Edirne Olayı, Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesini nasıl etkilemiş olabilir?

Edirne Olayı, Osmanlı Devleti’nin merkezî otoritesini nasıl etkilemiş olabilir?

 

Merkezi otoritesinin güçlü olması amacıyla çeşitli stratejiler geliştirse de Osmanlı devleti, zamanla bu amaçtan uzaklaşmış ve merkezi otoritede, Edirne olayı ile zayıflıklar görülmüştür. Yine Edirne olayında;

 

*Devlet otoritesinin kişisel çıkarlar amacıyla kötüye kullanılabileceği anlaşılmış,

*Halk ile ordunun birlikte hareket ederek çıkarılan isyanla padişah değiştirebileceği inancı oluşmuş,

*Ordunun kuvvetli değil de kendi isteği üzerine emirlerini dinletebilecekleri zayıf bir padişah seçebildiği anlaşılmış,

*Ordunun seçtiği padişah sayesinde devlet yönetimine karışma hakkı kazandığı görülmüştür.

 

Böylece yönetime karışma hakkını kendinde bulan ordu yöneticileri kendi istekleri ve çıkarları doğrultusunda devlet otoritesini kullanmış olup merkezi otoriteye olan güvenin azalmasını sağlamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin Akdeniz hâkimiyetinde Garp Ocakları’nın etkisini açıklayınız?

Osmanlı Devleti’nin Akdeniz hâkimiyetinde Garp Ocakları’nın etkisini açıklayınız?

 

Denizlerde tam bir hâkimiyet sağlama çabasında olan Osmanlı devleti, bunu başarmak için kimi korsanları bünyesine katmıştır. Barbaros ve oruç reis beraberinde ki diğer denizcilerle; Akdeniz ülke ve adalarında yer alan ticari gemileri zapt etmeleri ve tüccarlarla Akdeniz’e kıyısı olan ülkelere zarar vermeleri, garp ocaklarının Akdeniz hâkimiyeti için stratejik bir noktada yer alması, Osmanlı devletinin Akdeniz’de hâkimiyet kurmasına etki etmiştir. Bu korsanları kazanmanın ve kendi bünyesinde barındırmasının Osmanlı devletine olan katkısı yadsınamaz.

Durağanlık ile geri kalmışlık arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Durağanlık ile geri kalmışlık arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

 

Devletler tarih boyunca doğma, büyüme-yükselme, duraklama, gerileme ve yıkılma gibi evrelerden geçmiştir. İnsanlık tarihi devletlerin bu tür şekillenişlerine tanıklık ederken buna neden olan etkenlerden de haberdar olmuşlardır. Devletler yükselme evresinde insanlarına ne kadar refah bir yaşam seviyesi sunuyorsa duraklama yahut gerileme dönemlerinde de o kadar eza gösteriyordur. Halk devletlerin bu savaşlarından bağımsız yaşamak istese de bu mümkün olmamış, her insan bağlı olduğu devletin kültürüne tabi olmuş ve devletiyle aynı kaderi paylaşmıştır. Yine söz konusu gerileme yahut geri kalmışlık olarak adlandırdığımız bu dönem ile durağanlık gösteren diğer dönem arasında farklılıklar yaşanmıştır.

 

Durağanlık; devletlerin gelişmişliğinin durması ve yöneticilerin devletten çok kendi dertlerine önem vermesiyle oluşmuştur. Bu dönem de hiçbir gelişme kaydedemeyen devletler var olan birikimlerini harcarlar ve dışa bağımlılıkları artar. Artık git gide azalan kaynakların yetersizliği ve yöneticilerin ferasetsiz davranması ile devlet, geri kalmışlığa sürüklenir. İnsanların çalışmasının karşılığını alamaması sonucu artık çalışmamaya karar vermesi, haklarının onlarda bir karşılığının olmaması sebebiyle verimli çalışmalar dahi sekteye uğraması kaçınılmazdır. Diğer devletler aynı zaman zarfında gelişmişlik emareleri gösterirken mevcut devletin bu gelişmeleri takip edememesi geri de kalmasına ve zamanın şartlarına uygun yaşayış tarzı benimseyememesine neden olur.

