İslam alimlerinin yaptıkları çalışmaların Avrupa bilim hayatına etkileri nelerdir?

İslam alimlerinin yaptıkları çalışmaların Avrupa bilim hayatına etkileri nelerdir?

İslam’ın emrine uymuş ve insanlığa olan hizmetin nimet olduğu bilinci ile çalışmalar yapmış tüm İslam alimleri tarih boyunca bilime katkı sunmuşlardır. Bilim üzerine yapılan bir çok çalışma Avrupa’da ki bilim insanlarının dikkatini çekmiş ve yoğun ilgi göstermişlerdir. Normalin üzerinde olan bu ilgi sayesinde bilimsel çalışmalar Avrupa devletlerinin tahakkümüne girmiştir. Avrupa devletlerinin bu bilgileri kendileri yararına kullanmaları, Avrupa’da ki bilimin temellerinin oluşumunu sağlamıştır.

 

İslam alimleri dini bilimlerin yanı sıra tıp, matematik ve astronomi gibi alanlarda da çalışmalarını yürütmüşlerdir. Özellikle Endülüs Emevi devleti döneminde kurulan medreseler ve kütüphaneler sayesinde bilimsel gelişmeler hız kazanmıştır. Bilimin, ‘Rahman’ın hikmetinin tezahürü’ olarak görülmesi de İslam alimleri tarafından önem verilen bir düşünce olmuştur. İnsanlığa fayda verecek ilmi bilgilerin gerekliliği konusunda hem fikir olmuşlardır. Düşünüş ve fikirleri ile bir çok bilim insanını etkileyen İslam alimleri hemen her konuda fikirlerini belirtmekten geri durmamışlardır. Endülüs Emevilerinden olan El Zehravi bugün dünyada ki tıp biliminin kullandığı cerrahi malzemelerinin dizaynını gerçekleştirdiğini bilmemiz gerekir. Yahut çiçek aşısını elli yıl sonra kullanan Avrupa, elli yıl öncesinde bunu keşfeden Osmanlıya çok şey borçludur diyebiliriz. Hal böyleyken bilimin ışığının İslam ile daha çok aydınlattığı gerçeği göz ardı edilerek yapılan eleştirilere kayıtsız kalmak, bizleri ezilmişliğe iteceği gibi bizlerin onlara olan faydalarını da yok sayacağımız anlamına gelir.

Dört halifenin seçimle göreve gelmelerinin siyasi hayata etkileri nelerdir?

Dört halifenin seçimle göreve gelmelerinin siyasi hayata etkileri nelerdir?

HZ. Muhammed (A.S.V) vefatından sonrası için kimseyi İslam devletinin başına yönetici olarak görevlendirmemiş ve yetki vermemişti. Ancak HZ. Peygamberin son dönemlerinde namazı kıldırması için HZ. Ebubekir’i işaret etmesi, manevi anlamda en büyük onun olduğu anlamına geliyordu. Kureyş’in önde gelenleri HZ. Peygamberin ölümünden sonra bir araya gelmiş ve yapılan istişare sonucunda halife olarak HZ. Ebubekir’i görevlendirmişlerdir. Sadece HZ. Ebubekir değil diğer halifeler; HZ. Ömer, HZ. Osman ve HZ. Ali de seçimle yönetmiş ve görevlendirilmiştir.

 

Seçimle yönetme yetkisini elinde bulunduran dört büyük Halife siyasi anlamda değişen zamanın şartlarına göre hareket etmiş ve yönetimleri boyunca devlet otoritesinin güçlü kalmasını sağlamışlardır. Cumhuriyet dönemi adı da verilen dört büyük halife yönetiminde adalet ve hukuk üstünlüğü İslam’ın kurallarına bağlı kalınarak tesis edilmiştir. Siyasi gelişmelerin çokça yaşandığı bu dönemde; yalancı peygamberlerin ortadan kaldırılması, savaşlarda şehit olan hafızların çoklu sebebi ile Kuran’ın kitap haline getirilmesi ve sonrasında çoğaltılıp dağıtılması, ayet ve hadislerin birbirine karışmasının önüne geçilmesi, fethedilen yeni topraklarla karşılaşılan yeni kültürlere uyum sağlanması ve daha nicesi. Tüm bu siyasi ve askeri gelişmelerin merkezi otoriteye bağlı kalınarak gerçekleşmesi dört büyük halifenin yönetimsel anlamda başarılı olduğunun ispatıdır. Halkın istediği isimlerin devletin yönetiyor olması siyasi birliği sağlamış ve çıkan karşı fikirler ve düşmanlar birer birer etkisizleştirilmiştir.

