Bildiğiniz icatları söyleyiniz.

Bildiğiniz icatları söyleyiniz.

Yapılan icatların tarihte ki yerine baktığımızda hep bir gelişim süreci çerçevesinde gerçekleşmiştir. Ateşin bulunması ile başlayan bu süreç tekerleğin icadı ile çağ atlatmıştır. Yer çekimini bulan Newton bunu bir elma ağacının altında başına düşen elmadan öğrenmiş olması pratik zekasının ne kadar geliştiğini bizlere göstermiştir. Aydınlanmayı sağlayan Thomas Edison ampulü icat ederken ne düşündü diye kendimize sorduk mu hiç? İcatların farkında olmamız yeter mi bilemem ama nasıl icat edildiklerinin bilgisine sahip olmamız önemli. Ben olayların nedenlerini merak ediyorum. Nedenler sonuçları etkiliyor çünkü. Birde hazırlanış, düşünüş evreleri var. Mucitler bu evreleri yaşadığı sürede ne gibi durumlarla karşılaştıklarını, yaşadıkları zorluklarını öğreniyor olmamız bizleri bilinçlendireceği gibi hayattan almamız gereken önemli derslerin de kendisidir.

 

Fayda sağlaması icatların öncelikli amacı. Alexander Graham Bell telefonu icat ettiğinde bu amaca hizmet etmiş, insanların birbiri ile iletişim kurmalarını sağlamıştır. Önceleri iletişim kurma zor şartlarda ateşle veya haberci kuşlarla saklanıyorken telefonun icadı ile iletişim kurmak bir zorunluluk haline gelmiştir. Özellikle son elli yılda teknolojinin üzerinde oluşturduğu etki ile büyük gelişim ve değişim gösteren telefon, cep telefonu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Cep telefonu olarak da kalmamış günümüz de cep bilgisayarı haline gelmiştir. Bugün herkesin hem haberleşme hem de sosyal medyada kullanım amacına hizmet veriyor. Şimdilerde düşünüyoruz da acaba cep telefonu olmadan önce nasıl yaşıyorduk? Adeta kullanım açısından bir zorunluluk haline dönüşmüş durumda. İkili ilişkilerin dahi arasına giren cep telefonları, son yıllarında büyük firmaların üzerinde en çok rekabet ettiği ürünler arasında.

Mucit kime denir?

Mucit kime denir?

Toplumun yararına olan, daha önce kullanılmamış bir araç-gereç icat eden kimselere mucit denir. Bu benim yorumum. Zararı dokunan icatlar yok mu derseniz bir şey diyemem. Elbette vardır. Ama mucitler bu zararı düşünerek icat yapmamışlardır. Bütün niyetlerinin fayda sağlamak olduğunu bilmemiz bizim için yeterlidir. Toplumda her iyi niyet kötüye kullanılıyor olabilir. İcat edilen bir araç-gereç olsun olmasın kötü niyetli kimseler, tüm dünyalarını kötülükle doldurmaya çabalayanlar her durumu kullanır. Artık onlara iyi olan pek bir şey yoktur.

 

Mucitlerin yaşayış tarzlarına baktığımız zaman hep bir düşünme hali mevcuttur. Devamlı düşünüp, ne yapabilecekleri konusunda kendi gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Hep bir arayış içine girmişler fayda sağlayabilmek adına çoğu başarısız bir çok girişimde bulunmuşlardır. Ama hiçbir zaman pes etmemişler, başarısızlıkları onları daha da kamçılamıştır. Bizlere örnek teşkil edecek bu davranışların çokluğunu bir çok mucitte görebiliriz. İnanmalarının, onların önüne çıkabilecek tüm engellerin ortadan kaldırmaya yetecek kadar çok olduğunu da unutmamalıyız. Bizlerde başarısız olduğumuzu düşünerek yapacağımız ufak bir ilerlemenin gerçekleşmeyeceği düşüncesi ile inanmaktan vazgeçiyoruz. Halbuki vazgeçince kaybediyoruz farkında değiliz. İnatçılıklarını başarılı olabilme arzusu doğrultusunda kullanan mucitler bunun karşılığını hep görmüşlerdir. Aklı selim düşünen her insan yapılan icatları kullanma süresinde mucitlerinin bunu nasıl ortaya çıkardığını araştırır öğrenir. Öğrenip sadece hayret etmemiz yetmiyor tabi. Başarı öyküleri akıllarda hayretlik uyandırmanın yanında bizlere derslerde vermeli. Bu dersleri alıp hayatımızda tatbik etmeliyiz. Olur ya bizler de bir gün insanlığın yararına işler yapıp mucit oluruz.

