İlk Türk İslam devletlerinde divan sayısının neden artmış olabileceğini açıklayınız.

İlk Türk devletlerindeki kurultay ile Türk İslam devletlerindeki divan teşkilatını karşılaştırarak, ilk Türk İslam devletlerinde divan sayısının neden artmış olabileceğini açıklayınız.

Kurultay, devlet erkanının oluşturduğu meclistir, Divan ile aynı amaca hizmet etmektedir. Kurultay ilk Türk devletleri de kurulmuş olsa da Divan Selçuklu-Osmanlı devletleri zamanında kurulmaya başlamıştır.

Devletin önemli kararlarının alındığı, yönetimde ki gelişmelerin değerlendirildiği, halkın refahının konuşulduğu ve devlet adına adımlar atılan kurumlardır.

 

Kurultay ile Divan arasındaki farklar:

  1. Divana Osmanlı’da vezir, Selçuklu da padişah başkanlık eder. Kurultayda ise devletin kağanı (Yöneticisi) başkanlık eder.
  2. Kurultayda kağanın eşi (Hatun) yer alırdı.
  3. Kurultayda Türk törelerine, örf ve adetlere göre kararlar alınırken Divanda ise bunların yanında İslami emirler ve cezalarda değerlendirildi. Divanda İslam hukuku ön plandaydı.
  4. Kurultaya göre Divanda daha teşkilatlı ve kalabalıktı. Yerleşik hayatın getirdi yönetimsel sorunları Kurultay gibi tek bir yerden idare etmek sorun olacağı için her vilayette Divanlar bulunmaktaydı.

 

Kurultay ile Divan arasındaki benzerlikler

  1. Kurultay ve Divanda son söz yöneticidedir (Padişah, Kağan, Yönetimi kim idare ediyorsa).
  2. Her ikisinde de söz babadan oğula geçmekle birlikte, son karar yine hanedan ailesine aitti.

Selçuklularda “Ülke toprakları hanedan ailesinin ortak malıdır” anlayışının merkeziyetçi yapı açısından değerlendiriniz.

Selçuklularda topraklar hanedan ailesine aittir ve tüm topraklar miri arazi olarak geçer. Diğer kısımlara ayrılan araziler ise beş kısma ayrılmıştır.

 

Has Arazi : Elde edilen gelirlerin tümü devlete aktarılmaktadır, Hükümdar ve ailesinin tüm ihtiyacı bu topraklardan elde edilen gelirden sağlanır.

İkta Arazi : Devlet arazisidir ancak gelirler ikta askerlerine ve arazinin çiftçisine gitmektedir. Bu sebepten dolayı asker bakım maliyetleri azalmaktadır.

Vakıf Arazi: Vakıflara aittir. Sosyal veya dini amaçlı kurulan vakıflar tarafından değerlendirilmektedir. Buralardan gelen gelir ile hanlar, kervansaraylar, camiler, hastaneler ve mektepler yapılmaktadır. Devlet hazinesini oldukça hafifletir.

Haraci Arazi: Vergi oranı yüksektir, geliri çiftçiye gider ve Gayr-i Müslimlere aittir.

Mülk Arazi: Özel mülk olarak geçer. Sahibi tarafından alım-satım işleri yapılabilen tek arazi bunlardır. Başarı ödülü olarak devlet tarafından verilmektedir. Yönetim ve askerlik alanında ki devlet adamlarının elinde bulunmaktadır.

 

Sonuç olarak değerlendirmek gerekirse ; Topraklar kendi içerisinde beş kısma ayrılmaktadır ancak yönetimi ve sahipli devlete aittir. Olası bir durumda devlet el koyabilir, istediğini yönetici olarak atayabilir. Hazineye katkısı olduğu gibi halka da yararı oldukça fazladır. Askerlerin bakım maliyetlerini kısarak, çiftçi ve halka kalan gelir payı artırılabilir.

Türkler İslamiyete geçince yönetim anlayışlarında neler değişmiştir?

Türkler İslamiyete geçtikten sonra kültürel ve yaşamsal biçimlerinde değişiklikler olmuştur. Elbette bu değişimler yönetim şekline de yansımıştır. Bunların başında gelen eski Türk gelenekleri ile İslami kurallar birleştirilip yeni bir devlet tipi oluştuğudur. Eski şamanizm ve kut anlayışları yavaş yavaş yok olarak, Allah’ın takdiri veya Allah’ın nasibi  anlayışına dönüşmüştür. Türklerin İslamiyete geçmesi 751 yılında Talas savaşıyla gerçekleşmiştir, o dönemden bu döneme kadar gerek devlet yönetim gerekse halkın şekillenmesinde oldukça etkili olmuştur. Devlet kararlarının alındığı “Toy” (Kurultay) yerine “Divan” adının verilmesi bunlara örnektir.

