Dini içerikli bir edebi metin yazmak isteseniz hangi edebi türü tercih edersiniz? Niçin?

Dinî içerikli bir edebî metin yazmak isteseniz hangi edebî türü tercih edersiniz? Niçin?

 

Dini içerikli bir edebi metin yazmak istediğimde Öncelikle daha önce yazılmış edebi metin türlerini incelerim. Bu konuda fikir sahibi olduktan sonra ne yazmak istediğime karar verebileceğimi düşünüyorum. Örneğin Divan edebiyatına baktığımızda dini metin olarak tefsirler, hadisler, fıkıhlar, tasavvuflar, Mesnevi şerhleri, fütüvvet nameler olduğunu görürüm.

 

İslam tarihini anlatan: siyer. Kısas’ı Enbiya, Maktel’i Hüseyin ve menkıbevi tarih kitaplarını incelerim. Divan edebiyatında dini metin türleri olduğu gibi halk edebiyatında da birçok dini metin türü bulunmaktadır. Divan Edebiyatı kalıplarıyla yazmaya karar verirsem buradaki türleri inceleyip yola çıkmam gerekir. Ama ben halk edebiyatı türlerinden birini seçip dini bir eser yazmak isterim. Halk edebiyatında ise dini ve tasavvufi şiir türleri şöyle sıralanmaktadır.

 

Dini içerikli bir metin yazmaya karar verdiğimde halk edebiyatı türlerinden biri olan ilahi türünde bir metin yazmak isterdim.

İlahi Nazım şeklinin hece ile yazılıyor olması 7 ya da 8 lik hece ölçüsüyle yazılıyor olması bu türü tercih etmemde ki sebeplerden biridir. İlahiler bestelenebilme şansına da sahip oldukları için ilahi türünde bir metin yazmayı daha çok isterim. İlahi kelime anlamı ile Allah’a mahsus ve Allah’a ait olan anlamlarına geldiğinden Allah’a olan sevgimi bu tür ile ifade edebileceğimi düşünüyorum.

Din ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz?

Din ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

 

Dini ile edebiyatın ilişkisini değerlendirecek olursak ilk önce kutsal kitabımız Kur’an’ı Kerim’e bakmamız gerekir. Yüzyıllardır dünya üzerinde yazılmış en iyi edebi eser kabul edilen Kuran-ı Kerim bu konudaki tüm soruları cevaplamak için yeterli olacaktır. İnancımıza göre yaratıcının tek bir kelimesi ile var olmuş bir dünyada yaşıyoruz.

 

Sözcükler ve hitabet dinimiz açısından son derece önemli kavramlardır. Yaratıcımız bizimle sözcükler aracılığı ile iletişim kurmaktadır. Böyle bir dine sahipken dinimizin edebiyattan ayrı düşünülmesi pek de mümkün değil. Sadece kendi dinimiz açısından değil var olan tüm dinler açısından değerlendirdiğimizde her din kendini edebiyat ile ifade etme imkânı bulmuştur. Çok tanrılı dinlerin var olduğu zamanlarda da efsaneler ve mitolojiler sayesinde dinler yayılmış tek tanrılı dinlere geçildiğinde de dinin buyrukları yazılı ve sözlü metinler olarak inananlar arasında yayılmıştır.

 

Eğer yazılı veya sözlü olarak ifade etme gibi bir yeteneğimiz olmasaydı ya da edebiyat hiç var olmasaydı dinler inançlar hatta inanmamak denilen kavram bile bugün ortaya çıkamazdı. Edebiyatın bir ifade etme sanatı olduğunu düşünürsek ve bu yönüyle ele alırsak, edebiyat olmasaydı hiçbir topluluk da hiçbir oluşum kendini ifade edemezdi ve bu durumda toplulukların kendilerine yakınlıkduyar bulması da mümkün olmazdı.

Bireylerin düşünceleri duyguları etrafında gelişen ve genişleyen edebiyat, dinlerin yayılmasında aktif bir rol oynamıştır ve bu yüzden çok yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

“Dilimiz, kimliğimizdir.” ifadesinden ne anlıyorsunuz?

“Dilimiz, kimliğimizdir.” ifadesinden ne anlıyorsunuz? Siz bu düşünceye katılıyor musunuz? Düşüncelerinizi sınıfta paylaşınız.

