İnsanın zayıflık değerlerini kaldırarak değerlerini yeniden kurması gereği, onun yaşamsallığına güç kazandırır mı?

İnsanın zayıflık değerlerini kaldırarak değerlerini yeniden kurması gereği, onun yaşamsallığına güç kazandırır mı? Örnekleyiniz.

F. Nietzsche’ye göre yaşamda yükselme ve zenginleştirme işlevi görmeyen değerlerin kaldırılması gerektiği, gücü hayat karşısında en büyük erdem zayıflığı ise tek kusur olarak görür. Ayrıca ahlakın temelinde yaşamı zayıflatan duyguların da terk edilmesi gerektiğini savunur.

Ben Nietzsche’nin bu düşüncelerine kesinlikle katılmıyorum. Bence ahlak önemlidir ve bana göre en büyük erdem ahlaklı olmaktan geçer. İnsan kendi içinde barındırdığı iyi vasıfları daha fazla güce sahip olmak için asla kaybetmemelidir. Örneğin; daha fazla zengin olmak ve daha lüks yaşamak için hırsızlık yapmak hiçte ahlaki ve insani değildir. Hırsızlık yaparak zengin olan ve güce kavuşan insanlar vardır. Ancak burada ahlak tamamen yok olmuş ve insan haklarına saldırı gerçekleşmiştir.

Ancak şu şekilde de olabilir. Örneğin; insan tabiatı gereği biraz tembel ve uyuşuk olabilir. Ama bu zayıflıklarını çalışkanlık ve girişimcilikle değiştirdiği takdirde yaşamsal olarak evet güce kavuşabilir. Buradaki ince çizgi insanın yaşamsal güce kavuşmak için uygulayacağı yöntemler ve seçeceği yoldur.

Ahlak ve meslek etik ilkelerinden sapmadan zayıflık değerlerini kaldırıp yerine yaşamını güçlendirecek daha iyi değerlerle değiştirmek insana her zaman başarıyı ve gücün kapılarını açacağı kesindir.

T. Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” adlı eserinde kültür varlığı olarak tanımladığı insanın kendine has özellikleri nelerdir?

T. Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” adlı eserinde kültür varlığı olarak tanımladığı insanın kendine has özellikleri nelerdir?

T. Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” adlı eserinde, her ulusu kendine özgü bir yaşantısı bir kültürü, sanatı, değer yargıları ve dilinin olduğundan bahsetmiştir. Her millet kendine has sanat eserleri ortaya çıkarır. Bu nedenle Alman sanatı, Fransız sanatı, Hint, Çin, İngiliz veya Türk sanatı olarak nitelendirilir.

T. Mengüşoğlu’na göre bu sanatların aralarındaki farklar farklı millet olmalarından dolayı değil insanın sanatla uğraşan bir varlık olmasından dolayıdır. Bu nedenle Mengüşoğlu dilinde aynı bu şekilde insana özgü bir konuşma tarzı olduğunu savunur. Ona göre diller her millette farklıdır ancak burada dillerin farklı olması önemli değildir. Önemli olan insanın konuşan bir varlık olması ve bunu dil ile gerçekleştirmesidir.

T. Mengüşoğlu’nun kültür varlığı olarak tanımladığı insanın kendine has özellikleri arasında; sanatın, dilin, tarihin, bilginin ve tarihsellik olduğunu savunur. Ona göre insanların farklı kültür çevrelerinde olmaları ve farklı ırk özelliklerine sahip olmaları kendine has özelliklerinde rol oynamamaktadır.

Bilginin doğruluğu belirlemede ortak çabaya sağduyu denilebilir mi? Niçin?

K. Poper’ın “Ben yanılmış olabilirim ve sen haklı olabilirsin ve ortak çaba sonucunda belki doğruluğa biraz daha yaklaşabiliriz.” sözünden hareketle bilginin doğruluğu belirlemede ortak çabaya sağduyu denilebilir mi? Niçin?