 

Diğer etkiler ise şöyledir ;

 

1- Bağımsızlık sembolleri olarak eskiden Türk Hükümdarları adına basılan paraların yerine halife adına hutbe okutulması

2- Yönetimdeki çeşitli unvanların adların İslami unvanlara göre şekillenmesi

3- Türk cihan hakimiyeti düşüncesi, cihat anlayışıyla bütünleşmesi

4 – Devlet yönetiminde etkili olan Türk örf ve adetlerin yanında İslami emir ve yasaklarda etkili olmuştur.

İnsanların başarılı olmalarında etkili olan faktörler nelerdir?

Başarılı olabilmek için en önemli başlangıç inanmaktır diye düşünüyorum. Aldığımız niyetle inancımızı tam bir teslimiyetle yerine getirdiğimizde sağlam temeller üzerine oturtacağımız bir gökdelen dikebiliriz. Konuya mecaz yaklaşmak anlamın derinliği için gerekli. Bir işe başlamadan sağlam temeli oturtmamız gerekli. Bundan sonrası için tabi ki yapılacak işlerin silsilesi önemli. Sıraya itibar ederek ilerlersek başarı şansımızı arttırırız. İnancımızdan sonra çok çalışmalıyız. Yılmamalıyız. Sabırla işlerde sürekliliği sağlamalı, çalışmalarımızın kalitesini düşürmemeliyiz. Aynı sevide ilerlemeli, karşılaşılan sorunlarla mücadeleden kaçmamalıyız. Tüm sorunların bertaraf edilmesi, işin başarıya ulaşması için önemli. Öyle ya hiçbir başarıya çiçekli yollardan gidilmez. Elbette zorluklar olacak. Bizler krizleri iyi yönetmeli sonraki durumlara karşı hazırlıklı olmalıyız.

 

Kişisel tavır ve davranışlarımızda saygıyı ve hoşgörüyü elden bırakmamalıyız. Kin gütmemeli, intikam almaya çalışmamalıyız Bizimle uğraşanlara itibar etmemeli kendi yolumuza bakmalıyız. Büyüklerimizin de bizlere öğrettiği gibi bizimle uğraşanla uğraşırsak orada kalırız. Biz yolumuza bakmalıyız. Ve yine unutmamalıyız ki meyve veren ağaç taşlanır. İftiraya da uğrasak, haksızlıkta yapılsa işimizin asıl amacını unutmamalı başarıya odaklanmalıyız. Hırsla hareket etmemeli hayata kapı aralamamalıyız. Kıskanmamalı kimseyi, başarılı olanları örnek almalıyız. Başarıya giden başka yolları incelemeye almalıyız. Kendi hatalarımızla meşgul olmalı başka yerde hata aramamalıyız. Hata yapanı da hemen yok saymamalı merhametle yaklaşarak affetmeliyiz. İyilikler yapmalıyız ki başarılı olmak için hayır dua almamız da şarttır.

Sizce güler yüzlü olmanın faydaları nelerdir?

Çağımızın en büyük hastalıklarından biri mutsuz yaşıyor olmak. Görünüşte çokta büyük bir dert olarak algılanmasa da kişiye ve çevresine verdiği olumsuz etki yadsınamaz. Ekonomik buhranlar, ikili ilişkiler ve daha nicesi insanların mutsuz olmasında rol oynuyor. Ancak mutsuzluk etkilerinin bir yana bırakılması ve güler yüzlü yaşamak bizler ve toplum için faydalı olacaktır. En ufak bir sıkıntıda bile somurtmak insanın enerjisini alacağı gibi olumsuz yönde etkileyecektir. Yapılacak işlerin, kaçan hevesle yapılmaması da eksi yönlerinden.

 

Halbuki güler yüzlü olmak öyle mi? Ekstra bir enerji verirsiniz insanlara ve kendinize. Karşı tarafa önemli olduğunu hissettirirsiniz. Dertlerinizden kolayca sıyrılabilirsiniz. Dertleri içine atmak olarak adlandıranlarda var. Ama bu öyle bir şey değil. Tabi ki derdini paylaşacaksın. Tabi ki üzüleceksin. Bizim bahsettiğimiz somurtmamak. Hiçbir durumu ve iyi olan şeyi beğenmemek hayattan alınacak zevkin önüne geçer. Bizlerin mutsuzluğuna giden yolun kapısını aralar. Güler yüzlü olalım ki hem eksiklikleri azaltalım hem mutluluğa koşalım.

