Kütüphanelerde kitapların çeşitli ölçütlere göre gruplandırılması, bize ne gibi kolaylıklar sağlayabilir?

Kütüphanelerde kitapların çeşitli ölçütlere göre gruplandırılması, bize ne gibi kolaylıklar sağlayabilir? Düşüncelerinizi belirtiniz.

 

Kütüphanelerde kitapların belli ölçülere göre gruplandırılması ulaşım açısından kolaylıklar sağlayabilir. Örneğin kütüphaneye gittiğimizde konularına ve türlerine göre kitaplar ayrılmamış olsa ihtiyacımız olan kitabı bulmamız saatler hatta günler alabilir. Ama kütüphanede her kitap kendi türüne ve konusuna göre ayrıldığı için kolaylıkla ihtiyacımız olan bilgiye ulaşma şansına sahip olabiliyoruz.

 

Kütüphanede kitapların gruplandırılması:

  • Zamandan tasarruf etmemizi sağlar
  • Bilgiye Kolay ulaşmamızı sağlar.
  • Kafa karışıklığının önüne geçer.
  • Kitapların uzun yıllar deforme olmadan kullanılmasını sağlar.

 

Eğer kütüphaneler karmakarışık yerler olsaydı kimse kütüphaneye gitmek istemezdi. Bununla birlikte bilgiye ulaşmamış cahil bir topluluk olarak kalırdık. Kütüphanelerde kullanılan birçok sınıflama sistemi bulunmaktadır. Bunlardan biri açık raf sistemidir. Ve Dewey onu sınıflama sistemi sayesinde konularına göre yan yana yer alan kitaplar tek tek kodlanmış olarak hizmete sunulur. Bir başka kolaylıkta çevrimiçi arama yöntemleri ile aradığımız kitabın kütüphane içerisinde var olmadığını kitaplar arasında kaybolmadan bulabilme şansına sahip olmamızdır. Sınıflandırmadaki amaç birbiriyle bağlantılı konulara sahip olan kitapları bir düzen içerisinde sıralayarak kullanımı kolaylaştırmak aynı zamanda kullanım sonrası tekrar yerine kolaylıkla olmasını sağlamaktır.

 

Dewey onlu sisteme göre kodlar ise şu şekildedir:

  • 000 genel konular
  • 100 felsefe ve psikoloji
  • 200 din
  • 300 toplum bilimleri
  • 400 dil ve dilbilim
  • 500 doğa bilimleri ve matematik
  • 600 teknoloji
  • 700 güzel sanatlar
  • 800 edebiyat ve retorik
  • 900 coğrafya ve tarih

Şeklinde sınıflandırılmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir tarih kitabı mı yoksa bu savaşı konu alan bir roman mı daha çok ilginizi çeker?

Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir tarih kitabı mı yoksa bu savaşı konu alan bir roman mı daha çok ilginizi çeker? Düşüncelerinizi nedenleriyle söyleyiniz.

 

Kurtuluş savaşını anlatan bir roman daha çok ilgimi çeker çünkü hikâyeleştirilmiş anlatımları daha çok ilgi çekici buluyorum. Orada yaşanan duyguları ve olayları kurgu üzerinden ve karakterler üzerinden okuduğumda daha fazla anlayacağımı düşünüyorum. Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban isimli romanında Kurtuluş Savaşı’nda geçen bir hikâye anlatılır ve okurken kendimizi kahramanın yerine koyma şansına sahip oluruz. Yine benzer örnekler verecek olursak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara Romanı, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye ve Ateşten Gömlek romanı, Kurtuluş Savaşı’nı en güzel anlatan romanlar arasındadır.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanında 1. Dünya Savaşı’na katılmış bir subayın hikâyesi anlatılmaktadır. Roman sayesinde, Porsuk çayını ve Anadolu’nun zaman içerisindeki durumunu gözlemleme şansını elde ederiz. Paşaoğlu olan başkarakter Ahmet Celal, yerleştiği köydeki köylüler için bir Yaban olarak algılanmaktadır. Anadolu’nun durumu: cehalet, bilgisizlik ve yoksulluk bütün yönleriyle ele alındığında Kurtuluş Savaşı’nı romanlar üzerinden anlamak çok daha kolay olmaktadır.

 

Kurtuluş Savaşı ile alakalı bilgi edinmek istediğimizde kesin ve net bilgileri tarih kitaplarından edinebilir olayların insanlar üzerinde nasıl etkiler bıraktığını öğrenmek için de Kurtuluş Savaşı’nı konu alan romanlar okuyabiliriz.