İslamiyetin doğduğu yıllarda Arabistan’da ve Dünyada hangi din ve inançlar vardı?

İslamiyet’in doğduğu yıllarda Arabistan’da ve Dünya’da hangi din ve inançlar vardı?

Barış ve tevhit dini olarak yeryüzüne yayılan İslam dininin doğumu sancılı bir süreçten sonra gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed(S.A.V) in 40 yaşında iken Hira mağarasında aldığı ilk vahiy ile İslam dini doğmuştur. Cahiliye dönemi olarak adlandırdığımız dönemler İslamiyet’ten sonra Asr-ı Saadet olarak nitelendirilmiş ve arada ki fark bizlere aktarılmıştır. Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kendi elleri ile yapılan putlara tapıldığı karanlık bir dönemde adeta güneş gibi doğan İslamiyet; her milletten, her devletten, her ırktan insanları kucaklamış, ayrımcılığa, haksızlığa, eşitsizliğe karşı bir tavır sergilemiştir. İslam dini barışın ve huzurun kendisinde var olduğunu hissettirmiş, insanlığı kendine davet etmiştir. HZ. Peygamber, baskı ve zulümlerin artmasından sonra Medine’ye hicret etmiş, İslamiyet’in yayılmasını o kutlu beldeden devam ettirmiştir. İslamiyet doğduğunda Arabistan ve diğer Dünya ülkelerinde farklı dinler ve inançlara mensup toplumlar vardı.

 

Yahudilik, Hristiyanlık, Mecusilik ve Putperestlik Arabistan yarımadasında en yaygın olan inanış biçimleriydi. Dünya da ise bu sayılanların yanı sıra Şamanizm ve Manihaizm de inanış biçimi olarak yer alıyordu. İslamiyet ise kendinden önce varlığını kabul ettiği ancak yapılan deformasyonlarla değiştirilen Hristiyanlık ve Yahudilik dışında diğer dinlerin oluşumunu asla kabul etmemiştir. Özellikle putperestliğe karşı açılmış bir savaş İslamiyet’in ilk hedeflerindendir.

İpek Yolu güzergahının sık sık yön değiştirmesinin nedeni nedir?

İpek Yolu güzergahının sık sık yön değiştirmesinin nedeni nedir?

Tarihsel süreç içerisinde İpek yolunun stratejik bir öneme sahip olduğu bir gerçektir. İpek yolu boyunca uzanan enerji kaynaklarının çokluğu ve gelişmiş ekonomilerin bu yol üzerinde yer alması ticari güzergahın önemini gözler önüne seriyor. Devletlerin bu yol üzerinden elde ettikleri gelirleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor olması da bu yolun kullanımı hususunu gerekli kılıyor. Hemen her devlet kendi menfaatlerini düşünmek zorundadır. Savaş halinde oldukları devletlerle dahi ekonomik yaptırımların önüne geçilmek istenmesi de bundandır. Ekonomik savaşların çokluğu sadece eski yıllarda değil günümüzde dahi devam etmektedir. Günümüzün ipek yolu olarak bilinen ticari yolları da, üzerine kuru olan devletlerin hem stratejik önemini arttırıyor hem de ekonomik kazanç elde etmelerini sağlıyor.

 

Büyük ve geniş bir alan üzerine kurulu olan ipek yolu, yıllar boyunca üzerine kurulup yıkılan bir çok devlete tanıklık etmiştir. Bu güzergah üzerinde kurulu devletlerin aralarında ki çıkar çatışmaları ve ikili ilişkilerin farklı boyutlara taşınmasından dolayı da sık sık yön değiştirmiş olması, ticaretin önemini kaybetmiyor olmasından kaynaklanıyor. Özellikle tarihsel süreç içerisinde gelişen büyük çaplı olayların etkileri de ipek yolu güzergahının sık sık yön değiştirmesinde yadsınamaz nitelikte. Kavimler göçü, Moğol istilası  ve haçlı saldırıları gibi büyük gelişmeler buna örnek oluşturur. Devletlerin ekonomik çıkarlarının yanı sıra hedeflediği dini değeri yüksek mabetleri ele geçirme isteği de bulunuyor. Ya da ipek yolu üzerinde kurulu olması ve büyümesi ile yetinmeyen devletlerin tüm cihana hükmetme isteği de büyük gelişmelerin ve büyük savaşların yaşanmasına neden oluyor.

Uygurların yerleşik hayata geçmelerinin hayat tarzlarına etkisi nedir?

