Ne edebiyat felsefe ne de felsefe edebiyattır sözünü yorumlayınız.

“Ne edebiyat felsefe ne de felsefe edebiyattır.”

 

Edebiyat ve felsefe içerik bakımından birbirinden çok farklı bilim dallarıdır. Edebiyatın felsefesi yapılır, felsefenin edebiyatı yapılır ama ne edebiyat felsefedir felsefe edebiyattır. Felsefe Yunanca kökenli peşinden koşmak aramak anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir. Bilge ve bilgelik anlamına gelen Sophia eki getirilerek sevginin bilgisini aramak anlamında bir bilim dalı ortaya çıkmıştır.

 

Felsefe doğru soruyu sormaya çalışırken birçok soru seçeneğini değerlendirir ve aslında felsefede verilen cevapların pek bir önemi yoktur mühim olan doğru soruyu sormaktır.

 

Edebiyat ise insanların konuşarak, yazarak, söyleyerek meydana getirdikleri sanat dalının incelemek irdelemek ve anlamak adına ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Edebiyatta ise felsefenin tam tersi soruların değil cevapların önemi vardır. Edebiyat kesin doğru aramaz. Edebiyat doğruya en yakın olanı arar kişilerin doğrusunu toplumların doğrusunu milletlerin doğrusunu arar ancak hiçbir soruya edebiyatta net cevap alamazsınız.

 

Felsefede ise netlik kazanan kuramlar mevcuttur. Bu yüzden ne edebiyat felsefe nedir felsefe edebiyattır ikisi beraber farklı bir bilim ortaya çıkartabilir ama her birine ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Bilimlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalarının bilimlerin gelişmesine nasıl bir katkı sağlar?

Bilimlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalarının bilimlerin gelişmesine nasıl bir katkı sağladığını sözlü olarak ifade ediniz.

 

Bilim, çok kapsamlı bilgilerin derlendiği toparlandığı ve keşfedildiği bir alandır. Doğada var olan her şey keşfedilmeye muhtaç olduğundan insanın merakı ile birlikte birçok bilim dalı ortaya çıkmıştır. Bilim insanları kavramların rahat anlaşılması ve her şeyin birbirine girmemesi amacıyla bilimleri sınıflandırma yöntemleri türetmeye çalışmışlardır.

 

En temelden bakacak olursak görürüz ki, Aristo felsefe temelli bir bilim sınıflandırması ile bilim sınıflandırmasının ilkini gerçekleştirmiş. Aristo’nun bilim sınıflandırmasında 3 ana etken vardır. Bu üç ana etken teorik bilimler pratik bilimler ve poetik yani şiir olarak karşımıza çıkar. Aristo’nun sınıflandırmasını daha sonra Stoacılar da bilimi sınıflandırmış yine 3 maddede fizik etik ve mantık olarak kategorilendirmeye tabi tutmuştur. Gelinen son noktada bilimler; merkezi bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimleri adı altında yine üç ana noktaya ayrılmış ancak kendi aralarında farklı dallara bölünmüştür.

 

Bilimler birbirleri ile işbirliği yapmadan üreyemez ve gelişemezler. Bu iddianın cevabını ise içerisinde matematik, fizik, tarih, psikoloji, coğrafya gibi bilimlerin bulunduğu bir bilim sınıflandırmasını felsefe ile uğraşan Aristo’nun gerçekleştirilmiş olmasını göstererek verebiliriz. Bilimler ihtiyacı cevaben doğmuştur. İnsan dünya üzerindeki hayatını sürdürmeye devam ettiği müddetçe bilimlerde birbirleri ile beslenmeye gelişmeye ve devam etmeye mecburdurlar. Örneğin; edebiyatta matematiğin işi olmaz düşüncesi deneysel şiir ile yıkılmıştır.

 

Matematik olmasaydı Yavuz Sultan Selim o çok meşhur şiirini nasıl yazardı bir düşünsenize? Ya da tarihi olmasaydı Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı yazabilir miydi?

Felsefe yapmak veya edebiyat yapmak deyimlerini günlük hayatta niçin kullanırız?

“Felsefe yapmak” ve “edebiyat yapmak” deyimlerini günlük hayatta ne için kullanırız? Düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Felsefe ve edebiyat yapmak terimleri günlük hayat içerisinde boş konuşan, lafı uzatan, ağdalı kelimeler tercih eden insanları tanımlamak için kullanılan edebiyata ve felsefeye aşağılayıcı bir tavır takınan terimlerdir.