Bir şey öğrenmek için seçtiğimiz kitapların basıldığı zaman dilimi, yayınevi, anlatım şekli oldukça önemlidir. İster tarih kitabı, ister roman olsun özenerek hazırlanmış bir çalışmadan yararlanmak her zaman faydalı olacaktır.

 

Hayatımın dönüm noktaları dediğiniz olayları neye göre tespit edersiniz?

“Hayatımın dönüm noktaları” dediğiniz olayları neye göre tespit edersiniz? Düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Hayatımın dönüm noktaları olarak gördüğüm olayları düşündüğümde, beni mevcut durumumdan başka bir duruma aktaran ve hayatımın değişmesini sağlayan olaylar olarak değerlendirebilirim. Bir olay olduğunda olay için hayatının dönüm noktası diyebilmem olayın gerçekten hayatıma köklü bir şekilde müdahale etmiş olması özelliğini taşımasını gerektirir.

 

Örneğin sabahları erken uyanamamak hayatımın dönüm noktası değilken sabah hiç uyanamadığım için okula hiç gidememiş olmak hayatımı değiştirecek etken olaylardan biri haline gelebilir. Burada uyanmamak hayatımın dönüm noktasını yaşamam için tetikleyici bir unsur olmuştur ama hayatımın dönüm noktasını yaşatan olay ise hiç okula gitmemiş olmamdır.

 

Örneğin üniversiteye gitmek hayatımın dönüm noktası olarak kabul edebileceğim olaylardan biri olabilir ama üniversiteye gitmemin tam anlamıyla hayatımın dönüm noktası olabilmesi için üniversiteyi de başarı ile bitirip gerçekten hayal ettiğim konumda olabilmem gerekir. Duygusal olarak hayatımın dönüm noktası olarak kabul edebileceğim olaylarda vardır. Örneğin sevdiklerimden birini kaybetmem yine hayatımın dönüm noktası olarak kabul edebileceğim noktalardan biridir. Ailemize yeni bir üyenin katılması da benim için hayatımın dönüm noktası olabilir.

Her bireyin hayatı algılaması ve hayatın içerisinde varlığını sürdürmesi kendi süzgecinden geçirdiği ve kabul ettiği değerlerle gerçekleşmektedir. Eğer hayatın dönüm noktalarını genellemeye kalkarsak burada hataya düşmüş oluruz çünkü herkesin hayatının dönüm noktası farklı olmaktadır.

“Fedakarlık, sadakat, saygı” gibi değerlerin aile ve toplum yaşamındaki yeriyle ilgili neler düşünüyorsunuz?

“Fedakârlık, sadakat, saygı” gibi değerlerin aile ve toplum yaşamındaki yeriyle ilgili neler düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Fedakârlık sadakat ve saygı gibi değerler aile ve toplum yaşamında büyük rol oynar. Öncelikle aile toplumun en küçük yapı taşı olduğundan eğer ailenin içerisinde bu kavramlar mevcut değilse toplum yaşamına da etki etmesi mümkün değildir. Türk aile yaşamında saygı sadakat ve fedakârlık kavramları oldukça yoğun bir şekilde yaşanmakta ve normal standartlardaki bir Türk ailesinin içerisinde bu kavramlara yoğun bir şekilde rastlamaktayız.

 

Örneğin fedakârlık dediğimizde aile içerisinde ilk akla gelen anne ve baba olmaktadır. Sadakat kavramı dediğimizde aile birliğini ve varlığına eşlerin anne baba olarak ve eş olarak sadık kalması ve çocukların da bu sadakate riayet etmesi gerekliliği gözlemlenmektedir. Ailenin içerisinde büyük küçük yaşlı ve genç hiç fark etmeksizin her bireyin birbirine saygı duyması düşüncelerini dinlemesi ve ona uygun değilse bile saygı ve anlayış çerçevesi içerisinde karşılaması gerekmektedir.

 

Ailemiz içerisinde kardeşimize, annemize, babamıza ablamız ve ağabeyimize herhangi bir zarar gelmesini istemeyiz işte aile içerisindeki bu yaşantının topluma da bütünleşmiş edilmesi gerekmektedir.

Ailenin içerisinde nasıl davranıyorsak dışarıda toplum yaşamının içerisinde de bu şekilde davrandığımızda sağlam ve karakterli bir toplum olarak yaşamımızı sürdürmemiz mümkündür. Eğer bu kavramları ailemizin içerisinde, okula geldiğimizde arkadaşlarımızla aramızda, öğretmenimize ve büyüklerimize karşı uygulamaz ve benimsemez isek toplumun bir arada kalması ve ilerlemesi kesinlikle mümkün olmayacaktır.

