Çevrenizde Bulunan Su Kaynaklarına Örnekler Veriniz

Su kaynakları insanlar için oldukça önemli olan unsurlar olarak görülmektedir. Çeşitli su kaynakları her şehir ya da her yöre üzerinde bulunmaktadır. Irmak, göl ve pınar gibi temiz su kaynakları kullanılabilir olması ile insanların ilgisini çekmektedir. Çevremizde gördüğümüz su kaynakları farklı farklı biçimlerde olabilmektedir.

Göl:

Çukur alanlarda biriken suların göl adlı kaynaklar ortaya konulabilmektedir. Göl sularının kullanılabilmesi adına göl ayağının bulunması gerekmektedir. Göl ayağı gölün bir çay ya da nehir tarafından beslendiği noktaya verilen addır.

Irmak:

Genellikle denize dökülen akışkan olan su kaynakları olarak adlandırılmaktadır. Kolları ile değişik kaynaklardan suların toplandığı noktalar olarak da görülmektedir. Bundan dolayı da insanların kullandığı suları içeren yeryüzü şekilleri olarak da bilinmektedir. Su kaynakları olmasının yanında aynı zamanda taşımacılık ve avcılık gibi faaliyetlerin de gerçekleştirilecek olan seviyede de yer almaktadır.

Irmaklar üzerinde yapılan taşımacılığın gerçekleştirilmesi için bu su kaynaklarının denge profiline ulaşmaları gerekmektedir. Ülkemizde denge profiline ulaşmış olan herhangi bir nehir ya da akarsu bulunmamaktadır.

Nehirler içerisinde balık avlama faaliyetleri de gerçekleştirilmektedir. Nehirler içerisinde yaşayan tatlı su balıkları insanlar için etkili bir besin maddesi olarak da görülebilmektedir. Nehirler içerisinde bulunan balıklarda bazı insanlar için ticaret amaçlı bazıları için ise hobi odaklı gerçekleştirilen bir faaliyet olarak da adından söz ettiren bir durumdur.

Aralarında Binlerce Kilometre Uzaklık Bulunan Kıtalarda Aynı Fosil Örneklerinin Bulunması Nasıl Açıklanabilir?

Dünya oluşumunda ilk olarak kıtalar birleşik ve tek bir kıta halinde bulunmakta idi. Paleozoik Zaman sonları ve Mezozoik zaman başlarında var olmuş olan Pangea kıtası bir süper kıta olup herhangi bir parçalanma olmaksızın tüm kara parçalarının birleşik olduğu bir kıtadır. Bu kıta içerisinde yaşamakta olan hayvanlar istedikleri bölgeye kolaylıkla gidebildikleri gibi istedikleri alanda bulunabilmekteydiler. Ancak doğa olayları ile birlikte Pangea’nın parçalara ayrılması ve her bir kıtanın zaman içesinde sürüklenerek başka bölgelere ayrılması ile içerisinde yaşayan canlılar ile bu yolculuğuna başlayarak başka bölgelere ulaşmıştır.

 

Zaman içerisinde oluşan kıtalar üzerinde kalan bitki ve hayvanlar bulundukları yeni bölgelerin iklim ve koşullarına uygun yaşamaya başlamış olup ayak uyduramayan canlı türleri fosilleşerek yok olmuş kalan hayvan ve bitki türleri ise o iklim koşullarına göre evrim geçirerek yaşamlarına nesillerce devam etmişlerdir. Aralarında binlerce kilometre uzaklık bulunmasına karşın kıtalar üzerinde aynı fosil örneklerinin bulunması ise kıta parçalanmaları sırasında süper kıta üzerinde yaşamakta olan aynı canlı türleri kıtaların parçalanması ile bölünmüş olup bu şekilde birbirlerinden çok uzak mesafelerde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu sebeple birbirinden uzakta bulunan fosil örneklerinin bir zamanlar tek bir kıta üzerinde yaşamış oldukları ve muhtemel olarak son süper kıta olarak adlandırılan Pangea’da yaşadıkları söylenebilir.

Antartika Kıtası’nda Bitki ve Hayvan Fosillerinin Bulunması Nasıl Açıklanabilir?