 

Dilimiz kimliğimizdir ifadesinde bireylerin kullandıkları dilin onların kim oldukları hakkında bilgi verdiği gerek yaşayış, gerek karakter özelliklerini belirlediğini düşünüyorum. Dilimiz kimliğimizdir düşüncesine katılıyorum. Çünkü bireyler eğer dillerini tam manası ile bilmez ve kendi tarihinin köklerinin kültürünün kaynaklarının merak edip öğrenmez ise bir karakter değil tip olarak hayatına devam etmek zorunda kalır. Karakter romanlarda gördüğümüz gibi kendi kararlarını alabilen birey olabilmiş kişilerdir. Ancak romanlarda tiplerin tek bir özelliği vardır. Kendi kararlarını kendi alamazlar ve direktifler doğrultusunda hareket ederler.

 

Diline sahip çıkan dilini öğrenen ve dilini temsil edebilen her birey tam anlamıyla kimliğini de sahiplenmiş demektir. Diline sahip çıkmayan bir millet toprağını namusunu ve şerefini de koruyamayacaktır. Bugün sadece konuştuğumuz dil olarak baktığımızda bu çok sert bir tanım gibi görünebilir ama her milletin ataları vardır ve bizim atalarımızın da bizlere bu konuda öğütleri olmuştur. İlk yazılı metnimiz olan Orhun abidelerinden bu yana tüm hükümdar ve yöneticilerimiz Türk milletinin diline sahip çıkması dilini korunması konusunda uyarılarda ve öneriler de bulunmuştur. Çünkü bir milletin tam manası ile bir olması için diline hâkim ve sahip olması gerekmektedir. Türkçe’nin resmi dil ilan dil ilan edilişinin üzerinden tam 735 yıl geçti ve hala dimdik ayakta bir dil ile varlığımızı sürdürmekteyiz.

 

Bu konu üzerinde ki düşüncemi Atatürk’ün şu sözü ile özetlemek istiyorum:

Diline sahip çıkmayan Milletler yok olmaya mahkûmdur.  ‘ Mustafa Kemal Atatürk’

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasında neler etkili olmuş olabilir?

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasında neler etkili olmuş olabilir?

Bir milletin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmasının arkasında siyasi kültürel ve medeni etkenler rol almaktadır. Örneğin; Türkler asırlar boyunca dünyada farklı coğrafyalarda hâkimiyet kurmuş ve ayakta kalmış bir millet olarak birçok alfabeye kullanmıştır. Bu yalnızca bizim değil tüm milletlerinde geçirdiği süreçlerdendir.

 

Bilinen 5 farklı alfabe ile kültür sanat ve edebiyatını icra eden Türk milleti ilk olarak Göktürk alfabesinin kullanmıştır. ( kendi alfabemiz ) Daha sonrasında Uygur alfabesinde geçen Türk milleti Uygurlardan sonra, Arap İslam alfabesi kullanmış ancak Arap alfabesini Türkçe ’ye uyarlayıp Osmanlıca adında yeni bir yazım dili ortaya çıkarmıştır. Türklerin kullandığı bir diğer alfabede Kiril/Soğdca alfabesi olarak bilinmektedir. Kiril alfabesinde kullanılmasın da siyasi etkenler rol almıştır.

 

Günümüzde kullanılmaya devam edilen ve 1925 yılından beri Türk milletleri tarafından kullanılan alfabe ise Latin alfabesidir. Alfabelerin seçiminde Türk diline uyumlu olup olmadığı kıssası göz önünde bulundurulur eğer dilimize uyumlu ise alfabeler alınır. Siyasi kültürel ekonomik ve birçok etkenin alfabeler üzerinde etkili olduğunu bilmek gerekir. Bazen coğrafya bile alfabenin üzerinde etkili olabilmektedir. Türkler göçebe bir toplumda yerleşik hayata geçmiş bir millettir. Göçebe olduğu dönemlerde ve yine fetihçi bir topluluk olmasından dolayı gittiği topraklarda kültür ve dil etkileşimleri olmuş ve dil her daim yenilenen canlanan bir olgu olarak hayatını sürdürmüştür.

Ne tür kitaplar okursunuz?