Okulda birlik ve beraberlikle yaptığınız bir işi anlatınız.

Okulda birlik ve beraberlikle yaptığınız bir işi anlatınız.

Okul da ki arkadaşlar arasında güzel dostluklar kurulduğu zaman güzel işlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Her öğrenci birlikte iyi anlaştığı insanlarla bir araya gelirken onlara güvenir ve sever. Birlikte yapılan işlerin temelinde anlaşmak ve güvenmek yatar. Bizlerin de elbette ki güvendiği dostları ve arkadaşları vardır. Ben arkadaşla dost ayrımını maalesef yapıyorum. Çünkü dostuma her şeyimi anlatıyorken arkadaşlarımla sadece güncel konular üzerinde konuşuyor, şakalaşıyorum. Ama onlara güvenmediğimden değil. Sadece herkesi kendime yakın olarak göremiyorum. Yakın çevreme sadece dost dediklerimi dahil ediyorum.

 

Arkadaşlarla mangala gitmiş orada maç yapmıştık. Bu aktivite bizlerin birliğini arttırmış, aramızda ki küs ve kırgın olanların barışmasını sağlamıştı. Faydalı bir birliktelik oldu bizim için. Herkes güldü, eğlendi. Böyle programların devamlılığı birbirimize daha yakın olmamızı sağlayacaktır eminim. Hem yanlış anlaşılmaların da önüne geçilir. Birbirini artık daha iyi tanıyan arkadaşlar söylenilen sözlere hemen alınmaz kendisine espri yapıldığını düşünür. Bizler için de öyle olmuştu. Ancak her zaman böyle olduğunu söyleyemem. Kimi zaman ortak bir aktivite planlayan arkadaş gruplarına baktığımda kavga ve kargaşaların çok olduğunu, anlaşmazlıkların katlandığını gördüm. Bunun önüne geçmekte bizde bitiyor. Her durumda kendimizi frenlemeyi bilmeliyiz. Ağır başlı olmamız, faydasız işleri kovalamaktan sa kendimizi geliştirmemiz gerekli. Yapılan tartışmalar da sadece kendimizi haklı görmemeli, geniş çaplı düşünüp olaylara objektif yaklaşmalıyız. Yaptıysak bir hata özür dilemesini bilmeli kırdığımız kalplerin farkına varmalıyız. Gönül almayı başarmak kalp kırmak kadar zor olmamalı.

Dayanışma neden önemlidir?

Dayanışma neden önemlidir?

‘Bir elin nesi var iki elin sesi var’ derken atalarımız dayanışmanın önemine vurgu yapmışlardır. Tek başına yapılamayacak işler topyekün yapılabilir olmuştur. Toplumsal hafızamız bizlere tarihten almamız gereken dersler verse de, bencil davranışlar olmadığından söz edemeyiz. Gurur ve kibir, toplu şekilde hareket edilmesi gereken durumlar da dahi dayanışmayı kabul etmememizi sağlayan ruhsal hastalıktır. Elbette ki kendi işlerimizi kendimiz halletmeliyiz. Ancak tek başımıza başarısız olacağımız çok belli olan durumlar da yardıma ihtiyaç duyarız. Bizler yapılacak olan yardımları kabul etmezsek, kendimize zarar dan başka bir şey katamayız. Sadece kendi açımızdan düşünmek de olmaz elbette. Dayanışma dediysek başkalarına da faydamızın dokunacağı durumlardan kaçmamalı, üzerimize düşen görevleri istisnasız yerine getirmeliyiz. Hele ki yardıma ihtiyaç duyduğunu belirten insanların yanında yer almak, karşılıksız iyilik yapmak, özveride bulunmak her zaman yapmamız gereken rutin işler olmalı. Sadece yardım almak veya yardım etmek olarak konuyu ele alırsak da hata ederiz.