Uygurların yerleşik hayata geçmelerinin hayat tarzlarına etkisi nedir?

Orta Asya’nın engin dağlarının düz ovalarında kurulmuş ilk Türk devletlerinden biri olan Uygur devleti, tarihin akışını değiştirmiş, savaşçı kimliği olan Türklerin daha çok kendi içine kapanmasını sağlamıştır. Bu dönemde toprakların genişlemesi durmuş sonuç olarak yıkılmıştır. Manihaizm dinini benimseyen Uygurlar, dinin gereklerini birer birer yerine getirmeye başlamıştır. Et yemenin yasak olduğu bu dinin kuralları nedeni ile Uygurlar da et yemek yasaklanmıştır. Yasaklanan et nedeniyle de hayvancılık yapmak durma noktasına gelmiş ve başka sonuçlar doğurmuştur. Sadece deri, süt ve süt ürünleri gibi amaçlara hizmet eden hayvancılık gelişim gösterememiş bu da toplumu ekip biçmeye, tarıma yönlendirmiştir. Tarıma yönelen toplum sabit bir yaşam tarzı benimsemesi gerekçesiyle göçebe bir toplumdan yerleşik hayata geçmiştir. İlk kez Uygurlar döneminde yerleşik hayata geçen Türk toplumu tarımla ilgilenmiştir. Tüm nedenler farklı sonuçlar doğurmuş toplum farklı yönlerde etkileşim göstermeye başlamıştır.

 

Yerleşik hayata geçmelerinin ardından savaş yapmak için daima saldırı sistemini uygulayan Türkler artık savunma hattı kurmaya başlamış ve bir çok saldırıya maruz kalmıştır. Mani dininin savaşçı kimliklerinin yok olmasına neden olması Uygurları tarıma yönlendirmekle kalmamış, taşınamaz evlerin yapımı ile mimarisinin gelişmesini de sağlamıştır. Türkler tarih boyunca at üstünde savaşıp et tükettikleri için bu gelişmeler onların kültürel anlamda köklü değişimini sağlamıştır. Bu değişimler sonucu yaşayış tarzı ve hayatları değişen Uygurlar farklı alternatifleri gözetmek zorunda kalmışlardır.

Türklerdeki egemenlik anlayışının sonuçları nelerdir?

Türklerdeki egemenlik anlayışının sonuçları nelerdir?

İlk Türk devletlerinden günümüze kadar var olmuş 16 Türk devleti, kendi belirlediği devlet gelenekleri ile yönetilmiştir. Dinin de üzerinde baskı oluşturduğu gelenekler zamana ve yerleşilen yere göre şekillenmiştir. Her Türk devleti kendi belirlediği egemenlik anlayışları ile devletin yönetilmesi sağlamaktadır. İlk zamanlar kut anlayışı çerçevesinde gelişen egemenlik anlayışı sonralarda İslamiyet ile birlikte cihan hakimiyeti kurmaya yönelik gelişmiştir. Genel itibari ile egemenliğin tek kişide toplanması görüşü yaygındı. Merkezi otoriteyi sağlam tutmanın tek yolu bundan geçtiği düşünülmüş olacak ki devlet, hanedanın ortak malı anlayışı ile yönetiliyordu.

 

Devletin gücünün kullanabilmesi yetkisi ve adaleti tesis etmek için hukuki tüm yetkileri kendinde toplaması elzemdi. Tabi ki bu yetkilerin kullanılması milletinin devletine olan bağlılığı ile mümkündür. Türk devlet geleneklerinde hakimiyetin ilahi olarak düşünülmesi, halkın devlete olan itaatini arttırmıştır. Ayrıca adaletli hüküm sürmeleri ve demokratik gelişmeleri yerine getiriyor olması da devletin otoritesini güçlü tutmak için gereklidir. Bağımsızlığına düşkün olan Türklerin, tam bağımsız olma isteğinin yerine getirilmesinde, devletin bağımsızlığını sağlamış olması devlet otoritesini arttıran etkenlerdendir.

 

Sonuç olarak, kaynağı ilahi olan bir yönetimin anlayışının doğru yönetilmediği sürece devlet yöneticilerinin Tanrı tarafından görevine son verileceği düşüncesi hakimdi. İşler kötüye gittiğinde ekonomik ve siyasal anlamda başarısızlıklar baş gösterdiğinde ise yönetimin çevresinde ki güçlü oluşumların görevleri devr alacağı hissi hep var olmuştur.

Türkler savaşlarda hangi taktikleri uygulamıştır?

Türkler savaşlarda hangi taktikleri uygulamıştır?