Dönüp bakıyorum kendime de dünyayı tanımayı ne kadar istiyorum diye düşünüyorum. Ya da kendimi geliştirmek için neler yapabiliyorum. Böyle düşündükçe bunun için çabalamak gerektiğini biliyorum. Sadece bu şekilde çaba sarf etmek te yetmeyecek gibi. Çünkü birazda şans olmasının gerekliliğine inanıyorum. Aslında işe kendimi geliştirerek başlamalıyım. Bunu tabi ki kitap okuyarak gerçekleştirebilirim. Okuyor muyum ? Evet. Peki daha mı fazla okumalıyım ? Oda evet. Şimdi en önemli soruya gelelim. Ne okumalıyım ? İşte bu konu biraz üzerinde yoğunlaşmam gereken bir konu. Çünkü her zaman insan ne okumak istediğine değil de ne okumaktan hoşlandığıyla ilgileniyor bence. Okumayı seviyorsa ki bu günümüzde kaybedilmiş bir yeti, okumaktan hoşlandığı şeylere yönelir kişi. Onu bilgilendirecek belki de fayda sağlayacak yazılar sıkıcı ise okunmuyor çoğu zaman. Burada yazarlara da iş düşüyor. Bilgi verirken de mutlu edilebilir insan. Sıkıcı bir şekilde sadece bilgi sunmak okurun dikkatini çekmiyor. Özellikle günümüzde okuma alışkanlığını kaybettiğimiz çok açık. Bu alışkanlığı geri kazanmamız gerekiyor. Bunu yazarlarımızın desteğiyle çözebilir miyiz o da muamma. Tek başına yetersiz kalır.

 

Kendi adıma esrarengiz çözümü zor konular olan, istihbaratla alakalı gizli servislerin çalışma şekillerini ilgilendiren kitapları okumayı seviyorum. Merakım beni o yöne çekiyor. Çözümsüz konuların adım adım nasıl çözüme kavuştuğunu öğrenmek heyecanlandırıyor beni. Bir de her devletin kendi istihbarat ağı kendi milletinin çıkarları için çalışıyor ve bu yüzden sık sık karşılıklı anlaşmazlıklar oluşuyor. Karşılıklı çatışmalar ve kavgaların heyecanı da cabası. Gönlüm tabi ki her zaman milletim adına çalışmalarını yürüten istihbarat servisimizden yana. Olaylara dışarıdan bakınca önceden uyarma hissi oluşuyor çoğu zaman. Müdahale etmek istiyorum. O kadar ki kaptırıyorum kendimi. Bu da benim mutluluğum. Bana fayda sağlıyor mu bilemem ama sıkılmadığım kesin.

Gençliğin Ata’ya Cevabı

Atatürk’ün gençlerde görmek istediği özellikleri ve gençlere verdiği görevleri dikkate alarak “gençliğin Ata’ya cevabı” başlıklı bir yazı yazınız.

 

Ey Büyük Atam;

Çalışacağız, üreteceğiz, seveceğiz, sayacağız.

Bizler açtığın bu yolda süreklilik sağlamak adına hiçbir vazifeden, görev ve sorumluluktan kaçmayacağız. İyi biliyoruz ki tarihimizden ilham almadan önümüzü göremeyiz. Tarihimizi iyi bilecek en başından sağlam adımlarla yola çıkacağız. Düşüneceğiz, üreteceğiz, fikir oluşturacağız. İstenilen özelliklerle donanacak milletimizi ve atalarımızı mahcup etmeyeceğiz. Gençliğin bize tanıdığı imkanlar doğrultusunda gücümüzü milletimizin ve devletimizin çıkarları doğrultusunda kullanacak hiç bir kimseden, hiç bir kuvvetten korkmayacağız. Aldığımız dersle milletimizin hakkını ödemekten geri durmayacak zor günleri başlamadan bitireceğiz. Zamanın değişen şartları bizleri kolay gösterilen hedefleri küçümsetmek istese dahi bizler yapılmayan hiçbir görevi küçümsemeyecek bu uğurda canımız pahasına mücadele vereceğiz.