 

K.Poper göre, gerek yanlış kuramları çürüterek gerek bir kuramdaki aksaklıkları tespit ederek sorunlar çoğaltılabilir ve buda bizi eleştiriye götürerek rasyonel bir tutum sergileyerek hatlardan ders çıkarmamızı kolaylaştırır.  Böylece bilim varsayımlar ve eleştirilerle ilerleyerek, daha doğru kuramların ortaya çıkması sağlanır. Poper her şeyi körüne körüne kabul etmemeyi önerir ve her şeyi sorgulamadan kabul edenleri ise sert bir şekilde eleştirir.

 

Poper’ın tüm düşüncelerin ışığında Ben yanılmış olabilirim ve sen haklı olabilirsin ve ortak çaba sonucunda belki doğruluğa biraz daha yaklaşabiliriz.” Sözüne sağduyu denebilir diyenlerin çıkabileceği gibi hayır sağduyu değildir diyenlerde olacaktır. Nasıl mı? Buradaki bakış açısı önemlidir.

 

Örneğin A kişisi şöyle diyebilir; Daha çok kişinin fikir üretmesi ve eleştirel yorumlar yapması bilime katkı sağlar ve geçici olarak kabul edilenlerden ders çıkarmamız kolaylaşır. Bu nedenle evet sağduyu denilebilir.

B Kişisi ise; hayır buna sağduyu denemez. Çünkü insanlar arasındaki ortak düşünce, inanç ve davranışlarla ilişkilidir. Hiçbir zaman bilginin doğruluğunu garanti edemez. Doğruluk epistemolojik bir belirlenimdir. Sağduyu ise ortak inançlar ile ilişkilidir. Sağduyuda uygunluk ve geçerlilik gibi kavramlar söz konusu olur.

 

Bu nedenle bu soruya verilecek cevap kişiden kişiye değişebildiği gibi ayrıca olaya farklı bakış açısıyla yaklaşıldığında da farklı cevaplar alınır. Aynı K.Poper gibi….

Kuhn’un düşüncelerinde geçen “bilim çevresi”

Kuhn’un düşüncelerinde geçen “bilim çevresi” kavramı hakkında bilgi veriniz.

 

Thomas Kuhn, “olağan bilim” deyimini birden fazla bilimsel araştırma yapılarak kazanılan bilimsel başarı olarak adlandırır. Bu bilimsel başarılarının da belli bir bilim çevresi tarafından uygulamaların sürekliliğini sağlamak için bir temel kabul ettikleri bilimsel ilerlemelerdir.

 

Kuhn, bu nedenle bazı örnekler vererek bu düşüncesini daha iyi anlatmaya çalışır. Örneğin; Aristotoles’in “Fizik”, Lyell’in “Jeoloji”, Franklin’in “Elektrik”, Nwton’un “Prensip ve Optik” esreleri ve buna benzer diğer yapıtların hep belli bir araştırma alanında geçerli sayılan ve sunulan yöntem ve bilgilerin gelecekte uygulayacak kuşaklar için büyük yardımları olmuştur. Buradaki başarı ise iki nedenden dolayıdır. Birincisi, yapılan bilimsel teknikler gerçekten benzersiz ve değerliydi. İkincisi ise açık uçlu olup yeni gelişmelere her zaman açık olmasıydı.

 

Kuhn, tüm açıklamaların ışığında “olağan bilim” deyimiyle yakından bağlantılı olduğunu ileri sürdüğü “paradigma” kavramını ileri sürerek bunun üzerinde görüşlerini bildirmeye devam etmiştir.

Kuhn, diğer yanan bilim adamlarına şöylede bir eleştiri getirmiştir. Bilim adamlarının yeni kuramlar icat etmek için uğraşmadıklarını hatta mevcut olanları da eleştiriden uzak durmadıkları yönündedir.

Aristoteles’in dört neden görüşünden hareketle mobil telefonun var olma nedenleri

Aristoteles’in dört neden görüşünden hareketle mobil telefonun var olma nedenlerini aşağıda verilen ilgili boşluklara yazınız.