Örnek aldığınız bir kişinin hayatını araştırınız.

Örnek aldığınız bir kişinin (sporcu, sanatçı, yazar, bilim insanı, gazeteci…) hayatını araştırınız.

 

Ben bir şairi örnek alırım. Tabi yükümlülüklerimi tam anlamıyla yerine getiremem. Onun gibi olabilmem imkansız. Ancak hiç değilse safım belli olsun. Belki o kişiye beslediğim muhabbetten dolayı doğruya giderim. Necip Fazıl Kısakürek.

 

Ne güzel bir kişilik ki o hayatını insanlığın yoluna adamış. Daima güzel işlerde bulunmuş. Hem geçmişte hem bugün, hem de gelecekte yeniliğini koruyacak sanat eseri şiirleri de cabası. Ölümü bir ders. Yaşayışı bir ders. Her anın da doğru yolda olabilmeyi arzulamış ve insanlığa hizmet yolunda çalımalar yapmış. Kendi için değil kutlu davası için yaşayış sürdürmüş. Geçmiş yaşantısı karanlık diyip kötüleyenler olabilir. Ancak günahına tövbe edenin hiç günah işlememiş gibi temiz olduğu düşüncesi beni onun geçmişinde ki karanlığa götürmüyor bile. Hem hepimizin hatası yok mu? Neden topluma mal olmuş, faydası dokunmuş bu kişiyi önemsemeyelim.

 

Necip Fazıl Kısakürek’in Hayatı

 

Ahmet Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Eğitim hayatını Fransız Frerler Mektebi’nde, Amerikan Koleji’nde, Emin Efendi Mahalle Mektebi’nde, Rehber-i İttihat Mektebi, Büyük Reşit Paşa Mektebi, Aydınlı Köyü’nün ilk mektebinde ve Heybeliada Numune Mektebi’nde tamamladı.

 

Adından 1916 yılında günümüzdeki Deniz Harp Okulu olan Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhâne’de eğitim gören Kısakürek, beş yıl boyunca bu okulda öğrenim gördü ve okulda Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Akseki gibi Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi tanınmış isimler görev alıyordu.

 

Türk şiir ve düşünce hayatında birbirlerine zıt olan Necip Fazıl Kısakürek ve Nazım Hikmet Ran, aynı okulda okumuşlardır. Necip Fazıl Kısakürek, Bahriye Mektebi’nde öğrenim gördüğü sırada şiir ile ilgilenmeye başladı ve “Nihal” adında haftalık bir dergi çıkarmaya başladı. Okuduğu okulda İngilizce öğrendi ve “Lord Byron, Oscar Wilde, Shakespeare” gibi yazarların eserlerini orjinal dilde okudu. Ahmet Necip olan adının “Necip Fazıl” olması da bu okulda gerçekleşmiştir.

 

1934 yılı, Necip Fazıl Kısakürek için bir dönüm noktasıdır. 1934 yılında bir Nakşi şeyhi olan Abdülhakim Arvasi ile tanışan Kısakürek, Abdülhakim Arvasi ile yaptığı sohbetleri sayesinde ciddi bir fikir ve zihniyet dönüşümü yaşadı ve bu tanışmayı kendisine milat olarak kabul etti. Bu tanışmanın ardından Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinde tasavvufi düşüncenin izlerine rastlandı. Aynı zamanda bu tanışmayla birlikte yeni düşünce sisteminin ilk önemli eseri olan “Tohum” adlı tiyatro oyununu yazdı.

 

1936’da bir kültür–sanat dergisi olan “Ağaç Mecmuası”nı yayınlamaya başlayan Kısakürek, başarı yakaladı ve dergi Ankara’dan sonra İstanbul’da da çıkarılmaya başlandı. Dergiye Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı gibi önemli edebiyatçılar katkı sağladı. Bir kısmı İş Bankası tarafından finanse edilen dergi, 16 sayı sürdü.

 

1937 yılında tamamladığı “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesi ilk defa 1937-38 tiyatro sezonunda, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye kondu ve büyük ilgi yarattı.

 

Hayatı boyunca birçok esere imza atan Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983 tarihinde 78 yaşındayken İstanbul’da hayatını kaybetti.

 

Sahip olduklarınız mı yoksa sahip olduklarınızla yaptıklarınız mı önemlidir? Neden?