 

Dayanışmak demek birlikte hareket etmek demektir. Birlikten kuvvet doğar sözünü söylerken lafta kalmaması adına sözümüzün gereğini yerine getirmeliyiz. Bizler her dönemde insanlığa ışık tutacak manevi değerlerin yerine getirilmesinde öncü olmalıyız ki bizden sonra ki neslimize hayırlı bir birliktelik sağlayalım. Aile olarak da düşünebilirsiniz arkadaş olarak da. Ailede dayanışma, eşlerin arasında ki uyumla başlar. İki birey de aile sıkıntılarının çözümü üzerine beraber kafa yorup çabalarsa daha kesin ve net sonuçlar alacaklardır. Arkadaşlar arasındaki dayanışmada ise evlenen biri için yapılacak olan yardımlar ve düğün işleri süresince yanında olup destek olmak hem işlerin kolaylaşmasını hem de güzelleşmesini sağlayacaktır. Hal böyleyken dayanışmanın kötü işlerde değil de faydalı işlerde bir birine destek sağlamak olduğunu ve birlikte hareket ederek zorlukların üstesinden gelindiğini bilmek bizler için yeterli olacaktır.

Herkesi iyilikle / Dürüstlük ve sevgiyle / İnanca götürürsün… /Nefreti süpürürsün…” sözlerinden ne anlıyorsunuz?

Şairin “Herkesi iyilikle,/Dürüstlük ve sevgiyle,/İnanca götürürsün…/Nefreti süpürürsün…” sözlerinden ne anlıyorsunuz?

Mutlu olmanın yollarından birisi de inanmak demiştik. İnancın ne kadarsa, mutluluğa da o kadar yakın olduğumuzun bilincindeyiz. Peki inanca nasıl gidelim sorusuna, herkese yapılan iyilikle, dürüstlük ve sevgiyle götürürsün diye cevap vermiş şair. Çok da haklı söylemiş. Devamında nefreti sürdürebileceğimizi de düşünmüş. Gayet tabi.

 

Bu dizeleri bir bütün olarak ele aldığımızda gerçek anlamı ortaya çıkarmamız da mümkün. Nefreti ortadan kaldırma niyetimizle başlayalım. Ne kadar samimi olduğumuzu düşünelim. Kendimize bir bakalım. Nefreti taşıyor muyuz diye. Sonrasında bakalım ne kadar inanıyoruz ve ne kadar iyilik yapıyoruz. Dürüst müyüz, sevgimiz tüm insanlığı kaplayacak kadar çok mu? Bir kısmı sevip diğerlerini ayırıyor muyuz? Böyle yazılan dizeleri her okuduğumda önce kendime bakmam gerektiğini düşünüyorum. Sadece kendimin değil tüm insanlığın iyi bir maksatla yazılan değerli bir şiir veya yazı okuduğunda önce kendi muhasebesinin yapma gerekliliği olduğu kanaatindeyim. Kendimizi düzelttiğimiz zaman inanıyorum ki dünya da düzelecek. Yanlışları düzeltmeye başlarken ilk sıraya kendimizi koymamız, bizlerin zarardan ziyade fayda  görmemizi sağlar. Zara göreceğimizi düşünmek bizi yanıltır. Bu sayede çevremizde yapılan kötülükleri değil de iyilikleri görür oluruz artık. Biz iyi isek toplum da iyi olacaktır.

 

Toplum içinde ki tavır ve davranışlarımızın, bizlerin daha iyi ilişkiler kurması için önemli. Kendi iç barışımızı sağladıktan hemen sonra insanlara iyilik yapmak bizleri yormasın. Güzelliklerle sevgiyle yaklaşalım insanlara. Bizlerin ihtiyacı olduğu kadar; insanlığında inanca ihtiyacı var. Mutlu olmak herkesin hakkı. İnsanları üzdüğümüz de mutlu oluyorsak zaten en büyük kim ve nefret sahibi biziz demektir. Herkesin mutluluğu için uğraşmalıyız. Bu; toplumun bizlerin üzerinde oluşturduğu sorumluluktur. Şair de burada bunu kast etmiş, herkesi inanca götürmenin yollarından bahsederken iyilikle ve dürüstlükle yaklaşmamız gerektiğini belirtmiştir. Bunun toplum da oluşan nefreti bitireceği gerçeğini bizlere aktarmıştır.