Savaşçı kimliği ve savaşlarda ki üstün başarısından dolayı, ustalığı sebebi ile Türkler tarih sahnesinde önemli bir yere sahiptir. Orta Asya da tarihte ki yerine ilk adımını atan Türkler, özellikle Çinliler ile girdikleri mücadelelerin hemen hepsinde başarılı olmuşlardır. Benimsedikleri yaşayış tarzları da onları savaşçı olmaya zorlamış, göçebe yahut yerleşik düzen kurmaları için gerekli çabayı göstermişlerdir. Mete Han ilk düzenli ordunun kurucusu olarak çıkar karşımıza. Bugün kara kuvvetlerinin de kuruluş yılı olarak belirttiği M.Ö 209 yılı bir hayli önem arz etmektedir. Düzenli oluşturulan birlik sistemleri sayesinde güç kazanmışlardır. Atın üzerinde savaşan bir topluluk olma özelliği ile birlikte kuşanılan; kılıç, kalkan ve oklarla, zırhlarını donanarak güçlerini yansıtmışlardır. Mızrağın da zaman zaman savaş için kullanıldığı bilgileri tarih kitaplarında yer almakta.

 

Turan adı verilen savaş taktiğinin kullanımı Türk devletlerinin genelinde var olup, sadece kendilerine has özellikler taşıdığı bilinmektedir. Aynı zamanda hilal taktiği de denilen Turan taktiği, iki farklı savaş aşamasından oluşuyor. Öncelikle gönderilen küçük öncü birliklerin sahte çekilme si ile gelen düşmana hilal şeklinde kurulan pusu ile müdahale ediliyordu. Sadece Türklere ait bu savaş taktiği, bir çok savaşta kalabalıklara rağmen üstün gelinebilmesini sağlamıştır. Geri çekilen öncü birliğin peşinden giden düşman askerleri yanlardan ve karşıdan kuşatılıp, ani bir saldırı ile yeniliyordu. Sayısal çokluğun çok ta anlam ifade etmediği bu taktik sayesinde büyük başarılar elde edilerek büyük devletler kurulmuştur.

İlk Türk devletlerin komsu devletlerle ticaret yapmalarının sebepleri neler olabilir?

İlk Türk devletlerin komsu devletlerle ticaret yapmalarının sebepleri neler olabilir?

Ticaretin önemini her çağda hissettiriyor olması, devletlerin ticaretin etrafında çalışmalar yürütüyor olmasından gelmekte. Hemen her dönemde ticari çalışmalar olmuş, düşman olan devletler arasında dahi ulusal çıkarlar gözetilerek ticari ilişkiler yürütülmüştür. Eski çağlara da bu durum böyle gelişmiş ve ticari uygulamaların çokluğu o dönemleri de kapsamıştır.

 

Ticaret; satma ve satın alma ilişkisinin, alınan ürün ve karşılığında ödenen bedellerin yerine getirilmesi ile oluşan karşılıklı uygulamadır. Arz talep dengesi ile oluşmasının nedenini sağlanan ticaret uygulaması, tek taraflı gerçekleşmez. İnsanların ihtiyaçları doğrultusunda talep ettikleri hizmet ya da mal, karşılı ödenerek gerçekleştirilebilir. Karşılığı alınan her ürün veya hizmette karşı tarafa sunulur. Bu ilişki ilk Türk devletlerinde önceleri değiş tokuş olarak da bildiğimiz takas usulüne göre yapılırdı. Savaşlarda elde edilen ganimetler veya sahip oldukları hayvanları takas usulüne göre ticari ilişkilerde kullanırlardı. Türkler genellikle at verir, karşılığında iaşelerinin teminini sağlardı. Ayrıca ticaret yapmanın sadece mal alıp verme olmadığının bilincinde olan Türkler, ihtiyaç fazlası üretilen diğer mallarında alımını yapıp başka kişilere satışını gerçekleştirmiştir. Üreticiden alıp tüketiciye aktarılan her ürün ticari bir faaliyetin göstergesidir.

 

Ticarette takas usulünün karşı tarafla anlaşma zorunluluğunun olduğu; bu nedenle İran ve Bizans gibi komşuluklarda elde edilen, satir adı verilen gümüş paraların kullanımının kolaylığı, Türk devletlerini bu yöne çekmiştir. Savaş tazminatı ve vergilerden elde edilen bu gümüş paralar sayesinde ticaret daha kolay yapılabilir olmuş, tüketicinin ihtiyaçları bu sayede giderilmeye başlanmıştır.