Dünya oluşumunda kıtalar ayrılmadan önce tek bir kara parçası bulunmakta idi. Bu kara parçasının adı ise Pangea’ydı. Dünyanın oluşumunda yer alan bu tek kara parçası bu şekilde bitki ve hayvanların yaşaması için uygun bir zemin oluşturmak adına uygundu. Zaman ile yeryüzü şekillerinin oluşması ile tek kıta halinde bulunmakta olan Pangea parçalara ayrılarak birden çok kıta haline gelmiştir. Bu kıtalar ise sürüklenerek farklı bölgelere dağılmıştır. Antartika Pangea’nın ilk zamanlarında canlı barınmasını sağlayacak ortamlara uygun olmasına karşın kıtaların ayrılması ile birlikte güney kutbuna sürüklenerek güney kutbunun en güneyine kadar zaman içerisinde ulaşmış olup burada buzullar ile kaplanmıştır.

 

Antartika Afrika ve Okyanusya bölgelerinin en güneyinde yer almakta olup içerisinde ülke bulunmayan tek kıtadır. Bunun sebebi ise canlı yaşamına elverişli olmamasıdır. Dünyanın en kurak yeri olarak bilinmekte olan Antartika kıtasının bazı yerlerine iki milyon yılı aşkın süredir yağmur yağmamıştır. Bu sebeple meydana gelen kuraklık bitki ve hayvan yaşamını olumsuz etkilemiş olup günümüzde bitki ve hayvan fosillerinin bulunması bu bölgenin dünyanın oluşumundaki ilk zamanında ana kara parçasının ayrılmadan önce hayvan ve bitki yaşamına elverişli topraklara sahip olduğunu ve bu kalıntıların o zamanlardan kalarak kıta ile sürüklendiğinin göstergesi olarak açıklanabilmektedir. Dünyada iklim değişiklikleri süregelmesi ile gelecek nesillerde tekrar doğa formu oluşabilmesi de söz konusu olabilir.

Akarsular, Türkiye’de yeryüzünü şekillendiren en önemli dış kuvvettir.

Akarsular, Türkiye’de yeryüzünü şekillendiren en önemli dış kuvvettir. Bu durumun nedenlerini araştırınız.

 

Dış Kuvvetlerin oluşturduğu yer şekilleri arasında yer alan akarsular havzası, debisi ve rejimi ile değişik yer şekillerinin oluşumunu sağlayabilmektedir. Türkiye’deki yeryüzü şekillerinin oluşumunda önemli bir yere sahiplerdir. Bunun sebebi ise ülkemizdeki Akarsuların özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, engebeli yer şekillerine sahip olması ve dağların kıyıya paralel olması sebebi ile akarsuların havzası dardır. Her mevsim yağış almadığından dolayı akarsuların rejimleri düzensizdir. Türkiye’de akarsular en fazla suyu ilkbahar mevsiminde taşımakta olup bunun sebebi ise kışın yağan kar ve buzların erimesi ile birlikte bahar ayında meydana gelen yağışlardır.

 

Türkiye’deki akarsular hidroelektrik üretimi için uygun alanlardır. Bunun sebebi ise derin ve eğimli vadilerde akmakta olmalarıdır. Yatak eğimlerinin fazla olması, rejimlerinin düzensiz olması ve ağızlarının alüvyollar ile dolmuş olmasından kaynaklı taşımacılığa uygun değillerdir. Genç yapılı arazi olduğu için denge profiline ulaşmamışlardır. Yatak eğiminin fazla olmasından kaynaklı hızlı bir akışa sahiplerdir. Yağış miktarına bağlı bir durum olarak genellikle az su taşırlar. Enerji üretimi, tarımda sulama ve içme suyu olarak kullanılmaktadırlar. Dağların uzantısı sebebi ile doğu batı uzanımlı olarak karşılaşılmaktadır. Türkiye’de düzensiz rejime sahip olan Akarsuların debilerinin bir anda yükselip alçalmasından kaynaklı olarak genellikle aşındırma ve alüvyol taşınmasından kaynaklı olarak biriktirme ile yeryüzü şekilleri oluşumu gözlemlenmektedir.

Din ve felsefe arasında ilişki kurulabilir mi?