Edebiyatın tarihle nasıl bir ilişkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

Edebiyatın tarihle nasıl bir ilişkisi olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Edebiyatın tarihle çok yakından bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Yazının icadı tarihi için bir devir açıp bir başka devri kapatırken aynı zamanda edebiyatında yazılı olarak icra edilmesine olanak sağlamıştır. İlk İnsanlar duygularını ve olayları mağaralara duvar resimleri aracılığıyla kazırken yazının icadı ile daha kalıcı ve daha anlaşılır bir şekilde duygularını ifade etme şansına sahip olmuşlardır.

 

Edebiyatın tarihle başka bir boyuttan ilişkisi ise şöyle değerlendirilebilir. Tüm dünyanın, ülkelerin ve toplulukların geçirmiş olduğu tarihsel süreçte yaşanan olaylar insanları etkilemekte ve edebi eserlere yansımaktadır. Örneğin Kurtuluş Savaşı’nı yaşayan milletimizin edebiyat tarihinde Milli Edebiyat Dönemi oluşmuş ve milli eserler ortaya çıkmıştır. Süreçlerin edebiyatı, edebiyatında süreçleri etkilediği bu açıdan bakıldığında su götürmez bir gerçektir. Tarihi ve edebiyatı birbirinden ayrı düşünmek değerlendirmeye çalışmak anlam konusunda eksikliklere yol açacak ve ne edebiyatının ne tarihin tam anlamıyla anlaşılmasına olanak sağlamayacaktır.

 

Unutmamak gerekir ki tarihin akışını da edebiyatın gelişimini de insanlar idame ettirmiştir ve her iki olguda birbirinden ayrı düşünülemez. İnsanlar kendilerini ifade etmek istemeseler hiçbir zaman bu kadar değişmeyecek ve gelişmeyecektik. Hatta belki de hala avcı toplayıcı bir toplum olarak yaşamımızı devam ettiriyor olacaktık. Ama insanın düşünme isteği ve düşünme yeteneği sayesinde hem edebiyat hem tarih iç içe ilerlemiştir.

Bir örnek da verecek olursak matbaanın icadı tarihi bir gelişim olarak kaydedilirken edebiyatında herkese ulaşmasını sağlayan bir aracı olmuştur.

Dini içerikli bir edebi metin yazmak isteseniz hangi edebi türü tercih edersiniz? Niçin?

Dinî içerikli bir edebî metin yazmak isteseniz hangi edebî türü tercih edersiniz? Niçin?

 

Dini içerikli bir edebi metin yazmak istediğimde Öncelikle daha önce yazılmış edebi metin türlerini incelerim. Bu konuda fikir sahibi olduktan sonra ne yazmak istediğime karar verebileceğimi düşünüyorum. Örneğin Divan edebiyatına baktığımızda dini metin olarak tefsirler, hadisler, fıkıhlar, tasavvuflar, Mesnevi şerhleri, fütüvvet nameler olduğunu görürüm.

 

İslam tarihini anlatan: siyer. Kısas’ı Enbiya, Maktel’i Hüseyin ve menkıbevi tarih kitaplarını incelerim. Divan edebiyatında dini metin türleri olduğu gibi halk edebiyatında da birçok dini metin türü bulunmaktadır. Divan Edebiyatı kalıplarıyla yazmaya karar verirsem buradaki türleri inceleyip yola çıkmam gerekir. Ama ben halk edebiyatı türlerinden birini seçip dini bir eser yazmak isterim. Halk edebiyatında ise dini ve tasavvufi şiir türleri şöyle sıralanmaktadır.

 

Dini içerikli bir metin yazmaya karar verdiğimde halk edebiyatı türlerinden biri olan ilahi türünde bir metin yazmak isterdim.

İlahi Nazım şeklinin hece ile yazılıyor olması 7 ya da 8 lik hece ölçüsüyle yazılıyor olması bu türü tercih etmemde ki sebeplerden biridir. İlahiler bestelenebilme şansına da sahip oldukları için ilahi türünde bir metin yazmayı daha çok isterim. İlahi kelime anlamı ile Allah’a mahsus ve Allah’a ait olan anlamlarına geldiğinden Allah’a olan sevgimi bu tür ile ifade edebileceğimi düşünüyorum.

Din ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz?