 

Vatanımızı, milletimizi, bayrağımızı ve devletimizi tek bir gaye olarak görecek bunu kendimize bölünmez bir bütün kabul edeceğiz. Bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanımıza olan saygımızı hiçbir suretle kaybetmeyecek onlara olan sevgimizi arşa çıkaracağız.

 

Atam

Gençler seni göremedi ama fikirlerinin ışığı dünyayı daha net görmemizi sağladı. Bu ışık bizler yürüdükçe önümüzü aydınlatmakta bizlere yol göstermekte. Kaybolmayı kendimize utanç sayarız. Bizler seni mahcup etmek şöyle dursun gururlandırmak için tüm gayretimizle fikirlerini devam ettireceğiz. Bu uğurda canımız başta olmak üzere sahip olduğumuz tüm güzelliklerden vazgeçecek her tehlikeye karşı koyacağız. Gözlerimiz açık ufkumuz seninle geniş. Unutmayacağız ne seni ne sana olan sözümüzü.

 

Söz Atam

Bu uğurda varımızı yoğumuzu ortaya koyarak gayret edeceğiz. Ve söz gerçekleştirmek istediğin tüm hedefleri yerine getireceğiz. Sana söz atam kendi hedeflerimizi de bu yönde belirleyecek onları da gerçekleştireceğiz. Gelişeceğiz, büyüyeceğiz, yükseleceğiz. Mazlumun ve masumun umudu olmaktan vazgeçmeyecek tüm aykırı düşüncelere karşı duracağız. Bu sana ve tarihimize olan borcumuzdur.

Atatürk’ün “beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” Sözünü açıklayınız.

Atatürk’ün “beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.” Sözünü açıklayınız.

 

Daha önce o dönemde yaşasaydık dedik. Bakın böyle de yaşanıyormuş o dönemde değil mi? Bizler zamana yolculuk yapmayı sadece meraktan mı istiyoruz yoksa ? Halbuki daha önemli olguların düşünülmesi gerekmez mi ? Soruya soruyla yanıt vermek değil niyetim. Anlayamadım bu sözün gerekliliğini anlamadan mı sordunuz o soruyu yoksa bizi mi çelişkide bırakmak istiyorsunuz ?

 

Bakın şöyle açıklayayım zamanı yaşayamadan geçmişe bakamayız. Tabi ki yaşadığımız devire göre davranacağız. Tabi ki tarihimizi de anlayacağız. Ancak her ikisini aynı anda yapmak için daha çok öngörü sahibi olmamız gerekiyor. Kendi gelişimimizi hızlandırmamız daha çok fikir sahibi olmamız gerekir. Bunlar ön koşul sadece. Düşünürken veya uygularken de bazı ritüellere uymalıyız ki tam manasıyla anlayalım kavrayalım hisleri yahut duyguları.

 

Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün bu sözünü ele alırken yukarı bahsettiğim hususlarda dikkatli olmamız gerekiyor. Duyguları ve fikirleri anlayıp hissetmek için önce bir test edelim kendimizi. Çevremize karşı bu konuda ne kadar başarılıyız. Kendi dünyamızda yaşamıyoruz. Çevremizde bir çok insan mevcut ve bizim o insanlara karşı sorumluluklarımız var. Sorumlulukları geçtim sadece anlayabiliyor muyuz ona bakalım. Atatürk’ün de istediği o. Bir şey yapmayın beni görmek, yıllar sonra ki milletim için mümkün olmayacak. Siz beni anlayarak beni görebilir hissedebilirsiniz demek istiyor. Bakın gerçekleri konuşalım. Evet taşıdığımız sevgi ona olan özlemimiz bizde merak uyandırıyor o’nu çok görmek istiyoruz bu doğru. Ama gerçek hayatta düşünüp uygulayacağımız bazı durumlar onun yerine geçebilir. Geçmese de bir vasiyeti yerine getirmiş oluruz.

İlkeleri ezberledik. Ya uygulaması ?  Gazi Mustafa Kemal’in fikirlerinin temelini oluşturan bu ilkeleri uygulamakla başlayalım işe. Sonrasında vatan-millet aşkı duygusunu tatmak için yaşamalıyız. Sevmeliyiz insanımızı ve vatanımızı. Böyle hissedersek tabi ki yetecektir.

Atatürk ile aynı dönemde yaşamış olsaydınız ülkemiz için neler yapmak isterdiniz?