Mutlu olmak için neler yapmalıyız?

Mutlu olmak için neler yapmalıyız?

İnsanların en çok arzuladığı anahtar kelimelerden birisidir mutluluk. Öyle ki tüm amaçlarımızın arka planında mutlu olabilmek için bir uğraş söz konusu. Her gün bunun için çabaladığımızı unutuyor olsak da hedeflerimizin bizleri mutluluğa götürmek için kurulduğunu biliyoruz. Yaptığımız tüm çalışmalar mutlu olmak için. Bunu şöyle de açıklayabiliriz. İşe gidip çalışmalarımız ya da okulda ki derslerimize çalışıp başarılı olmamız kendi mutluluğumuz için. Bazen de yediğimiz güzel bir yemek bizleri mutlu edebilir.

 

Para ile mutlu olabileceğini düşünenler yok değil. Tabi para ile mutlu olan da var. Bana göre ise mutluluk sağladığın başarıda. Başarılı olabildiğin sürece mutlusundur. Ailenle geçimin iyi ise toplum da ki ilişkilerinde sıkıntın yoksa mutlusundur. Anlaşmazlıklar da mutsuz eder insanı. Tartışmalar, kavgalar yıpratır üzer. İstediğin hayal ettiğin durumlar gerçekleşince mutlu olursun. Konudan konuya atlamamak elde değil. Mutluluk o kadar genel bir yargı ki her şeyle mutlu olabilir, hiçbir şey ile mutlu olamazsın. Mutluluğu istemekte önemdir o yüzden. Elinde olmayan sebeplerden mutlu olamıyorsan o başka. Ama imkanın varken mutlu olmayı istemek mutlu olmanın yarısıdır diyebiliriz.

 

İnsan öyle zor durumlarda kalıyor ki bazen mutlu olabileceği konusunda tüm umutlarını yitiriyor. Hayal kırıklığı yaşıyor. Ama yine de kopmamalı hayattan. İnancını yitirmemeli insan. İnanmak ve istemek mutlu olmayı sağlayan yegane şartlardan. Yaşıyorsak hala umut var demektir. Hiçbir durum sizi mutluluğa götürmese bile sahip olduklarımızın değerini bilerek yaşamak mutlu edecektir.

İyilik kelimesi size ne ifade ediyor?

İyilik kelimesi size ne ifade ediyor?

İyilik kelimesi kullanıldığı zaman kendimi iyi hissedeceğim bir eylemin gerçekleşmesinin zorunluluğu geliyor aklıma. Her insanın iyiliği kendi vicdanıdır o yüzden. İyilik bir zorunluluk olmalı her vicdan sahibi insan için. Herkes vicdanlı davranmaya biliyor ne yazık ki. Her insan iyiliği yapmak istemiyor, yapılan yardımları enayilik olarak algılıyor. Bizler de böyle düşünüyor muyuz kendimizi bir muhasebeye çekelim isterseniz. Yoksa iyilik yapmaktan hoşlanıyor muyuz ? Vicdanımızla baş başa kaldığımızda ne kadar rahat nefes alabiliyorsak o derece iyiyiz demektir. Yaptığımız tüm kötü işlerin, bizlerin kendi vicdanı tarafından hapsolması adına yeterli bir sebep.

 

Her şeyden önce Elhamdülillah Müslümanız diyoruz değil mi? Peki İslam’ın gereklerinden birisi de iyilik yapmak değil mi?  Her Cuma ‘Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder.’ ayetini dinliyoruz. Aldığımız emrin yerine getirme sorumluluğundan kaçmamalıyız. Kendi benliğimizden uzak durup yardıma muhtaç kimselere sırtımızı dönersek; bizi hem vicdanımız, hem tarih, hem de iman ettiğimiz gibi yüce Allah yargılar. Değerlerimizin, iman ettiğimiz dinimizin bize emri iyilik olmuşken bize düşen görev, yapılması gereken her iyiliği mümkünse gizli ve mahcup etmeyecek şekilde yerine getirmektir. Unutmamalıyız ki bir gün bizde bir sıkıntılı durumda ihtiyaç sahibi olabiliriz. Bir sıkıntımız olabilir. İyilik bekleyeceğimiz zamanlar elbette olacaktır. Tabi ki karşılıksız iyilik yapmalıyız. Ancak bizlerin de iyilik beklediği zaman buna layık olabilmesi mühimdir. Ama biz iyilik yapmadan iyilik bekliyorsak buna da ne denir bilemedim.