 

İnsanlar neden bu şekilde davranır?

İnsanın bilmediğini ve anlamadığını ötekileştirme çabası var olduğu ilk andan bu yana içinde bulunmuştur. Eğer karşımızdaki biri bilgi ve tecrübe olarak bizden daha üstün konumdaysa biz onu anlamıyorsak karşı tarafa karşı izlediğimiz tutum ötekileştirişi sürekli edebiyat yapan felsefe yapan biri ve hatta boş konuşan demek olacaktır. Söylediğinden de bir şey anlaşılmayan insan olarak tanımlar ve ona karşı bir önyargı oluştururuz. Bir kişiye karşı felsefe yapıyorsun edebiyat parçalama gibi söylemleriniz var ise o kişinin söylediklerini anlamıyor olmanın sizde bir karmaşa yarattığını düşünebilirsiniz. Edebiyat ve felsefeyi anlaşılmaz sözler olarak tanımlamak cehaletten bir adım ötede bir durum değildir. İnsanın madde ve manadan oluştuğunu bilen mürekkep yalamış her insan felsefe ve edebiyatın ruhun şekillenmesinde insanın gerçek manada insan olmasına yardım etmesindeki yadsınamaz katkısını bilir.

 

Elbette boş konuşan insanlar içinde edebiyat yapma terimleri kullanılmakta. Şiirin, şarkının, sanatın boş olduğunu düşünen insanların bu söylemleri de yine sanat üzerine bir bilgisizlik göstergesidir. İnsanlar bilmedikleri şeyden korkar ve uzaklaşırlar. Özellikle bilmedikleri olgular bir insan tarafından sunulduğunda kendilerine bu bilgi karşısında aşağılanmış ve küçük düşürülmüş hissedebilir mi kendilerine bir koruma kalkanı oluşturabilirler. Bir belki de o yüzdendir konuşan insanları Hatta mantıklı konuşan insanları sevmememiz.

Borsa Üzerine Bir Maymun Hikayesi

Borsada manipülasyonu anlatan, küçük yatırımcının nasıl kandırıldığını anlatan yüksek rakamlara satma hayali, kolay yoldan nasıl ara kazanırım hayali kuranlar için ibret alınması gereken bir hikayedir. Borsa ve maymun hikayesi başlıyor…

 

“Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10 dolardan maymun alacağını söylemiş. Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar.

 

Adam, binlerce maymunu 10 dolardan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış, yakalanması zorlaşmış. Köylüler tam maymun yakalamaktan vazgeçecekken, adam, tanesine 20 dolar vereceğini söylemiş. Tekrar heveslenen köylüler heyecanla maymunları yakalamaya başlamışlar.

 

Bir süre sonra da fiyatı 25 dolara çıkarmış; ancak bırak yakalamayı, ormanda maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış. Bunun üzerine adam fiyatı 50 dolara çıkardığını; ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş. O yokken yardımcısı, köylülere demiş ki; şu büyük kafesteki maymunlar var ya, ben onların tamamını size tanesi 35 dolardan satayım, siz de esas adam gelince ona 50 dolardan satarsınız.

 

Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar. Sonra ne mi olmuş? 35 dolara alıp 50 dolara satma hayali kuran köylülerden ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış.”

Osmanlı’da Şehir Halkının Bir Araya Gelmesine Vesile Olan Etkinlikler Nelerdir?

Osmanlı’da Şehir Halkının Bir Araya Gelmesine Vesile Olan Etkinlikler Nelerdir?

 

Düzenlenen etkinlikler, toplumun sosyo- kültürel hayatında önemli olayları ve günleri kutlamak ve anmak için hazırlıkların yapıldığı ve kutlandığı toplantılardır. Bu etkinlikler; siyasi, sanat ve kültür açısından oldukça önemlidir. Aynı zamanda bu etkinlikler devletlerin sosyal ve kültürel yapılarını ortaya koymaktadır. Bu etkinlikler devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik yapıları ile kudretleri doğrultusunda düzenlenmektedir. Tüm devletlerde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde hem içerik hem şekilde bakımdan önemli olan etkinlikler düzenlenmektedir. Bunlar:

 

  • Cülus Töreni: Osmanlı’da tahta yeni çıkacak olan şehzadenin, padişah olacağının ilan edildiği törenlerdir. Osmanlı döneminde bu tören oldukça önemlidir. Tüm prosedür tam olarak yerine getirilerek yapılan bu törende sıralama cülus töreni, kılıç alayı ve türbe ziyaretleridir. Cülus bahşişi askerlere tek bir seferde, ya da maaşlarını arttırmak sureti ile verilen paradır.