Atatürk ile aynı dönemde yaşamış olsaydınız ülkemiz için neler yapmak isterdiniz? Anlatınız.

 

Türk milletini her ferdi gibi o dönemde yaşamayı çok istemişimdir. Sadece yaşamak değil ama. Yaşarken bir fayda sağlayabilmek işe yaramak isterdim. Kendi açımdan bir mesleki eğitimim yok belki ama sadece meslek grupları değil insan gücü lazımdı o devirde. Yani biz öyle öğrendik. Nüfus yoğunluğu az imkanlar kısıtlı çalışan veya çalışacak insan gücü yetersiz diye. Tabi sadece çalışmak da değil, evden işe işten eve giden bir bireyden daha fazlasını da isterdim. Bir proje sahibi olmak. O projeyi gerekirse Atatürk’e iletmek. Ama bunu onu görme hayalim dışında ele alıyorum. Tabi ki onu da çok merak ediyorum. Görmek onunla konuşmak ona bakmak da isterim. Fayda sağlama amacı taşıyorsam bu hayalim daha büyük olmalı ama. Çünkü o dönemde yapılacak güzel bir iş belki bir milletin kurtuluşunu hızlandıracak daha kolay hale gelecek belki daha az insanımız şehit olacaktı.

 

Hayal kurarken bile idealleri olmalı insanın bu yüzden. Kuru kuruya kendi iyiliği için hayal etmek o insanın dar bir dünyada yaşamasını gerektirir. Ama büyük hayali olan insan öyle mi ? Büyük idealleri olur o insanın. Gerçekleştiremese bile adından söz ettirir hiç değilse. Her zaman başarabilmek mümkün olamaya bilir. Ancak fayda sağlayacağı düşüncesi ile çaba sarf eden insan hayalini gerçekleştirmekte ki azmi ile belki başaracak olana ilham verir. Belki başarılacak işin temellerini atar. Umutsuz olmadan büyük ideallerimizin peşinden gitmeliyiz. Kendimizi değil milletimizi düşünmeliyiz.

 

Şahsım adına o dönemde yaşamış olsaydım bende bu çerçevede düşünür başarılı olduğum alanda yoğunlaşır en iyisini yapana kadar uğraşırdım. Herkesin elini taşın altına koyduğu o dönemde seyirci kalmak hem milletine hem tarihine ihanet olur yoksa. Bir fabrika kurarak; kurtuluş mücadelesinin sonrası için söylüyorum bu arada, gerekli iş sahası oluşturur hem milletimin refah seviyesini yükseltmek için çabalar hem de yerli üretim konusunda devletime katkıda bulunurdum. Vergi mi daha fazla verir devletçilik ilkesi ile görüşümü belirtirdim. Halkçı olmak içinse milletime tam anlamıyla destek olur her türlü hayır işine koşardım. Okul hastane vb. Yapıların oluşumuna katkı sağlardım.

Atatürk’e Mektup

Kendinizi “sığırtmaç Mustafa’nın öyküsü” metnindeki kahramanın yerine koyarak Atatürke bir mektup yazınız. Mektubunuzda giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine yer veriniz. Mektubunuzu verilen sayfa yapısına uygun bir şekilde imla ve noktalama kurallarına göre düzenleyiniz.

 

Milletin tarihten silinmiş izi
Dağılan sürümüze baş olan gazi
Senin gibi dağdan toplamıştı bizi
Bunu hiç unutma sığırtmaç Mustafa

 

Dizelerini yazarken Mehmet Selahattin, ahde vefanın öneminin yanı sıra bizlere gazi Mustafa Kemal’in önderliğini anlatmıştı. Biz de Mustafa’nın dilinden bir mektup yazalım o zaman.