Din ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

 

Dini ile edebiyatın ilişkisini değerlendirecek olursak ilk önce kutsal kitabımız Kur’an’ı Kerim’e bakmamız gerekir. Yüzyıllardır dünya üzerinde yazılmış en iyi edebi eser kabul edilen Kuran-ı Kerim bu konudaki tüm soruları cevaplamak için yeterli olacaktır. İnancımıza göre yaratıcının tek bir kelimesi ile var olmuş bir dünyada yaşıyoruz.

 

Sözcükler ve hitabet dinimiz açısından son derece önemli kavramlardır. Yaratıcımız bizimle sözcükler aracılığı ile iletişim kurmaktadır. Böyle bir dine sahipken dinimizin edebiyattan ayrı düşünülmesi pek de mümkün değil. Sadece kendi dinimiz açısından değil var olan tüm dinler açısından değerlendirdiğimizde her din kendini edebiyat ile ifade etme imkânı bulmuştur. Çok tanrılı dinlerin var olduğu zamanlarda da efsaneler ve mitolojiler sayesinde dinler yayılmış tek tanrılı dinlere geçildiğinde de dinin buyrukları yazılı ve sözlü metinler olarak inananlar arasında yayılmıştır.

 

Eğer yazılı veya sözlü olarak ifade etme gibi bir yeteneğimiz olmasaydı ya da edebiyat hiç var olmasaydı dinler inançlar hatta inanmamak denilen kavram bile bugün ortaya çıkamazdı. Edebiyatın bir ifade etme sanatı olduğunu düşünürsek ve bu yönüyle ele alırsak, edebiyat olmasaydı hiçbir topluluk da hiçbir oluşum kendini ifade edemezdi ve bu durumda toplulukların kendilerine yakınlıkduyar bulması da mümkün olmazdı.

Bireylerin düşünceleri duyguları etrafında gelişen ve genişleyen edebiyat, dinlerin yayılmasında aktif bir rol oynamıştır ve bu yüzden çok yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

“Dilimiz, kimliğimizdir.” ifadesinden ne anlıyorsunuz?

“Dilimiz, kimliğimizdir.” ifadesinden ne anlıyorsunuz? Siz bu düşünceye katılıyor musunuz? Düşüncelerinizi sınıfta paylaşınız.

 

Dilimiz kimliğimizdir ifadesinde bireylerin kullandıkları dilin onların kim oldukları hakkında bilgi verdiği gerek yaşayış, gerek karakter özelliklerini belirlediğini düşünüyorum. Dilimiz kimliğimizdir düşüncesine katılıyorum. Çünkü bireyler eğer dillerini tam manası ile bilmez ve kendi tarihinin köklerinin kültürünün kaynaklarının merak edip öğrenmez ise bir karakter değil tip olarak hayatına devam etmek zorunda kalır. Karakter romanlarda gördüğümüz gibi kendi kararlarını alabilen birey olabilmiş kişilerdir. Ancak romanlarda tiplerin tek bir özelliği vardır. Kendi kararlarını kendi alamazlar ve direktifler doğrultusunda hareket ederler.

 

Diline sahip çıkan dilini öğrenen ve dilini temsil edebilen her birey tam anlamıyla kimliğini de sahiplenmiş demektir. Diline sahip çıkmayan bir millet toprağını namusunu ve şerefini de koruyamayacaktır. Bugün sadece konuştuğumuz dil olarak baktığımızda bu çok sert bir tanım gibi görünebilir ama her milletin ataları vardır ve bizim atalarımızın da bizlere bu konuda öğütleri olmuştur. İlk yazılı metnimiz olan Orhun abidelerinden bu yana tüm hükümdar ve yöneticilerimiz Türk milletinin diline sahip çıkması dilini korunması konusunda uyarılarda ve öneriler de bulunmuştur. Çünkü bir milletin tam manası ile bir olması için diline hâkim ve sahip olması gerekmektedir. Türkçe’nin resmi dil ilan dil ilan edilişinin üzerinden tam 735 yıl geçti ve hala dimdik ayakta bir dil ile varlığımızı sürdürmekteyiz.

 

Bu konu üzerinde ki düşüncemi Atatürk’ün şu sözü ile özetlemek istiyorum:

Diline sahip çıkmayan Milletler yok olmaya mahkûmdur.  ‘ Mustafa Kemal Atatürk’

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasında neler etkili olmuş olabilir?

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasında neler etkili olmuş olabilir?