Bir devletin denize kıyısının olması küresel bir güç olması için yeterli midir?

Bir devletin denize kıyısının olması küresel bir güç olması için yeterli midir? Neden?

 

Küresel ölçekte gelişmişliğin bazı şartları olduğu gibi insani değerlerinde ön planda tutulması ve şartların iyiliği göz önüne alınır. İnsanların yaşayış şekillerinin yanı sıra refah seviyelerinin yüksek olup olmadığı konusu küresel anlamda bir devletin güçlü olup olmadığının da kanıtıdır. Her devlet öncelikleri arasına insani yaşama şartlarının yükseltilmesi ve refah seviyesinin arttırılması hedefi ile çalışır. Öyle ki bu, günümüz şartlarında devletlerin çıkarlarının temel prensibi haline gelmiştir.

 

Küresel güç olma yolunda çalışan birçok devlet ticari anlamda da gelişmişlik gösterme çabasında yer alır. Her devlet ticari faaliyetlerin gelişmesi amacıyla farklı opsiyonları göz önünde bulundurur. Bunlardan birisi de gemi taşımacılığı ve deniz turizmi gibi birçok getirisi olan denize kıyısı olma arzusudur. Küresel ölçekte bir güç olma arzusunda olan devletler illaki bir denize yakınlık kurma çabasında olmuştur. Bu yolla ticari faaliyetlerin yürütülmesinin yanı sıra turizm ve balık üretimi getirisi refah seviyesinin artışında önemli rol oynayacaktır. Elbette bir devletin denize kıyısının olması o devletin küresel bir güç olması için yeterli değildir. Ancak denize kıyısı olmadan da küresel anlamda çalışmalar yürütülemeyeceğinden de olmazsa olmazlar arasında yer alır.

Kâğıt Ne Zaman Ve Kimler Tarafından İcat Edilmiştir?

Kağıt ne zaman ve kimler tarafından icat edilmiştir? Araştırınız.

Kağıt yazının icadından yıllar sonra, ahşap, otlar ve atıklar karıştırılarak elde edilen hamurun preslenmesi ile icat edilmiş ince malzemedir. İnsanların haberleşmek için ya da bulduklarını gelecek nesillere aktarmak için, ya da bir zamanlar yaşadıklarını yıllar sonra da belirtmek için yazıyı bulmuşlar ve kağıdın olmaması dolayısıyla yazdıklarını taş tabletlere, mağara duvarlarına, ağaç kabuklarına yazmışlardır.

 

MÖ 2 yüzyılda Cai Lun tarafından icat edilmiştir fakat Çinliler kağıdı bulduklarını uzun bir süre gizli tutmuşlardır. Çünkü kağıdın bulunması Çinliler için çok değerlidir ve saklayabildikleri kadar bu durumu saklamışlardır.

 

Bilinen en eski kağıdın MÖ 150 yılından kalmadır ve üzerinde bir yazı yoktur. Çin Seddi yakınlarındaki bir kulübede bulunmuştur. Bundan önceki döneme ait bir kağıt ise 1957 yılında Çin yakınlarında bir mezarda bulunmuştur ve onun da üzerinde yazı yoktur. MÖ 140 ile 87 yılları arasından kaldığı bilinmektedir.

 

Modern kağıt ise 1774’te Justus Claproth tarafından bulunmuştur. Mr. Claproth bir hukuçudur. Kağıt o zamanlar yapılması zor bir malzeme olduğu için oldukça pahalıydı fakat 1840 yılında Freidrich Gottlob Keller tarafından icat edilen kağıt makinesi ile kağıt yapımı kolaylaştı ve maliyeti azaldı. Gittikçe kağıt üretebilen makina oranı arttı ve seviyeleri her geçen gün ilerledi.

