Dört Halife Dönemi’nin “Cumhuriyet Dönemi” olarak nitelendirilmesinin gerekçeleri neler olabilir?

Dört Halife Dönemi’nin “Cumhuriyet Dönemi” olarak nitelendirilmesinin gerekçeleri neler olabilir?

 

Muhammed(SAV) vefatından sonra yerine kimseyi işaret etmemiş bir vekil bırakmamıştı. İslam devletinin başsız olma ihtimali düşünülmediğinden Müslümanların ileri gelenleri kurulan bir meclisle önder tayin etmek için toplandılar. Hz. Peygamberle olan yakın ilişkisi ve sadakatinin yanı sıra Hz. Peygamberin son zamanlarında namazı kıldırması için HZ. Ebubekir’i işaret etmesi onun ismini akıllara getiriyordu. Yapılan oylama ile ilk halife seçilen HZ. Ebubekir bir yıl kadar bu görevi sürdürdükten sonra vefat etmiştir. Sonrasında tekrar toplanan Müslüman önderleri bu kez Hz. Ömer’i halife seçmiş, adaletine güvenilmişti. HZ. Osman ve HZ. Ali de seçimle göreve getirilmiş yönetimleri boyunca görevlerine layık çalışmaları yerine getirmişlerdir. Bu dört büyük halifenin seçimle göreve gelmesi ve uygulanan politikalarla düşmanlara fırsat vermeyip devleti korumanın sağlanması, dahası kişi hak ve özgürlüklerinin yerine getirilmesi bu dönemin cumhuriyet dönemi olarak nitelendirilmesinin gerekçeleridir.

Emanetlerin ehline verilmemesinin ortaya çıkarabileceği sorunlar neler olabilir?

Emanetlerin ehline verilmemesinin ortaya çıkarabileceği sorunlar neler olabilir?

Toplumda insanların bir biri ile olan ikili ilişkilerde güven çok önemlidir. Güven eksikliği bir çok sıkıntıya yol açabileceği gibi toplumların yapısını da bozacaktır. Toplum yapısının bozulma sebeplerinden biriside emanetin ehline verilmemesidir. Yani bir işin ehilleri dışında konuyu bilmeyen bilgisiz ve yeteneksiz kişilerin o işi yapması için görevlendirilmesi de diyebiliriz. Toplum, yapısı bakımından süreklilik arz eden işleyişe sahip olmalıdır. Yapılacak hatalarla bozulabilecek bir yapıdır.

 

Bir iş için gerekli donanıma bilgi ve birikime sahip olmayan insanlar o işleri yapmak için görevlendirildiğinde işleyişi durduracak, sürekliliğin önüne geçerek hata yapacaklardır. Sadece hata yapmak değil işin bizzat kendisi bozulacak, amaca hizmet edemez hale gelecektir. Bu gibi sıkıntılarla ve işin bozulmasıyla birlikte, toplumun düzeninin ve yapısının da bozacağı kesindir. Şöyle ki sadece tanıdık vasıtasıyla bir yere bir göreve getirilen ehil olmayan kişiler hem sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket edecek hem de işleyişi yürütemez hale getirecektir. İşinin ehli kimseler ise o görev yeri dolu olduğu için boşta kalacak ve gerekli bilgi birikimi boşuna elde ettiğini düşünerek hatalar yapabilecektir. Hatalar zinciri olan bu eylem hem topluma hem kişilere hem de yöneten devlete kadar zarar verecektir.

Hz. Muhammed Dönemi’nde İslam Devleti’nin sınırları nerelere ulaşmıştır?

Hz. Muhammed Dönemi’nde İslam Devleti’nin sınırları nerelere ulaşmıştır?

 

Muhammed döneminde İslam devleti dinin emirlerinin uygulanmasını öğrenmek ve dinin yayılmasını sağlamak adına önceleri sadece Medine ve Mekke’de hakimiyet sağlamışlardır. Fetihlere Mekke’nin fethinden sonra hız verilmiş ve cihat anlayışı çerçevesinde yayılmacı bir politika izlenmiştir. Bunun neticesinde tüm Arap yarım adası fethedilmiş güneyde okyanusa olan kıyıya kadar ilerlemişlerdir. Doğuda Horasan, batıda Trablusgarp, kuzeyde Kafkasya sınırlarına kadar gelinmiş devletin sınırları genişletilmiştir.

Müslümanların Uhud Savaşında galip gelememesinin nedenleri nelerdir?

Müslümanların Uhud Savaşı’nda galip gelememesinin nedenleri nelerdir?