 

  • Cenaze Töreni: Ölen padişahı son yolculuğuna uğurlamak için halkın toplanmasıdır. Bu tören, halkın kendi içinde de düzenlenmektedir. Cenaze töreni Müslüman ülkelerde uygulanan bir törendir.

 

  • Kılış Kuşanma Töreni: Osmanlı padişahlarının tahta çıkmalarının ardından birkaç gün içinde yapılan törendir.

 

  • Sefere Çıkış Merasimi: Padişahların sefere çıkarken ve seferden döndüklerinde düzenlenen görkemli merasimlerdir.

 

  • Bayram Töreni: Osmanlı Devleti’nde dini bayramlar, dini önemin yanında Osmanlı hanedanının ihtişamının ortaya çıktığı törenlerdir. Osmanlı Devleti’nde cülus töreninden sonra en önemli merasim Kurban Bayramı ve Ramazan Bayramı’dır.

 

  • Sünnet Törenleri: Özellikler durumu iyi olan ailelerin düzenlediği ihtişamlı törenlerdir. Bu tören saray hanedanında gösterişli bir şekilde düzenlenmektedir.

Osmanlı Devleti’nde Kılık Kıyafet Kültürünün Oluşmasında Etkili Olan Unsurlar Nelerdir?

Osmanlı Devleti’nde Kılık Kıyafet Kültürünün Oluşmasında Etkili Olan Unsurlar Nelerdir?

 

Osmanlı Devlet’inde her millette olduğu kendine özgü kıyafetleri vardır. Bu kıyafetler insanların maddi durumuna göre değişiklik göstermektedir. Kumaşın rengi, kumaş kalitesi ve kumaş özelliği tabakaya farklılık göstermektedir. Saray içinde yaşayan yüksek tebadaki insanların kıyafetlerinin kumaşları daha kalitelidir. Tabi ki her ülkede olduğu gibi Osmanlı Devlet’inde kıyafet kültürü farklı etkenler doğrultusunda değişime uğramıştır. Bunlar:

 

  • Din unsuru; İslam dinine göre beyaz giyinmek iyi sayılmaktadır. Bunun yanında yeşil ve mavi gibi renklerin daha iyi olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle kıyafet tercihinde etkendir.
  • Fethedilen topraklar; Osmanlı Devleti sınırları geniş bir ülkedir. Haliyle fethedilen yerler ile kültür alışverişi yapılmaktadır. Yemek kültürü olsun, kıyafet özellikleri olsun, edebi hayat olsun devletlerin etkilendiği konular arasındadır.
  • Gayrimüslimler; bu da fethedilen yerlerdeki özelliğe benzemektedir. Osmanlı Devleti içinde yaşayan gayrimüslim insanlar yerli halkı etkilemektedir.
  • Statü farkı; yönetimde bulunan insanlar ile halkın kıyafetleri farklıdır. Aynı zamanda saray içinde yaşayan ve çalışan insanların yaptığı işe göre farklı kıyafetleri bulunmaktadır. Örneğin askerlerin kıyafetleri ile, sadrazamların kıyafetleri farklıdır.
  • Kıyafet kültürünü etkileyen diğer bir unsur zamandır. Değişen zamanla birçok şeyde olduğu gibi insanların kıyafetleri de değişmektedir.

 

Anadolu’daki ilk giyimin tarihinin M.Ö. 7000 yıllarına dayandığı bilinmektedir. Kıyafet kültürü kavimlerin etkisi ile gelişmiştir. Osmanlı Dönemi’nin başlarında askerler ve memurların dışında herkes istediği şekilde giyinmektedir. Askerlerin rütbeleri giydikleri kıyafet ve taktıkları cübbeden anlaşılmaktadır.

Osmanlıların Anadolu’daki Rum Köylerini Fethinden Sonra Buradaki İnsanların Yaşamında Ne Gibi Değişimler Görülmüştür?

Osmanlıların Anadolu’daki Rum Köylerini Fethinden Sonra Buradaki İnsanların Yaşamında Ne Gibi Değişimler Görülmüştür?