Tanzimat Dönemi yönetim anlayışında meydana gelen değişiklikleri açıklayınız.

Tanzimat Dönemi yönetim anlayışında meydana gelen değişiklikleri açıklayınız.

 

Tanzimat Dönemi yönetim anlayışını anlamak için öncelikle kısa olarak Tanzimat dönemi ne olduğunu anlayalım. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Şerif’inin (Tanzimat Fermanı) okunmasıyla başlayan modernleşme döneminin adıdır. Tanzimat, “düzenlemeler, reformlar” anlamlarına gelmektedir. Batı dillerinde daha çok “The Ottoman Reform” yani Osmanlı Reformu olarak geçmektedir.

Tanzimat Döneminin Önemi

  1. Hukukta Müslim- Gayrimüslim eşitliği sağlanmıştır.
  2. Askerlik görevi ocak hizmeti olmaktan çıkarılarak vatan görevi şekline dönüşmüştür.
  3. İlk defa bir Osmanlı padişahı sınırsız olan yetilerinin üstünde bir kanun gücünü tanımış oldu. Bu sebeple Tanzimat Fermanı Osmanlı Devleti’nde anayasallaşma sürecinin başlangıcı olarak kabul edilir.
  4. Osmanlıcılık fikrinin doğmasına zemin hazırlamıştır.

 

Tanzimat Dönemi Yenilikleri Nelerdir?

  1. Şer’i kanunların yanında Avrupai tarz kanunlar yapılmış bu da hukukta ikilik ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
  2. Kız öğrenciler ilk kez okullara alındı.
  3. Islahat Fermanı ilan edilmiştir (1856)
  4. Eğitim bakanlığı kurulmuş, okullar ilk, orta, lise ve yüksekokul diye kısımlara ayrılmıştır.
  5. İl genel meclisleri kurulmuştur.
  6. İltizam yolu ile aşar vergisi toplama usulü kaldırılmış, maliye bakanlığı tarafından toplanması kararlaştırılmıştır.
  7. İlk kâğıt para basılmıştır. (Kaime – 1844)
  8. Cizye miktarının belirlenmesi işi patrikhaneye verilmiştir.
  9. İlk dış borç İngiltere’den alınmıştır. (Kırım Harbi esnasında – 1854)
  10. İlk demiryolu hattı kurulmuştur. (İzmir – Aydın hattı)
  11. İlk telgraf okulu açılmıştır.
  12. Öğretmen okulları ve mülkiye mektebi açılmıştır.

Osmanlı Devleti yönetim anlayışı ile Selçuklulardaki yönetim anlayışını karşılaştırınız.

Osmanlı Devleti yönetim anlayışı ile Selçuklulardaki yönetim anlayışını karşılaştırınız.

 

Osmanlı Devleti, yönetim anlayışı yönetenler ve yönetilenler olarak 2 sınıfa ayrılmıştır. Yönetenler kendi içerisinde seyfiye, kalemiye ve ilmiye sınıfını oluştururken; yönetilenlere sınıfı ırk, dil ve din ayrımı yapılmadan reâya (tebaa/halk) denilmiş ve reâyaya karşı izlenen İstimalet Politikası (gönül alma) sonucunda oldukça adaletli davranılmıştır. Hatta bu istimalet politikası sonucunda Bosna Hersekliler gibi bazı Balkan toplulukları Türk İslam kültürünü benimsemişlerdir.

 

Devlet işlerinde son dönemlerde Osmanlı devleti içerisinde yer alan Müslüman olmayan unsurlar yani Zımmîler de görev almış, kısacası tevdî-i emanet denilen işi ehline verme anlayışı uygulanmıştır. Osmanlı Devleti, tebaasından olan Hristiyan ailelerden devşirme sistemiyle alınan çocukları eğiterek, bunların asker olmasını veya devletin önemli kademelerinde yer almasını sağlamıştır. Kul sistemi adı verilen bu sistem ile yetişen kişiler, devlet yönetiminde sadrazamlığa kadar yükselebilmişlerdir. Sokullu Mehmet Paşa da bu sadrazamlardan birisidir.