 

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Aristoltels’in dört neden görüşünü kısaca açıklamada fayda var. Aristotoles, varlıkların sürekli değiştiğini ve değişime uğrayan maddelerin değişim süreci içinde kendi özlerini koruduğunu savunur. Bu düşüncesiyle hocası Platon’u da eleştirmektedir. Aristotoles, “Gerçek var mıdır?” sorusuna şöyle cevap verir: Gerçek varlığı idealar dünyasında değil kendi özlerinde olduğunu ileri sürmektedir.  Ona göre varlıklar değişse de özlerinin değişmediğidir ve böylece varlıkların özünü koruyarak başka başka varlıklara dönüşebilirler.

 

Aristotoles, varlıkların değişim problemini “madde ile form” arasındaki ilişkiye dayandırır. Ona göre duyularla hissedilen her şey form kazanmış maddelerdir. Ve her madde birden fazla madden oluşmuş formdur.

 

Şimdi gelelim sorumuza. Cep telefonun var olma nedenlerini Aristotoles’in dört neden görüşüne göre açıklayacak olursak;

 

Maddi Neden: Bir şeyin hangi maddeden yapıldığını gösteren ve değişmeden bağımsız olduğuna göre, cep telefonunun maddi nedeni= elektronik parçalardan oluşmasıdır. Yani cep telefonunu hammaddesidir.

 

Formal Neden: Birşeyin biçimsel nedeni olduğu için cep telefonun formal nedeni= insan ergonomisine uygun tasarlanmıştır diyebiliriz. Yani telefonun şeklidir.

 

Fail Neden: Maddenin biçim kazanmasını sağlayan neden olarak cep telefonun fail nedeni= insan yapımı olması yani imalatçıdır.

 

Ereksel Neden: Bir maddenin biçim kazanmasındaki neden olan ereksel nedende cep telefonuna uyguladığımızda; cep telefonun ereksel nedeni= bir iletişim aracı olarak iletşim ihtiyacına cevap vermesi denilebilir.

Gazali’nin bilginin kaynağına yönelik eleştirisinin temel dayanağı nedir?

GAZALİ: Gazâlî’nin “el-münkız mine’d-dalâl(hakikate giden yol)” adlı eserine göre insan, hakikatin bilgisine ulaşmak için akıl ve deneyi geride bırakmalıdır.

 

Gazâlînin bilginin kaynağına yönelik eleştirisinin temel dayanağı nedir?

 

Pozitif bilimlerde bir bilginin doğruluk kaynağı ancak bilimsel araştırmalarla ispatlanmış olmak zorundadır. Bilimsel araştırmalar ise, deneysel çalışmalar, deneyimler ve gözlem yoluyla bir bilginin kesinliği bilinebilir. Gazali’de önce duyu organlarına bakmış ve akıl prensipleri dışında olan bilgilerin doğruluğu hakkında şüpheye düşünmüştür. Bunun nedeni ise duyu organlarındaki en kuvvetli olan gözü düşünmüş ve gözümüzle dünyayı ve yıldızları incelediğimizde, yıldızların küçük ve parlak olduklarını görebildiğimizi söyler.

 

Ancak astronomi bilgisi yıldızların aslında küçük değil dünyadan kat ve kat daha büyük olduğunu savunur. İşte tam burada gözle görülenlerin bilgisinin yetersiz olduğu ve akıl tarafından tam olarak kabul edilmediği ortaya çıkar. Gazali akılla kabul edilen bilgilerin de bir süre sonra duyu organlarında olduğu gibi başka bir delille çürütülüp geçersizliği konusunda birçok şüpheye düşer.

 

Bu tür vesveselerden kurtulmak için çareler arayan Gazali, ancak Allah’ın yardımıyla akli bilgileri kabul etmeye başlar. Artık vicdanı rahatlamış ve zorunlu akli bilgileri geçerli görmeye, onların doğruluklarını kabul etmeye ve güvenmeye başlamıştır. Bu durumu pozitif bilimler açısından açıklamak biraz güçtür. Gazali’nin bur durumdan kurtuluşu “Tasavvuf” ilmiyle açıklanabilir.

 

Tasavvufta “kalp gözü” olarak kabul edilen ve doğru bilginin Allah’ın insan kalbine ilham etmesiyle anlaşılan bir durumdan söz etmek daha doğru olur. Çünkü Gazali büyük bir İslam alimi ve ayrıca bir filozoftur. Fakat yaptığı tüm araştırmalar ve yaşadığı bazı olaylar onu “Tasavvufa” yöneltmiş ve bu yolda ilim faaliyetlerine devam etmiştir.