Şahsi olarak ben bir şeye sahip olduğumu düşünmüyorum. Çünkü sahip olmanın bir sınırı olmaz. Ancak biz insanlar elbet bir gün öleceğiz. O yüzden bende var olan Her şeye emanetçi gözüyle bakıyorum. Bana verilen tüm emanetler bugün benimse yarın bir başkasının olacaktır. O yüzden bende olan ne varsa bunların kullanımı ile yapılanlar önemlidir benim için. Eğer ki kendi ihtiyaçlarımı karşılamanın yanı sıra birde başkasına faydam dokunuyorsa bunlarla oh ne ala.

 

Kullanılan her malzeme yahut cisim başkasına faydalı olmam hususunda bana yardımcı olacaksa bu daha önemli. Kendim için bir şey istemek bana bencilce geliyor. İnsanlığın iyiliği adına hizmet etmek nimet olsa gerek. Büyüklerimizin sözleri akıllarımıza kazınıp da zihnimizde bu şekilde yer etmiş.

Yerinde söz söylemeyi bilen, özür dilemek zorunda kalmaz sözüyle ilgili bir yazı yazınız.

Yerinde söz söylemeyi bilen, özür dilemek zorunda kalmaz.” (Fatih Sultan Mehmet) sözüyle ilgili bir yazı yazınız.

 

Bizler fiili olarak yaptığımız hataların yanı sıra sözlü de hata yapabilir, farkında olmadan insanları incitebiliriz. Bu nedenle konuşurken daha dikkatli olmalı insanları incitici konuşmamalıyız. Çevremizde ki insanların nasıl ki bizlerin hatalarını konuşması yahut sözlü olarak bizleri alçaltıcı konuşması kırıcı olursa, bizlerinde aynı şekilde davranması başkalarını incitir, kırar. Konuşurken daha dikkatli olmalıyız. Söylediğimiz lafın nelere sebebiyet vereceğini ölçüp biçip tartıp konuşmalıyız. Ben böyleyim açık sözlüyüm diye boş boğazlık yapmamalıyız. Senin öyle olman senin bir meziyetin değil düzeltilmesi gereken bir hatandır.

 

Hem her doğru her yerde söylenmez. Doğruyu dahi yerinde söylemek gerekirken neden başkalayıcı ve ötekileştirici konuşup insanları incitelim? İnsanların üzülmesi bize bir şey katmaz ki. O sizi üzmüş olabilir. Ancak intikam hırsı ile hareket etmeniz en çok size zarar verir.  Yerinde söz söylemediğimizde hata yaparız. Bu nedenledir ki özür de dileriz. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in de belirttiği gibi yerinde söz söylemeyi bilirsek eğer özür dilemek zorunda kalmayız.

Ramazanda Davulcular Neden Gezerler?

İslam kültürü ile Türk kültürünün birleşmesinin bir neticesi olan ramazan davulcuları, çağın teknolojik imkanlarına adeta meydan okuyarak sürdürülebilirliğini koruyor.

 

Ramazan ayında sahura kalkması için insanlara alarm vazifesi gören davulcular söyledikleri manilerle de gönüllere dokunuyor incitmeden uyandırıyor. Onların gezmeleri ise daha çok insana ulaşabilme daha çok kişiyi uyandırabilme amaçlıdır. Tek bir yerde davul çalmaları hem aynı muhitte ki insanlara rahatsızlık verebilir hem de diğer yerlerde ki insanlara sesin ulaşmamasını sağlar. Bu nedenledir ki ramazanda davulcular gezerler.

Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan sözünün anlamı ne olabilir? Açıklayınız.

Birlik ve beraberlik içerisinde ki ilişkilerin, sürdürülebilmesi muhabbetle mümkün olabileceği konusunda söylenmiş bir atasözüdür. Ortaklıkların yahut evlilik gibi müesseselerin devamı zor olur. Kuvvetli bir birliktelik olduğu zamansa aşılamayacak derece ki zorlukların üstesinden gelinir. Birliktelikleri de kuvvetli sağlayabilmek muhabbet ve sevgiyle mümkündür.

 

Birbirini sevmeyen çiftler de ortaklarda ilişkilerinde katlanamaz ve hemen her ayrıntı göze çarpar. Her hata büyütülür. Muhabbetin ve sevginin varlığı ise bunları görmezden gelmemizi sağlar. Hatta yapılan hatalara ve karşılaşılan eksikliklere aldırış edilmeden yaşayıp birlikteliği korumamıza yardımcı olur. Eğer ki böyle davranılmazsa sevgi ve muhabbetin kesildiği öngörülmeli ve ilişkinin fiili olarak sonlandığı bilinmelidir.