Medine’de siyasi birliğini sağlayan Müslümanlar iyiden iyide ordu kurmaktaki gücünü arttırmıştı. Gençlerin çoğunlukta olması da kendilerine olan güveni arttırmış ve savaşma isteği her seferinde peygambere iletilmişti. Ancak peygamber vahiy gelmeden bu isteklerini yerine getirmek istemiyordu. Sonra ki zamanlarda savaş kararı alınmış ve istişareler başlamıştı. Müslümanlar fikirlerini peygamberle paylaşıyor ve nasıl zafer kazanılacağını söylüyorlardı. Fikirlere ve istişareye önem veren Hz. Muhammed(SAV) dertlerini dinliyor ve yanlışta çıksa karara uyacağını belirtiyordu. Öyle de oldu. Müslümanlardan genç olanları Medine dışında savaşmak isterken HZ. Peygamber Medine’de kalıp şehrin savunmasının gerekli olduğunu söylüyordu. Ancak alınan genel karar gereği peygamberin dediği değil istişareden çıkan karar uygulanıyordu.

 

Savaşmak için Medine’den çıkan Müslümanlar Uhud dağı eteğine kadar geliyor burada düşmanla karşı karşıya kalıyordu. Hz. Muhammed ordunun stratejisini belirlerken kırk kadar okçuyu da boşluk oluşabileceğini düşündüğü bir tepeye çıkartıyordu. Ne olursa olsun oradan ayrılmamaları gerektiğini belirtirken aslında yaklaşan tehlikenin de farkındaydı. Savaş başlamış Müslümanlar üstün başarı sağlamış düşmanlar kaçıyordu. Tepeye yerleştirilen okçular Müslümanların yendiğini düşünerek düşmanların peşinden koşmaya başlıyordu. Sonradan anlaşıldığı üzere sahte bir geri çekilme taktiği olduğu ve okçuların boş bıraktığı tepenin arkasından dolaşan atlı birlikler diğer kaçan düşmanlarla birlikte Müslümanları iki ateş arasına alıyor ve yeniyorlardı. Müslümanlar Uhud savaşında bu sebeplerden dolayı galip gelemiyordu.

edir Savaşı sonrasında esirlerin Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmasının sebebi ne olabilir?

Bedir Savaşı sonrasında esirlerin Müslümanlara okuma – yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmasının sebebi ne olabilir?

Müslümanların varlıkları sürdürebilmeleri için ölüm kalım savaşı olan Bedir savaşını kazanmaları ile Ganimetler ve esirler ele geçirildi. Esirlerin ne yapılacağı elbette merak konusuydu. Çünkü aynı kişiler Mekke de Müslümanlara sayısız eziyet çektirmişler, işkencelere maruz bırakmışlardı. Tüm Müslümanlar onların ne olacağı konusunu tartışırken rahmet peygamberi şartları iyi değerlendiriyor ve esirlerin okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakılacağını söylüyordu.

 

İslam’ın ilk emirlerinden olan ‘oku’ eylemi aslında İslam’ın nasıl yayılacağını da işaret ediyordu. İlim ve bilgiyi, doğduğu ilk günden beri önemseyen, akılcılıkla insanları mantıklı ve doğruya götüren bir din oldu İslam. Böyle bir dinin emirlerini yerine getirebilmek için elbette okuma yazma bilmek gerekiyordu. Hem inen ayetlerin yazılması ve kitaplaştırılması sonra ki nesillere aktarımında zorunluluktu. Böyle mukaddes bir kitabı yazmayı gerçekleştirmek her Müslümanın istediği bir durumdu. Her Müslümanın bunu hevesle istemesi ve okuma yazma bilenlerin az olması sebebiyle esirler okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmıştır. Burada öğrenmemiz gereken durumun İslam’ın ilimle ne kadar bağlantılı olduğu ve okuma yazma bilme zorunluluğu nedeniyle bunu bizlere öğretiyor olmasıdır. Hz. Peygamber’in bu isteğinin temelinde de bu vardır.

Medine Sözleşmesinin imzalanmasının sebepleri nelerdir?

Medine Sözleşmesi’nin imzalanmasının sebepleri nelerdir?