 

Değerli Atatürk;

Soğuk bir havada çobanlıkla hayata tutunmaya çalışıyorken çıktın karşıma. Önceleri tanıyamadım seni. Dünya dan kopuk yaşayan bu fakiri sevgiyle zengin ettin. Sen sadece bu sığırtmaç Mustafa’nın hayatını değiştirmedin. Ben garip sığırtmaç Mustafa bu aziz milletin kısa bir özeti gibiydi aslında. Sen bu milletin elinden tuttun. Eğittin öğrettin sahip çıktın bize. Öyle zor zamanda çıktın ki karşımıza bize Allah’ın bir hediyesi olduğunu hatırlattın. Kim derdi ki dağda çobanlık yapan bu garibi koca Mustafa kemal paşa görecekte elinden tutacak. Ve kim derdi ki bu aziz milletin artık tükendiği son zamanda karşısına Mustafa kemal paşa çıkacak da elinden değil koca yüreklerinden tutup kalkındıracak.

 

Öyle zor bir zamandı ki bize bizden olanlar zarar veriyordu. Bende öyle değil miydim? Benden olan ailem okutmuyordu beni. Onlara da kızamam. İmkanlarımız kısıtlıydı. Ülkeme de kızamıyorum imkanlarımız kısıtlıydı. Açtık. Açıktaydık. Doyurdun yetmedi eğittin yetmedi sonrası içinde düşündün bizleri. Yüreği güzel insan sana olan minnet borcumuzu sadece başarılı olabilmemiz şartıyla kabul ettin. Yine kendin için bir şey istemiyor yine milletini insanını düşünüyordun. İsterken bile güzeldin.

 

Değişen zaman bizlere senin gibisinin gelmeyeceğini çok anlattı. Ne kadar değer bildik veya bundan sonrası için ne kadar değer biliriz muamma. Seni mahcup etmemek için kendi adıma söz veriyorum. Milletimin de çalışmalarını istediğin gibi süratli bir şekilde sürdüreceğine inancım tam. Bu milletin gözünü açtın ya, artık kimse önünde duramaz bizlerin. Her yapılan iyiliğin elbette bir karşılığı vardır. Senin yaptığın iyiliklerin karşılığını alman için istediğin başarıyı yakalamaya koşar adım yürüyeceğiz. Bu garip Mustafa’nın atası Mustafa’ya olan sözüdür.

Toplumların geleceğinde çocukların nasıl bir yere sahip olduğunu nedenleriyle anlatınız.

Büyümek bir yetişkin olmak isteği, tüm çocuklar gibi bizde de oldu. Bir an önce yıllar geçsin de büyüyelim dedik. Yetişkin olmak istedik. Büyüyünce daha özgür yaşayabileceğimizi sanıyorsun ama büyüdükçe tutsaklaşıyorsun. Büyüdükten sonra da diyorsun ki keşke çocuk olarak kalsaydım. Biz insanlar gerçekten ne istediğimizde değilde nasıl olmazlarla ilgileniyoruz. Önce ne istediğimizi bilmemiz gerekmez mi? İstemeyi de bilmeliyiz demek ki. Şimdi bize deseler ki şunları şunları bize ver en değer ki neyin varsa hepsini istiyoruz karşılığında sana  çocukluğunu vereceğiz. Kim vermez ki ?

 

Toplum da böyledir. Büyümüş bir birey gibi devamlı çocukluluğun ister. Devamlı yapılan hatalardan ders çıkarmış olgun bir insan gibi aynı sözü tekrarlar. Keşke çocukluğuma dönsem. Toplumlar gelişimlerini sağlamak için bir çok bedel öder. Hata yapar. Sonunda kendi eriştiği olgunlukla nasıl davranması gerektiğini anlar. Toplumun insandan farkı ise istediği çocukluğu ona verilir.

 

Birde toplumların çocuklara yüklediği görevler vardır. Toplumda ki olgunluk resmedilirken çocukların gelişim göstermesi gereken hallerde dikkat etmesi gereken kurallar söylenir. Velev ki aynı hata ile yüzleşilmesin. Dahası çocuklar karşılaşılacak tehlike ile de bilinçlendirilir ki zamanı geldiğinde bu tehlikelere karşı koyabilsin. Güçlü olmaları bu nedenle toplumun güçlü kalmasına olanak sağlar. Gelecek düşünülerek eğitilen çocukların topluma faydası büyüyünce olur. Eğitim ve öğretim konusuna verilen değer genel anlamda çocuklara verilen değerin kendisidir. Birey küçükken nasıl yetiştiriliyor ise büyüyünce de aynı şekilde devam eder. Atalarımız boşuna dememiş ağaç yaşken eğilir diye.