 

Osmanlı döneminde, Rumlar genellikle deniz kenarlarında yaşamaları ile dikkat çekmektedir. Tüm düzenleri bu doğrultuda oluşturulmuştur. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinin ardından Rumlar haliyle Osmanlı Devleti himayesi altına girmiştir. O dönemde İstanbul ve çevresinde yaşayan Rum sayısı oldukça fazladır. Yapılan savaşla alınan İstanbul, Rumların hayatlarının değişmesine etken görülmektedir. Bu dönemden sonra Osmanlı Devleti içinde yaşayan Rumların büyük bir kısmı deniz kenarlarına yerleştirilmiştir. Osmanlı Devleti, farklı din mensuplarında olduğu gibi Rum halkına da hoşgörü ve anlayışla yaklaşmıştır. Dini, sosyal ve iktisadi hayatta zorlama olmaksızın, refah ve huzur içinde yaşamaları sağlanmıştır.

 

İstanbul’un fethinden önce Rumları rahatsız eden devletler vardı. Bunlar Batıda Katolik dünya ve Doğuda İslam dünyasıdır. Sıkışmış durumda olan bu insanların hayatları her alanda zorlaşmaya başlamıştır. Ağır vergiler altında ezilen Bizans içinde yaşayan Rumlar bu duruma tepki göstermiyordur. Aynı zamanda Türklerin ilerlemesine karşı çıkmıyordu. Bunun nedeni  Rumların, Türk yönetimine girmesi daha eskiye dayanmasıdır. 11. yüzyılda Türklerin Anadolu’ya girmesi ile Rumların tarihi haliyle Türklerle ilişki içerisindedir. Türklerin din ve siyasi hayatta Rumları özgür kılması ve rahat yaşamaları Türklerden taraf olmalarına etken gösterilmektedir.

 

Rumların Türklerin himayesi altında sürdükleri hayatta, ödedikleri cizye vergileri, çocukların devşirme usulü alınmaları ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmelerine rağmen Osmanlı Hakimiyetinde rahat yaşadıkları görülmektedir. Çünkü diğer devletlere göre; din ve ticaret alanında serbest yaşıyorlardı. Verdikleri vergiler daha hafifti. Zaman geçtikçe sistem oturdukça bu sistemde değişmeye başlamış ve Rum halkı da daha refah bir hayata kavuşmuştur.

Osmanlıda Millet Sözü Neyi İfade Eder?

Osmanlı’da Millet Sözü Neyi İfade Eder?

 

Millet sistemi aslında Osmanlıda toplumsal bir sistemdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda milletler din usulüne göre ayrılmışlardır. Ayrılan dinler, Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyan ve bunların alt mezhepleridir. Bu sistem ile insanlara özgürce dinini yaşama şansı verilmekteydi. Din ve vicdan hürriyeti sonuna kadar tanınmaktaydı. Bu sistem milliyetçilik sistemine kadar tüm düzeni sağlamaya yeten bir sistemdir. Millet sisteminin işlevinin kaybolduğu son yıllarda yerini Osmanlıcılık ve İslamcılığa bırakmıştır. Bu sistemler aslında toplumu bütünleştirmek amacıyla ortaya çıkmıştır.

 

Osmanlıda millet sistemi, ortaçağ yönetim geleneklerine uygun olarak din/ mezhep ayrışması temeline dayanan bir sistemdir. Bu sistem Fatih Sultan Mehmet döneminde net olarak ortaya koyulmuştur. Tanzimat döneminde modernize edilmek istenen bir sistemdir. Osmanlı döneminde farklı milletlere ait farklı dinler ve görüşler, hoşgörü ile karşılanmıştır. Bu düşünce sistemi doğrultusunda Osmanlı topraklarında insanlara özgürce yaşama şansı tanınmıştır. Aslında bir imparatorluğun bu kadar uzun bir süre dimdik ayakta kalmasını sağlayan, bu sistemlerin doğru bir şekilde yürütülmesidir. Baktığımızda Osmanlı Devleti içinde yaşayan toplumların karma olduğu görülmektedir. Her dinden her mezhepten insanın rahat ve huzur içinde yaşadığı bir ortam olan Osmanlı Devleti bu düzeni sağlamış durumdadır.

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu kadar düzenli bir sistem ile yönetilen toplumun aksine, batılı ülkelerde daha farklı bir sistem vardır. O dönemde batılı devletler bu kadar ince ve hassas noktaları keşfedememişti. Farklı dinden olan insanları dışlama yada hor görme tutumları dikkat çekmektedir.

Vakıflar Toplumun Birlik ve Beraberliğine Ne Gibi Katkılar Sağlamış Olabilir?

Vakıflar Toplumun Birlik ve Beraberliğine Ne Gibi Katkılar Sağlamış Olabilir?