 

Selçuklular devlet kurmadan önce, eski gelenek ve törelere bağlı bir ulustular. İslam dinini kabul ettikten sonra, yönetsel bir ikilemin içine sürüklendilerse de eski töre ve yönetim biçimlerini uygulamanın yanı sıra İslami bir anlayışla, ülke yönetimini örgütlemede, başarılı oldular. Bu konuda, Abbasiler, Karahanlılar ve Gazneliler devletlerinin yönetim biçimlerinden etkilendiler.

 

Sultanın bulunduğu başkente, Divan-ı Saltanat adı verilen bir hükümet vardı. Başında da veziriazam bulunurdu. Divan-ı saltanata bağlı, askeri mali, adli ve öteki işlere bakan çeşitli divanlar vardı. Başkenttekine benzer biçimde eyaletlerde, eyalet divanları bulunurdu. Uygulamayla ilgili yasalar ve kurallar, saltanat divanında belirlenir, sonra da imparatorluğun tüm topraklarında uygulanırdı. Büyük divanda, müstevfi (Maliye nazırı), nişancı, müşrif (genel müfettiş), emir-i arızulceyş (harbiye nazırı) gibi görevliler bulunurdu.

Yeni Türk Devleti’nde 1. Meclis’in özelliklerini açıklayınız.

Yeni Türk Devleti’nde I. Meclis’in özelliklerini açıklayınız.

 

Yeni bir düzen ve bu yeni düzeni dizginlemek amacı ile oluşturulan 1. Meclis içeriği Türk tarihinde yeni bir dönem açan I. TBMM son derece önemli özelliklere sahipti. Bu özelliklerinden bazılarını şöyle özetleyebiliriz:

 

  1. TBMM, bir kurucu meclistir. I. Dünya Savaşı’ndan sonra emperyalist ülkelerin kıskacı altına giren Anadolu Türklüğü, I. TBMM’nin çatısı altında yeni Türk devletini, millet iradesine dayanarak kurmayı başarmıştır.

 

  1. TBMM, millet iradesine dayandığı, milli egemenlik ilkesini esas aldığı için demokratik karakterli bir meclistir.

 

Büyük özveriler ve zor şartlar altında toplanan I. TBMM, meclis üstünlüğü ilkesine yer vermekle, kendinden üstün hiçbir güç tanımamıştır. Bu yönüyle millet iradesinin tam egemenliğini sağlamıştır.

 

  1. TBMM, olağanüstü yetkilere sahip bir meclistir. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gücünü kendinde toplamıştır.

 

  1. TBMM, Millî Mücadele’nin sonuna kadar devamlı ve düzenli çalışmış, vatanın ve milletin kurtuluşunu her şeyin üstünde tutmuştur. Bu yönüyle de idealist bir meclistir.

 

  1. TBMM, Anadolu’muzu işgal eden emperyalist devletlere karşı savaşan ve yurdumuzu düşmanlardan temizleyen bir savaş meclisidir.

 

23 Nisan 1920’de açılan I. TBMM, seçim kararının alındığı 1 Nisan 1923 tarihine kadar yaklaşık üç yıl görev yapmıştır. Bu üç yıllık dönemde TBMM Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış, yurdumuzu düşmanlardan temizlemiş ve yeni Türk devletinin temellerini atmıştır.

Uygurların kabul ettikleri Mâni dini, onların yaşam tarzlarını nasıl etkilemiştir?

Uygurların kabul ettikleri Mâni dini, onların yaşam tarzlarını nasıl etkilemiştir?

 

“Maniheizm” dininin evren anlayışında Tanrı kabul görülmemiş ve yok sayılmış olarak kabul edilir. Aksine Aydınlık ve öfkeli Karanlık gibi iki unsur Tanrı’nın yerini almaktadır. Maniheizm amacı aydınlığa dayanan ruhu karanlık maddenin gözlerinden kurtarmaktır.