 

İhtiyaç giderme de diyebiliriz iyilik için. Öyle ki her insan yaşamının belli bir evresinde umduğu iyiliği görmek ister. Birde iyilik yapınca bir karşılık almak zorunda değilizdir. Karşılık alıyorsak zaten iyilik sayılmaz. Bizler karşılığını iman ettiğimiz Allah tan bekleriz. Tek temennimiz Onun bizden razı olmasıdır.

Engelli insanlar günlük hayatta ne gibi sorunlar yaşıyorlar? Bu sorunlara çözüm öneriniz nelerdir?

Engelli insanlar günlük hayatta ne gibi sorunlar yaşıyorlar? Bu sorunlara çözüm öneriniz nelerdir?

‘Ne oldum deme ne olacağım de’ ne kadar güzel bir atasözü değil mi. Şimdi engelli olmayabiliriz peki yarın. Öyle oluyor ki bir gün içinde veya bir saat içinde çok şey gidebiliyor bir insanın hayatından. Hal böyleyken neden başımıza hiçbir şey gelmeyecek gibi yaşıyoruz ki. Neden anlayışsız bir hayat sürüyoruz ki? Anlayışlı olmanın sadece kendi aramızda geçerli olduğunu sanmak en büyük yanılgılarımız dan. Engelli olanları anlayamıyoruz. Onların hallerini, dertlerini bilmeden ona göre davranıp yorum yapıyoruz. Gözlerimizi kapatıp yolda yürümeyi denediniz mi hiç ? Ya da tek elle bir şey yemeyi? Laf aralarında anlıyor gibi yorumlar geliştirmemiz samimiyetsizlikten öteye geçemez.

 

Toplumumuzda maalesef engelli insanlara karşı anlayışsız, kaba tavırlar sergileniyor. Otobüslerin asansörü olduğu halde çoğu engelli durakta bırakılıyor. Kaldırımlara park edilen araçlar yüzünden görme engelli vatandaşların yürüdüğü sarı şeritli kabartmalı yollar kullanılamıyor. Asansörlerde kabartmalı yazılar bulundurulmuyor. Sesli komut sistemleri yetersiz. Çalıştırılan engelli vatandaşların pozitif ayrıcalık görmesi gerekirken diğer çalışanlarla bir tutulmaları, aynı maaşı alıyor diye aynı verimlilikte iş yapılmasını istemek gibi engelli vatandaşlara haksız ithamlarda bulunuluyor. Bunun gibi daha nicesi mevcut günümüz Türkiye’sinde.

 

Devlet olarak bu konularda yapılan çalışmaları görmemek nankörlük olur. Elbette büyük çaplı çalışmalar yapılmakta. Hatta merdivenlerde kurulan asansörlü sistemler ya da yapılan tekerlekli sandalye yolları bile engelli vatandaşlara verilen önemi bizlere hissettiriliyor. Ancak yetersiz. Özellikle işverenler uyarılmalı. Çalışma hayatına daha çok sayıda engelli vatandaşımız kazandırılmalı. Hakları diğer çalışanlarla aynı olmakla beraber daha kısa zamanlı çalıştırılmalı. Daha çok eylem planı hazırlanmalı. Gerekirse bir bakanlık kurulup sadece engelli olan insanlarımızın ihtiyaçlarını giderme amaçlı çalışmalı. Pozitif ayrımcılığı hak eden bir kitleye istedikleri tüm kolaylıkları sağlamak bizlerin ve devlet büyüklerinin vazifesidir. Engelleri birlik ve beraberlik içinde aşmalıyız.

İslam dini, Arabistan’daki Cahiliye Dönemi uygulamalarından hangilerine karsı çıkmış olabilir?

İslam dini, Arabistan’daki Cahiliye Dönemi uygulamalarından hangilerine karsı çıkmış olabilir?