 

Osmanlı Devletinde vakıflar gerek yardımlaşma amaçlı gerekse birlik ve beraberliği güçlendirmek amaçlı kurulmaktaydı. Osmanlı Devletinde vakıf işini genellikle hanım sultanlar üstlenmekteydi. Kadınlar toplumun sosyalleşmesi açısında büyük önem taşıyordu. Bu vakıfların kuruluş amacı, insani değerlerin geliştirilmesi ve yüceltilmesi, insanlığın geliştirilmesi, hizmet alanlarının geliştirilmesi yolu ile daha fazla kişiye hizmet verilmesidir. Kurulan vakıflar, eğitim, ulaşım, hukuk ve hizmet alanlarında hizmet vermekteydi.

 

Baktığımızda kurulan vakıfların hizmet alanları genişledikçe daha çok insanın bir araya geldiğini görmekteyiz. Bunun sonucunda insanların birlik ve beraberliğinin geniş kitleleri kapsadığı görülmektedir. Kurulan vakıflar, imkanı olmayan kimseleri tespit edip gerekli yardımı yapmaktaydı. Eğitim almak isteyen kişilere kolay eğitim imkanı sunmaktaydı. Yapılan vakıf işleri tamamen gönüllü olup, karşı taraf ile çıkar ilişkisi bulunmamaktaydı. Böylece güven içinde birbirine destek olarak yaşayan bir toplumun ortaya çıkması sağlanmaktaydı. Osmanlı Devletinde vakıfların sağladığı yararlar:

 

  • Eğitim gelişmesine katkı sağlamıştır.
  • Sağlık hizmetinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
  • Kültürel hizmetlerin gelişmesine katkı sağlamıştır.
  • İnsanların birbirleri ile yardımlaşmasını sağlamıştır.
  • Ulaşım hizmetlerinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
  • Toplumun büyük ölçüde birlik ve beraberlik içinde olmasına katkı sağlamıştır.
  • Halkın sosyal refahının, ekonomik refahının oluşmasına katkı sağlamıştır.
  • İnsanı yardımların oluşması ve artmasına katkı sağlamıştır.
  • Birçok alanın (dini, iktisadi, siyasi) gelişmesine katkı sağlamıştır.

Loncaların kurmuş olduğu sandıkların faydaları nelerdir?

Loncaların kurmuş olduğu sandıkların faydaları nelerdir?

 

Faydaları şu şekilde sıralayabiliriz:

 

  • Lonca teşkilatının en önde gelen görevlerinden biri sadece üyelerini değil ailelerini de koruma altına alarak toplum içinde sosyal güvenliği sağlamaktır.
  • Esnaf her ihtiyacı için uğraşmadan, başka kişilere yönelmeden önce loncaya başvurur.
  • Her loncanın orta ya da teavün denilen dayanışma sandığı vardır bu sandıklar günümüzdeki gerçek bir banka gibi zengindir.
  • Bu sandıklar savaşta hükümete dahi nakdi yardım yapabilir.
  • Ordunun ve devletin ihtiyacı olduğunda asker ve gemi donatabilir.
  • Devletin eksik kaldığı alanlarda hayır işleri yapar.
  • Yaşlılık nedeniyle iş yapamayan ve muhtaç duruma düşen esnafa destek olur.
  • Tedavisi olmayan hastalığa yakalanmış olan üyelerine yardım ederdi.
  • Sakatlanıp iş göremez duruma gelenlere lonca yardım eder ve hayatlarının idamesi üye aidatlarından oluşmuş olan sandıktan karşılanırdı.
  • Lonca üyelerinin ölüm ve doğum masraflarını karşılar.
  • Esnaf işini büyütmek isterse, yeni bir alet ya da dükkan alarak faaliyet alanını değiştirecekse bunu karşılardı.
  • Esnafa uygun şartlarda kredi temin ederek ödeme zorluklarını ortadan kaldırırdı.
  • Lonca üyeleri için sandık dışında birine borçlanmak ayıp ve yasaktı bu şekilde esnafın işlerinin başkasının kontrolüne geçmesine neden olabilecek tefecilerin insafına bırakılması engellenmiş oldu.
  • Ölen esnafın ailesi, çocuğu hayatta ise onlara bakmak çocukları yetiştirmek ve işe yerleştirmek loncanın vazifesidir.
  • Sandıklar birbirlerine de ihtiyaç halinde yardım ederek bağış ve hibe yapabilir.
  • Özel günler ve şenliklerde şehrin devlet adına en güzel uygun şekilde donatılması ile meşgul olurlardı.