Din de felsefe de, aslında eski zamanlarda birbirinden ayrı iki disiplin değildiler. Din de felsefe de yaşadığımzı dünyayı ve yaşadığımız dünya içerisinde var olan bizi anlamlandırma tarzları ve düşünce stilleriydi. Bundan dolayı din de felsefe de son derece sorgulayan ve yeni bir şeyler kurmaya çalışan yapı bozumcu disiplinlerdi. Fakat belli bir dönem sonra din daha kurumsal bir hale gelmiş ve buyuran bazı yetkililer tarafından kuşatılmaya başlanmıştır. Örneğin ibadethaneler, ya da din üzerine kurulan, dini yaşatmak üzere bayraklarını taşıyan ülkeler dini düşüncelerin sahipleri haline gelmişlerdir. Dolayısıyla din sürekli sorgulayan bir anlamlandırma sistemi olmaktansa kural koyucu bir sistem haline gelmiştir bir noktada. Yine de din, aslında bir felsefe disiplinidir. Felsefi bir kendini bulma disiplinidir. Hatta din felsefesine varoluşçu felsefe adını vermek bile abartılı bir eylem sayılmaz. Bu özellikleri ile din felsefesi okunmaya ve araştırılmaya değer önemli bir disiplin olarak kabul edilmelidir.

Felsefenin ortaya çıkmasından bugüne problemlerinin hâlâ tartışılıyor olmasının nedenleri neler olabilir?

Felsefe, hiçbir zaman kümülatif bir düşünce disiplini olmamıştır ve hiçbir zaman böyle bir disiplin olduğunu iddia da etmemiştir. Tersine, felsefe, her isteyen kişinin tamamen baştan yıkarak yeniden kurabileceği yapılar üzerinde kendini var eder. Sürekli yıkılıp tekrar yapılandırılan bir düşünce sisteminin ise temel yapı taşları o yapıların kendisi değil o yapıların oluşturulma biçimidir. Örneğin şüpheciliktir, örneğin sorgulayıştır. Felsefenin ortaya çıkış sürecinde asıl önemli olan şey hiçbir zaman hangi filozofun ne dediği olmamıştır, bir filozof ne kadar ünlü olursa olsun ya da ne kadar önemli teoriler ortaya çıkarmış olursa olsun onun cevapladığı soruların aynısını yeni gelen filozofların yeniden cevaplayacaktır. Bundan dolayı da felsefe biriktiren bir düşünme biçimi değildir asla. Yapı bozumcudur. Kural yıkıcıdır. Hatta belki de daha fazlasıdır. Bu yüzden felsefe hiçbir zaman kesin yargılara varılamayacak ve kesin sonuçlar sunulamayacak soruları yeniden ve yeniden sormaya devam eder. Asıl amaç bu soruları sormaktır.

MS 2-MS 15. yüzyıl tarihsel dönemini düşündüğünüzde aklınıza neler gelebilir?

Soruda sıralanan tarihler din felselerinin ortaya çıkışı kapsamında değerlendirilebilir. Özellikle Hiristiyan dini felsefesi ve İslam dini felsefesi bu tarihler arasında ortaya çıkmış olan felsefelerdir. Bu felsefe öçeşitleri bu dönem içerisinde Tanrı ve dinlerle ilgili ilişkilerin güçlendiğine ve insanların bu kavramlar aracılığı ile dünyayı kavramaya çalıştığına dair önemli ipuçları olarak nitelendirilebilirler. İnsanlar bu dönemler içerisinde aynı zamanda dini kurumlar ile de yakındı ve bu kurumlar aracılığı ile de dünyayı anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Bu tarihler arasında ayrıca birbirinden farklı din felsefeleri ortaya çıktığından dolayı dinler arasındaki temel farklılıkların neler olduğu ortaya çıkmıtşır. Farklı dini kurumlar örneğin kilise ya da cami gibi kurumlar nasıl bir politika ve felsefe izlemeleri gerektiğine yavaş yavaş karar vermişlerdir. Bu kapsamda bu dönemin düşünürleri, bu dönemin felsefi izlencesi son derece özeldir ve bundan sonraki dönemi de çok yakından ilişki içerisine girerek etkiler. MS 2-MS 15. Yüzyıl tarihsel açıdan kritiktir.

Eski Türk metinlerinde geçen hikmet görüşleriyle Antik Yunan filozoflarının felsefe görüşleri arasında benzerlik var mıdır? Açıklayınız.

