, bilimi Tanrı’nın yarattığını anlamak için önemli bulurken pozitif düşünce akımlarında bilim, sağlayacağı yarardan dolayı önemli olduğu kabul edilir.
  • Skolastik felsefede hayatın tüm unsurları dine bağlıdır ve tüm düşünürler kiliseye bağlı olmak zorundayken, pozitif düşüncede toplumsal hayatın dünyevi olduğu ve düşünürlerin kiliseye bağlı olmak zorunda olmadıkları savunulmaktadır.