Hz. Muhammed(SAV) Mekke’den Medine’ye 622 yılında hicret etmiş artan baskı ve zulümlerin şiddetinden Müslümanları korumak istemiştir. Ancak karışıklığın sadece Mekke ile sınırlı olmadığı gibi Medine’de de var olduğu biliniyordu. Farklı Arap kabileleri kendi aralarında iç çekişme yaşarken Yahudiler ve Hristiyanlarında varlığı ve çekişmesi bu karışıklığı arttırıyordu. Öncelikli yapılması gereken Medine’nin muhafaza edilmesiydi. Bu da Medine’de siyasi birliğini sağlamanın yanı sıra iç çatışmaların önüne geçmeyle ve çekişmelerin sonlandırılıp, özellikle hicret eden Müslümanlarla Medine’de yaşayan Müslümanların kaynaşması gerekliydi. Bu gelişmelerin başlangıcı olarak muhacirler ve Ensarlar grubu olarak ayrı isimlendirilen Müslümanlar kardeş ilan edildi.

 

Her bir Medineli bir Mekkeli Müslüman kardeş edinecek ve ihtiyaçlarını giderip yerleşmelerinde yardımcı olacaktı. Sonrasında ise diğer gayri Müslümlerin bir biri ile olan çekişmelerine son vermek gerekiyordu. Siyasi birliğin sağlanması nedeniyle Medine Sözleşmesi’nin imzalanması gerçekleşti. Bu antlaşma ile; Medine de yaşayan tüm insanların dini yaşayışları ve diğer tüm özgürlükleri belirli kurallara bağlandı. Müslüman olmayanların dinlerini yaşamaları için hak ve özgürlükler verildi. Fikirlerini açıkça beyan edebilecekleri gibi mal ve can güvenliklerinin kendileriyle birlikte sağlanacağı sözü verildi. Bu sayede Medine ye gelebilecek herhangi bir saldırı topyekûn karşılık bulacak ve korunacaktı. Tarafların çıkarına olan bu sözleşme içerik bakımından anayasal özellikleri de ayrıca taşımaktadır. Toplumun uyması ve uygulaması gereken kurallarında yer aldığı bazı maddelerin varlığı bunun ispatıdır. Ancak asıl önemi İslam tarihinde ki ilk yazılı antlaşma olmasından gelir.

Devşirme bir hayat tarzıdır cümlesiyle ne anlatılmak istenmiştir?

“Devşirme bir hayat tarzıdır” cümlesiyle ne anlatılmak istenmiştir?

 

Osmanlı devlet yapısı ilk kuruluşundan itibaren belirli stratejiler geliştirilmiş ve başarı sağlanmıştır. Bu stratejilerden birisi de devşirme sistemidir. Bu sistemle devşirilen gayri Müslüm halkların İslamiyet’e alıştırılması ve Türkleştirilmesi ile tam bir sadık olma durumu ve teslimiyet oluşturulmuştur. Devlet bu teslimiyet sayesinde merkezi otoritesini güçlü tutmayı bilmiş ve savaşlarda da üstün başarılar sağlamıştır. Devşirme bir hayat tarzıdır cümlesi ile de Osmanlının tarzı belirtilmiştir. Cihat anlayışı çerçevesinde gelişen bu sistem İslam’ın yayılmasını hızlandırmış ve asıl amaca hizmetin yegane yolu olmuştur. Osmanlının hayat tarzı olarak görmesi de bundandır.

 

Belirli aşamalar kat edildikten sonra askeri ve yönetimsel pozisyonlara getirilen devşirmeler işinin ehli kimselerden oluşuyordu. Müslüman olarak yetiştirilmeleri ve örf adetlere hakim olmaları olmazsa olmazlardandı. Seçilen her devşirme yeteneklerine göre sınıflandırılır ve zekasına göre yönetimin üst kısmına kadar çıkabilir paşa olabilirlerdi. Osmanlı benimsediği bu hayat tarzı sayesinde büyümesini hızlandırmış büyük ve köklü bir cihan imparatorluğu olmuştur.

Askeri ile reaya arasındaki farklılıklar nelerdir?

Osmanlı toplumunda, askeri ile reaya arasındaki farklılıklar nelerdir?

 

Toplum denince akla farklı etnik grupların yahut aynı milletlerin bir arada yaşayışlarını sürdürdüğü yapı geliyor. Osmanlı da ise toplum; kurulduğundan yıkıldığı ana kadar bir çok farklı toplum yapısına sahip olmuş ve yönetmiştir. İlk kurulduğu yıllar halkının tamamı Türk olsa da sonra ki yıllarda farklı coğrafyalarda kazanılan topraklarla birlikte farklı milletten ve kavimlerden insanları toplumuna katmıştır.