Eski Türklerin hikmet görüşlerinde var olanın tasavvufi bir şekilde dünyanın her yerinde tezahür ettiği fikri vardı. Yani Tanrı tek ya da biricik bir nesne değildi, Tanrı yeryüzüydü, Tanrı evrendi, Tanrı var olan her şeyin içerisindeki biricik ana parça ve nüve idi. Bir çiçeğe baktığınızda da Tanrı’yı görürdünüz, aşık olduğunuz kadına ya da erkeğe baktığınızda da Tanrı’yı görürdünüz. Bundan dolayı Tanrı’yı gökte ya da uhrevi noktalarda aramaya hiç mi hiç gerek yoktu. Tanrı var olan her şeyin içerisinde aktif olarak vardı ve buradaydı. Antik Yunan filozoflarının felsefe görüşleri ise birbirinden ayrılırdı. Örneğin platon Tanrı’nın tek ve biricik olduğunu söylerken bir idealler evreninden bahsederdi .Tanrı o idealar evreninin yaratıcısı olarak kutsal ve yüce idi. Maddeye kesinlikle bürünmemiş olduğu düşünülen Tanrı son derece soyuttu. Bundan dolayı aslında temelde Eski Türk metinlerinde geçen hikmet fikir ile Antik Yunan Düşünceleri arasında benzerlik vardır fakat bunların bağlamları farklıdır.

Sokrates’in görüşünden hareketle trafikte araç kullanan kişinin kırmızı ışıkta geçip birilerinin yaralanmasına sebep olması örnek olayını bilgi-erdem ilişkisi açısından değerlendiriniz.

Sokrates’in görüşüne göre bilgili insan erdemli insandır. Herhangi bir kişi bilgisiz ya da vahil bir kişi ise ancak o zaman kötü bir insan ya da erdemsiz bir insan olabilir. Bundan dolayı iyi ve güzel dünyanın oluşmasının tek koşulu insanların yaşam ve yaşamın işleyişi hakkında sonsuz bilgiye doğru gitmelerini sağlamaktır. Sokrates, her zaman için şunu söyler: bir kötülük yapan insan ya da hareketlerinde erdemsizlik gösteren insan, kuşkusuz ki kötülüğün sonuçları ya da kötülüğün manası hakkında yeterince bilgisi olmayan cahil insandır. Eğer bilseydi, asla yapmazdı. Dolayısıyla insanın masum ve iyi olarak doğduğuna inanır. Kısacası eğer trafikte araç kullanan kişi kırmızı ışıkta geçmesinin birilerini yaralamasına sebep olacağını bilseydi, fakat bunu teoride değil, gerçekten pratikte böyle olacağını, bu teorik düşüncenin yüz yüz şekilde gerçekleşeceğini bilseydi, asla o kırmızı ışıktan geçmezdir. Bu düşünceden de çıkarsayabileceğimiz gibi, kötülük ya da erdemsizlik cahilliktir.

Başkası için yaptığımız bir işi kendi işimiz gibi yapmak neden önemlidir?

Ünlü söz ne der? Tam da şöyle: ‘’Bu dünyada yaptıklarımız, sonsuzlukta yankılanır.’’ Bir işiy a da eylemi yapma sebebimiz her ne olursa olsun, o iş ya da eylem bizim tarafımızdan yapıldığından dolayı artık bizim eylemimiz, bizim işimiz, ve daha da ileri gidildiğinde ‘’biz’’ haline gelmiştir. Bundan dolayı bu dünya içerisinde attığımız her adım, söylediğimiz her söz, ağzımızdan çıkan her hece bu dünyada bizi temsil eden biricik oluşumlardır. Bundan dolayı bir işi yaparken düşünmemiz gereken ilk şey kesinlikle bu işi neden yaptığımız değildir. Daha doğrusu, bir işe verdiğimiz önem o işi neden yaptığımız üzerinden şekillenemez. İşlere verdiğimiz önem öncelikle kendi karakter ve emeğimize verdiğimiz önemdir. Dolayısıyla başkası için yaptığımız iş de aslında kendimiz için, kendimizi temsilen ya da kendimize gönderme yaparak yaptığımız iş olabilir ancak. Bundan dolayı da kendimize saygımız olduğu ölçüde yaptığımız işe de saygımız olması gerekmektedir.