İnsan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir?

METİN: Augustinus, “İtiraflar” adlı eserine göre Tanrının hakkaniyeti dürüst olmayan kişilere hoş gelmez.

Kötüler aşağı seviyelere daha çok uyum sağlayarak iyi insana olan benzerliklerini yitirirler. Tanrı’ya benzemeye çalışanlar ise üstün yaratılanlar ile daha çok uyum içine girerler.

 

Metinden hareketle insan iyiliği ve kötülüğü nasıl edinir? Belirtiniz.

 

Augustinus’a göre bazı insanlar Tanrının inayetinden pay almazlar. İyilik Tanrının insana verdiği bir şeydir, bazılarını da bundan mahrum tutmuştur. Fakat şu şekilde açıklamak gerekirse:

 

İnsan, iyiliği; kendi inancı doğrultusunda (Augustinus’a göre) Tanrının gölgesinde ve emirlerinin doğrultusunda hareket etmek, örneğin, Tanrının istediği gibi fakir ile ekmeğini paylaşmak, yalan söylememek, yardıma muhtaç hastalara yardım etmek, başkasının müsaadesi olmadan malına el sürmemek gibi … (örnekler daha da çoğaltılabilir.)

 

Bütün bu saydıklarımız, Tanrının sıfatlarıdır ve bu sıfatlara uygun hareket ettiğimizde Tanrıya benzeyen daha doğrusu onun gösterdiği yolda giden ve dolayısıyla Tanrıya yaklaşmış dürüst, iyi, güvenilir ve ahlaklı insanlar oluruz. Böyle güzel ahlaka sahip kişiler çevrelerinde her zaman daha fazla sevilir ve saygı duyulurlar. Bu nedenle Tanrı’ya ait bu vasıfların insanlarda olması güzeldir ve Tanrı’da zaten bunu ister.

İnsanlar fıtrat gereği çabuk etkilenen ve karşısındakine hemen meyleden varlıklardır. İnsanın iyi olması önce ailede başlar ve çevrede devam eder. Eğer hep iyi insanların yakınında durulursa iyiye doğru bir etkileşim olur ve insan bu güzel huyları edinerek sevilen biri haline gelir.

Ancak kötü huylu kişiler yapılan bu iyilik ve yardımları bir türü kabul edemez ve yardım eden kişiler bile öfke duyarak onlara düşman olurlar.

 

Aslında hiç kimse “kötü” biri olarak doğmaz. İnsanı kötü yapan aile ve yaşadığı çevredir. Güzel bir atasözü var. “Üzüm üzüme baka baka kararır” diye. İşte iyi insanlarda kötülükleri ağır basan kişilerle sürekli bir arada olurlarsa mutlaka bir süre sonra onlara benzeyecekleridir. Çünkü çekim kuvvetliden zayıfa olur. Eğer siz iyilik yönünüzden zayıfsanız çevrenizdeki kişileri iyi yönde etkileyemez ve siz onların ağır basan kötülüklerine ortak olursunuz.

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur?

Kuhn’a göre bilimsel alana yönelik etkin paradigmanın değişmesi ne gibi sonuçlar doğurur? Değerlendiriniz.

 

Zamanla bilimsel bilgilerdeki artış, bilimsel bilginin doğruluğu, tanımı ve temeli gibi sorunlar çoğalarak bilimsel bilginin sorgulanması başlamıştır. Kuhn ise bilimsel bilginin araştırma sonuçları ortaya çıkan bulgulardan dolayı biriktiği fikrini kabul etmez ve farklı düşünsel ortamların ve ihtimallerin çıkmasından kaynaklandığını savunur.

 

Yeni bir paradigma ortaya çıktığında eğer bunu kabul edenler çoğunluktaysa eski bilimsel bilgi değişir ve yeni bilgiler kabul edilirdi. Kuhn bu durumu, sosyolojik, psikolojik ve toplumsal olaylara göre paradigmaların değişebileceğini iddia eder.