İnsanın insan olduğu için değerli olduğunu belirten İslam, cahiliye döneminin tüm uygulamalarını reddetmiştir. Çünkü cahiliye döneminde insan parası ölçüsünde değerli görülüyor ona göre davranılıyordu. Toplumun düzeni bozulmuş dirlik ve birlik kalmamış başı boşluk her kesimden insana hakim olmuştu. Artık her olumsuz durum hoşgörü ile karşılanıyor olmuştu. İnsanlar kölelik yapmak sureti ile çalıştırılıyordu. Öyle bir düzen kurulmuştu ki insanlar çıkarları dışında hareket edilen her durumu reddediyor kimse insanı ve insan haklarını önemsemiyordu. Faiz, zina, yalan, gibi kötü haller her aileyi zehirliyor, topluluk bilinci yok ediliyordu. Kadınların değersizleştirilmesi ve kölelerle birlikte para karşılığı alınıp satılması, bilgisizlik ve katılığın ta kendisiydi. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürken vicdanlar sızlamıyor, sonrasında yedikleri helvalara şekil verip tapıyorlardı. Medeniyetin çok uzağın da kalınmış kimsenin kimseye saygı ve hoşgörüsü kalmamıştı. Güvenme duygusunu yitirmiş insanlar birbirlerine iftira atmaktan geri durmuyorlardı. İşte tam da böyle bir dönemde El Emin olan güvenilir bir nur ortaya çıktı.

 

Allah’ın dinini sadece Arap yarım adasında değil dünyaya yaymak niyetiyle, Müslümanlığı anlatmaya başlayan HZ. Peygamber insanların kendilerine değerli olduklarını hissettirdi. Onlara her şeyi apaçık anlattı İslama davet etti. İslam; cahiliye döneminde ki diri diri gömülen kız çocuğuna, içkiye, zinaya, faize, köleliğe ve putlara karşı çıktı. Yani her şeylerine karşı çıktı. Tüm uygulamalarının insanı insan olmaktan çıkardığı görüşünü yaydı kendisiyle birlikte.

İslamiyet öncesi döneme Cahiliye Dönemi denmesinin sebepleri neler olabilir?

İslamiyet öncesi döneme Cahiliye Dönemi denmesinin sebepleri neler olabilir?

İslam nurunu dünyaya yaymadan önce Arap yarım adasında ki insanların yaşayış biçimleri günümüzde anlam veremeyeceğimiz kadar kötü durumdaydı. Bedevilerin(konar-göçer) bir ticaret hane olarak kullandığı Kâbe’nin içerisi putlarla doluydu. Semavi dinlerin Yahudilik ve Hristiyanlık gibi, geçerliliklerini yitirmeleri, deformasyona uğramış olmaları insanları bir inanç boşluğuna itmişti. İnsanlar arasında ki ikili ilişkilerin sadece çıkara dayalı olduğu; kimsenin kimseye saygı, sevgi ve merhamet duymuyor olması toplumda ki düzenin kaybolmasına yol açmıştı. Köleliğin varlığı ve insan haklarının tümüyle ihlal edildiği o günler de, sadece parası olanın itibar sahibi olduğu görüşü yaygındı. Kadınların aşağılandığı, bir mal gibi alınıp satıldığı ve küçük kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü yıllardı.

 

Bugün okuma yazma bilmeyene cahil deniliyorsa da ‘cahili dönemi’ derken bu cahillik kastedilmemiştir. Yaşanılan bilgisizliğin yanı sıra yeni bilgilere de kapılarını kapatmış olmaları, gaflet içerisinde sadece günü kurtarma çabası, kadınların değersizleştirilmesi ve kendi yaptıkları eşyaya tapmaları gibi bir çok neden onların döneminin cahiliye dönemi olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Medeniyetin çok uzağında yaşanan bu gelişmeler, onların başı boş yeryüzünde gezinmeleri ve yeryüzünde artık inançsızlığın hüküm süreceği bir zamanda İslam doğmuştur. İslam öncesi bu gelişmelerin yaşandığı Arap yarım adası, bu kötülüklerin arasında kendi içinden doğan güneşi göremeyecek kadar kör olmalı ki İslam’ın yayılması çok sancılı olmuştur. Haksız ithamlarla karşı karşıya kalan Müslümanlar tüm çabalara rağmen geri durmamış canları pahasına cahiliye dönemini sonlandırmışlardır.