Eski Türk topluluklarının çevresindeki devletlerle ilişkileri hangi alanlarda olmuştur?

Eski Türk topluluklarının çevresindeki devletlerle ilişkileri hangi alanlarda olmuştur?

Eski Türk toplulukları bilindiği üzere önceleri göçebe bir yaşam sürerken zamanla yerleşik bir yaşam sürdürmüşlerdir. Gelişen yaşam standartları ve değişen şartlar, Türklerin çevresinde ki devletlerle olan ilişkilerini etkilemiştir. Önceleri sadece savaşıp ganimet olarak alıkları ile geçinen Türkler, yerleşik hayata geçtikten sonra ticarete önem vermiş; et, deri, silah, kürk ve at gibi ürünlerin satışını yapmışlardır. Yapılan bu ticaretin karşılığında ise ipek, çay ve tahıl elde etmişler gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Sonraları gelişen Türk toplumları ipek yolunun ticaretine de katılım sağlamışlardır. Tabi bunlar ticari olan ilişkiler.

 

Devlet olarak Türk toplulukları çevresinde ki diğer devletlerle siyasi ve sosyal alanda da ilişkiler kurmuştur. Bunun la beraber kültürel etkileşimin olduğu ilişkilerin sıklığı neden ile açıktır. Çevresinde ki diğer devletlerden kız alıp vermek sureti ile akrabalık bağları da güçlendirilmiştir. Hep iyi ilişkiler de söz konusu değil tabi ki. Özellikle Çin devleti ile yaşanan siyasi ve askeri anlamda ki çekişmeler ikili ilişkilerin sürekli kopmasını sağlamıştır. Ticari yaptırımlar bu nedenle kesilmiş, yapılan savaş zararından etkilenir olunmuştur. Artık savaş sonu ganimet toplamak yerine uğranılan zarar hesaplanır olmuştur. Bu nedenle ticari ilişkileri geliştirme amaçlı düşmanlıklar uzun süreli değil de kısa zaman içerisinde sona erecek şekilde geliştirilmiştir. Anlaşmalar imzalanmış dostluklar pekiştirilmiştir. Yapılan savaşların sonun da yazılı antlaşmalar imzalanması tarihte ki yerini ilk yazılı antlaşma olarak koruyor olması da ayrı bir önem arz ediyor.

Türklerde cihan hakimiyeti anlayışının ortaya çıkmasında kut inancının etkisi nedir?

Türklerde cihan hakimiyeti anlayışının ortaya çıkmasında kut inancının etkisi nedir?

Türkler de hanedanın Tanrı tarafından seçildiği, devletin kutsallığı ve devletin hanedanın ortak malı olduğu inancı İslamiyet’ten önce yaygındı. Bu durum Türklerde ki kut anlayışının gereği olmakla birlikte, İslamı tercih eden Türklerde cihan hakimiyeti konusunda önemli rol oynamıştır. Avrupa Hun devleti kut anlayışı gereği Tanrının yeryüzünde ki gücünün temsil ettiği düşüncesi hakim olmuştur. Bu sebeple tüm cihana hükmetmek için Avrupa içlerine kadar ilerlemeyi sürdürmüş olmaları bu anlayışa örnektir. Bu nedenle İslam’da benzer nitelikte olan cihan hakimiyeti anlayışını benimsemeleri çok ta zor olmamıştır

 

Hemen her devirde kurulan ve yıkılan bütün devletler, milletlerinin yapılandırdığı büyük yapılanma sayesinde oluşturulmuştur. Her millet kendi kültürünün tecellisi olarak gördüğü devlet yapılanmalarına önem arz etmiş, devleti için yapılan fedakarlıklara katlanmıştır. Türkler de ise Tanrı tarafından verilen bir güç ile yönetildiği düşünülen devlet, geleneklerini daha kutsal göstermiş ve inanılmasını sağlamıştır. Kut anlayışı gereği tahta oturan tüm Hanlar tanrının verdiği yetkiyi kullanma sorumluluğunun yanı sıra; milletini ve hüküm sürmek istediği tüm insanlığı, adaleti sağlamak amacı ile yönetmek istemiştir. Hiçbir gücün kendisi kadar adaletli davranmayacağı düşünce ile artan topraklarda, düşünüldüğü gibi adalet ve huzur tesis edilmiştir. İslam’la birlikte aynı amaca hizmet ediyor olmak, cihan hakimiyeti gibi bir ülküye sahip olmak, Türkleri endişelendirmemiş hatta Gök Tanrı inancından sonra ki en uygun dini kabullenmelerini sağlamıştır.