 

Kuhn’un bilimsel bilginin gelişimine getirdiği yaklaşımlar adete bir devrim niteliğindendir. Bu nedenle Kuhn için bir paradigmanın, yaşanılan çağa, yapısal sorunlara, araştırmada kullanılan yöntemlere göre farklı şekilde ifade edilip kabul edilmeye zorlandığıdır. Genellikle bilim adamları kendilerinden önceki bazı bilimsel bilgileri kabul etmez ve yeni olgularla yeni paradigmalar ortaya atar. Yeni atılan bu paradigmalar ne kadar çok destekçi toplarsa eski paradigmanın hükmü kalkarak yeni paradigmalar kabul edilir. Böylece bilimsel bilginin güvenilirliği veya geçerliliği tekrar düşünülmesi ve irdelenmesi gereken bir durumdur.

Bergson’un bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

Bergsonun bilginin kaynağına yönelik görüşünü açıklayınız.

 

Bergson, insan bilincinin, dışsal alem ve içsel alem arasında sürekli bir etkileşme olduğunu savunarak insan bilicinin dışsal alemden ve mekândan izlenimler aldığını savunur. Bergson’a göre izlenimlerin zihnin giydirdiği şekil ve düşüncüleri “ben” ile ilgili bilgi vermez. İnsanın “ben”’i bulması için iç alemine yönelerek gerçekleşir.

 

Bergson, “ben” kavramı üzerinde durmuş ve bilginin zihinden gelen sezgi ve düşüncelerle dış dünyadan edinilen deneyimler sayesinde gelişebileceğini savunmuştur. Ancak burada bir çelişki olabilir. Her şey mekânda gerçekleşmez, insan bilincinde “süre” ve sürüp gitme söz konusudur. Yani ardışık olaylar mekânda değil süre içinde gerçekleşir.

 

Bergson, öte yandan insanın kendi dışındaki şeylerin bir süre geçirmediklerini de vurgulayarak daha önceki yaşanmışlıkların bir değişim süzgecinden geçme olasılıklarını da belirtir.

Nietzsche’nin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

Nietzschenin “yeni değerler inşası ve güç istenci” görüşünü insanın toplumsal yaşamı açısından açıklayınız?

 

Nietzche’e insan tamamlanmamış bir varlıktır. Gerçek ise, insanın gücü istemesini ve kullanmasını ister. Güç isteğini kullanabilen insan bu duruma engel olanları terk ederek yerine yenilerini inşa ederek kendini yenileyebilir. Bu ilişki toplumdaki herkesle olan ilişkisi de geçerlidir.

Nietzche, felsefi görüşünün ana temeli güç üzerine kurmuş ve insanın bir şeyleri başarması isçin önce içgüdüsel olarak gelen güç istencinin olduğunu savunmuştur. Güç istenci olmadan insan kendi hayatında ve toplum içinde özgür olamayacağı için bu dürtünün önemine değinmiştir. Nietczsche’e göre güç istemi kavramı bir özgürlük ve sorumluluk ilkesidir.

 

Bu kavram özel olarak psikolojik düzenlemede incelendiğinde bir yandan insanının gücünü yayma hissi yani doğal dünya ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma isteği olarak açıklanırken, diğer yandan kişilerin kendi kendilerini alt etme ve kendine hâkim olma yeteneği olarak tanımlanabilir. Burada Nietzche, insanın bütün yapıp etmelerinin ve bütün eylemlerinin altında yatan nedenin “güç istenci” olduğunu düşündüğü için; toplumların ve kültürlerin doğuşlarını, toplumların çöküşünü hep bu güç ve hâkimiyet kavramıyla açıklamaktadır.

 

Böylece güç istencinin aslında tarihi biçimlendiren bir yaşam alanı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla yeni değerlerin inşa edilmesi ve güç istenci toplumları olumlu veya olumsuz etkilemektedir. Bu durumda güç kimin elindeyse toplumu istediği gibi şekillendirebildiği gibi, yeni kültürlerin çıkmasını ve eskinin kaldırılmasını da gerçekleştirebilir.