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasının arkasında siyasi kültürel ve medeni etkenler rol almaktadır. Örneğin; Türkler asırlar boyunca dünyada farklı coğrafyalarda hâkimiyet kurmuş ve ayakta kalmış bir millet olarak birçok alfabeye kullanmıştır. Bu yalnızca bizim değil tüm milletlerinde geçirdiği süreçlerdendir.

 

Bilinen 5 farklı alfabe ile kültür sanat ve edebiyatını icra eden Türk milleti ilk olarak Göktürk alfabesinin kullanmıştır. ( kendi alfabemiz ) Daha sonrasında Uygur alfabesinde geçen Türk milleti Uygurlardan sonra, Arap İslam alfabesi kullanmış ancak Arap alfabesini Türkçe ’ye uyarlayıp Osmanlıca adında yeni bir yazım dili ortaya çıkarmıştır. Türklerin kullandığı bir diğer alfabede Kiril/Soğdca alfabesi olarak bilinmektedir. Kiril alfabesinde kullanılmasın da siyasi etkenler rol almıştır.

 

Günümüzde kullanılmaya devam edilen ve 1925 yılından beri Türk milletleri tarafından kullanılan alfabe ise Latin alfabesidir. Alfabelerin seçiminde Türk diline uyumlu olup olmadığı kıssası göz önünde bulundurulur eğer dilimize uyumlu ise alfabeler alınır. Siyasi kültürel ekonomik ve birçok etkenin alfabeler üzerinde etkili olduğunu bilmek gerekir. Bazen coğrafya bile alfabenin üzerinde etkili olabilmektedir. Türkler göçebe bir toplumda yerleşik hayata geçmiş bir millettir. Göçebe olduğu dönemlerde ve yine fetihçi bir topluluk olmasından dolayı gittiği topraklarda kültür ve dil etkileşimleri olmuş ve dil her daim yenilenen canlanan bir olgu olarak hayatını sürdürmüştür.

Ne tür kitaplar okursunuz?

Dönüp bakıyorum kendime de dünyayı tanımayı ne kadar istiyorum diye düşünüyorum. Ya da kendimi geliştirmek için neler yapabiliyorum. Böyle düşündükçe bunun için çabalamak gerektiğini biliyorum. Sadece bu şekilde çaba sarf etmek te yetmeyecek gibi. Çünkü birazda şans olmasının gerekliliğine inanıyorum. Aslında işe kendimi geliştirerek başlamalıyım. Bunu tabi ki kitap okuyarak gerçekleştirebilirim. Okuyor muyum ? Evet. Peki daha mı fazla okumalıyım ? Oda evet. Şimdi en önemli soruya gelelim. Ne okumalıyım ? İşte bu konu biraz üzerinde yoğunlaşmam gereken bir konu. Çünkü her zaman insan ne okumak istediğine değil de ne okumaktan hoşlandığıyla ilgileniyor bence. Okumayı seviyorsa ki bu günümüzde kaybedilmiş bir yeti, okumaktan hoşlandığı şeylere yönelir kişi. Onu bilgilendirecek belki de fayda sağlayacak yazılar sıkıcı ise okunmuyor çoğu zaman. Burada yazarlara da iş düşüyor. Bilgi verirken de mutlu edilebilir insan. Sıkıcı bir şekilde sadece bilgi sunmak okurun dikkatini çekmiyor. Özellikle günümüzde okuma alışkanlığını kaybettiğimiz çok açık. Bu alışkanlığı geri kazanmamız gerekiyor. Bunu yazarlarımızın desteğiyle çözebilir miyiz o da muamma. Tek başına yetersiz kalır.

 

Kendi adıma esrarengiz çözümü zor konular olan, istihbaratla alakalı gizli servislerin çalışma şekillerini ilgilendiren kitapları okumayı seviyorum. Merakım beni o yöne çekiyor. Çözümsüz konuların adım adım nasıl çözüme kavuştuğunu öğrenmek heyecanlandırıyor beni. Bir de her devletin kendi istihbarat ağı kendi milletinin çıkarları için çalışıyor ve bu yüzden sık sık karşılıklı anlaşmazlıklar oluşuyor. Karşılıklı çatışmalar ve kavgaların heyecanı da cabası. Gönlüm tabi ki her zaman milletim adına çalışmalarını yürüten istihbarat servisimizden yana. Olaylara dışarıdan bakınca önceden uyarma hissi oluşuyor çoğu zaman. Müdahale etmek istiyorum. O kadar ki kaptırıyorum kendimi. Bu da benim mutluluğum. Bana fayda sağlıyor mu bilemem ama sıkılmadığım kesin.