Bu amaca ölümle değil çünkü Maniheizm reenkarnasyona inanırlar hayattan, bedenden, maddeden ve bu cümleden sanattan zira hepsi maddeden yapılmıştır nefret etmekle ulaşılabilir. Maniheistler’e göre dünya sevgiye hizmet eden bir eser değil, bir felaketin sonucudur ve bu yüzden de yok edilmesi gerekir.

 

Bu temel niteliklerle tanımlanan Mâni dini Uygurlar arasında nasıl tanışmıştır?

Böğü Kağan’ın Lo Yang seferi sırasında Çin’de uzun süre kalması, Uygur tarihi için manevi açıdan olduğu kadar, fikir tarihi bakımından da önemli neticeler doğurmuştur. Değişimler tarihi olarak anılan ve zamanın uzun kalınma evresinde ki etkisi de etkilerin en büyük özelliklerinden biriydi.

Bögü Kağan, Çin’den ülkesine dönerken yanında dört Mâni rahibini de birlikte getirmiş ve bu rahipler, Uygur medeniyetinin oluşmasında büyük rol oynamışlardır.

“Uygurlar Maniheizm dinini kabul etmeden önce çeşitli dinlerle karşılaşmışlar ve bunlardan en son olarak Budizm’i kabul etmişlerdir. Esasında Uygurlar, inanç alanında çok serbest olmuşlar, çabuk din değiştirmişler ve yeni kabul ettikleri bir dini yaymak için de çok çalışmışlardır. Uygurlar’ın din hususundaki hoşgörülü olmalarında da başarılı olduklarını söyleyebiliriz.”

Ayrıca önemli bir not düşmek gerekir ise; “Maniheistler’in en büyük koruyucusu Uygurlar ’dır”

İlk Türk devletlerinde anne, baba ve çocukların sorumlulukları ile günümüzdeki anne, baba ve çocukların sorumluluklarını karşılaştırıp benzer ve farklı yanlarını söyleyiniz

  İlk ve Günümüz Türk devletlerinde toplumsal yapı:

 

  • Oğuş (aile): en küçük toplumsal yapı
  • Urug: ailelerin birleşmesinden oluşurdu.
  • Boy: urugların birleşmesinden oluşurdu.
  • Budun (millet): boyların birleşmesinden oluşurdu.

 

Aile (Oguş): Türk sosyal hayatı, akrabalık bağları üzerine kurulmuştu. Toplumun çekirdeğini oluşturan ailede babanın yanında annenin de söz hakkı vardı.

 

İlk Türklerde babaya “kang” anneye ise, “ög” denirdi.

 

Eski Türk ailesi bugün olduğu gibi “küçük aile” yani çekirdek aile tipindeydi.

 

Evlenen erkek çocuklara çadır ve bir miktar mal verilirdi.

 

Ancak küçük oğul, evlendiğinde babasının çadırında kalmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadır ve babaya ait malın sahibi olmaktaydı.

 

Kız çocukları evlenirken baba tarafından verilen çeyiz ile evden ayrılır ve daha sonra baba mirasında bir hakkı yoktu.

 

Türklerde genellikle akraba sayısını artırma karşılıklı olarak birbirlerine destek vermek, akraba boylar arasındaki çatışmaları önlemek için başka kabileden evlilik tercih edilmekteydi.

 

Türklerde evlilik, erkek ve kızın ortak iradesi ile ailelerin karşılıklı rızasına bağlıydı. Evlenme; söz kesme, nişan ve düğün töreniyle tamamlanırdı. Günümüzde ufak değişimler dışında yine aynı tarz kültür devam ettirilmektedir ülkemizin birçok noktasında. Kadının mülkiyetinden olmak üzere kız tarafı erke evinden kalıng (kalın) alırdı. Gelinin çeyizine eğne veya yumuş adı verilirdi. Düğünde verilen yemeğe törün denirdi.  Evlenen kıza gelin, evlenen erkeğe ise güvey denilmekteydi.