 

Osmanlıda toplum iki grup olarak ayrılır. Yönetenlerin askeri sınıf olduğu yönetilenlerin ise reaya adı verildiği bir toplum yapısı mevcuttur. Bu iki sınıf arasında farklılıklar vardır. Yönetenler devletten maaş aldıkları gibi yönetilenler yani reaya devletten maaş almaz. Yine en önemli farklardan birisi vergi meselesidir. Yönetenler vergi vermezken reaya vergiye tabidir. Her iki sınıfta kendi içerisinde kollara ayrılır. Askerleri toplum olan yönetenler üç kola ayrılır. Bunlar; seyfiye; yani sadrazamların ve vezirlerinde bulunduğu en üst seviye, ilmiye; kazaskerler ve şeyhülislamların bulunduğu ikinci seviye ve kalemiye; devlet dairelerinde çalışan memurların olduğu üçüncü seviye şeklindedir. Reaya toplumu ise Müslümanlar ve gayri Müslimler olarak ikiye ayrılır. Her grubun ayrıcalıkları ve özellikleri farklıdır. Yönetime girmenin gayri Müslimler tarafından mümkün olmadığı sadece Müslümanların kabul edildiği bilinmelidir.

Beylik Döneminde Osmanlı askeri gücü hangi muharip unsurlardan oluşmuştur?

Beylik Döneminde Osmanlı askeri gücü hangi muharip unsurlardan oluşmuştur?

 

Beylik döneminde Osman bey, gaziler ve Alpleriyle askeri gücünü oluştururken, civar beyliklerden de yardım almış ve Türkmen aşiretlerine kazandıkları savaşlarda verilmek üzere ganimet ve yerleşmeleri için toprak sunmuştur. Türkmen aşiretleri kazanılan topraklara yerleşme ve ganimetler pay alma yoluyla Osmanlı Beyliğine destekte bulunmuşlardır. Sadece bu sebeple bakmamız doğru olmaz elbette. Özellikle cihat anlayışının çevresinde geliştiği bu güç menfaatsiz destek görmüş ve çevresinde ki ilişkileri iyi yönetmiştir. Ahilerinde sefere katıldığı ve alperenlerle birlikte gazi dervişlerinde desteği söz konusudur. Tüm bu desteklerin temel amacı Osmanlı beyliğinin askeri gücü oluşturması içindi. Türkmen aşiretlerinden gönderilen atlı askerlerin özellikle sağladığı fayda yadsınamaz.

 

Doğuda Moğolların baskısı ve batı da yer alan Bizans’ın varlığı ve uç beyliği olarak orada yaşamaya çalışan Türkmen beyleri yeterince askeri tecrübe sahibi idiler. Osman bey sadece beylik yapmıyor bir komutan olarak da birliklerinin başında yer alıyordu. Gündüz alp, samsa çavuş, konur alp, Karamürsel alp ve Akçakoca gibi yiğit Alpleriyle birlikte savaşçı kimlikleri onların başarılarının ve güçlerinin bilinmesini sağlıyordu.

Osmanlı Devletinde merkezi otoritenin sağlanmasında tımar sisteminin rolü nedir?

Osmanlı Devletinde merkezi otoritenin sağlanmasında tımar sisteminin rolü nedir?

 

Gün geçtikçe büyüyen ve toprakları genişleyen Osmanlı devletinde yönetimin daha güçlü olması gerekliliği oluştu. Yönetimsel anlamda bir boşluk bırakmak istemeyen ve tam bir hakimiyet sağlamak isteyen Osmanlı devleti tımar sistemini geliştirdi. Tımar sistemi oluşturduğu yapı ile hem toprakların hakimiyetini sağlamak için, hem vergilerin toplanmasını kolaylaştırmak için, hem de asker eksikliğinin giderilmesi için gerekli olmuştur. Kurulan sistemle köylülere devlet tarafından emaneten geri alınmak koşulu ile araziler verilecek ekip biçmeleri sağlanacak ve kazanılan paradan bir kısmı vergi olarak tımar sahibi askerlere verilecekti.

 

O bölgenin yönetimini de sağlayan tımar sahipleri yönetimsel anlamda ki boşluğu doldurmuşlardır. Yönetilen her bölgenin tam bir bağlılıkla padişaha bağlı olması merkezi otoritenin güçlü olmasını sağlamıştır. Fetihlerle artan topraklar bu sayede kontrol altına alınmış ve halk vergiye bağlanmıştır. Vergi toplamanın kolaylaştığı bu dönemde topraklarında daha verimli hale gelmesi ayrıca yönetilmesi hususunun kolaylığı ve devletten bu şartlarda para çıkmayışı merkezi otoritenin gücünü arttırmıştır.