Patristik felsefe ile skolastik felsefe arasındaki temel farklar nelerdir?

Patristik felsefe MÖ 8 yüzyıla kadar sürmüş, skolastik felsefe ise 8. yy. başlayarak 15. yüzyıla kadar devam etmiştir. Patristik felsefenin temel düşünceyi oluşturan alt yapısı kilise babalarının düşüncelerinden oluşur. Bunun başlıca nedeni ise o dönemde yaşamış olan filozofların din görevlisi olmasından dolayıdır. Bundan dolayı da düşüncelerde inancın yeri oldukça yüksektir ve temeli de inanca bağlıdır. Hatta patristik felsefe inancında akıl bir yere kadar geldiğini, akılla çözülemeyen durumlarda ise inancın üstünlüğüne başvurulmuştur. Yani aklın ilk şartı olarak inanç görülmüştür.

 

Skolastik felsefe ise inanç ve akıl ikilemine farklı bir bakış açısı getirilmiştir. Bu dönemde inanç tabi ki ortadan kaldırılmamış fakat inanç akıl ikileminde aklın önemi daha çok artmaktadır. Yani inancın temellerini aklın sayesinde daha sistematik hale getirilmeye çalışılmış. Bu dönemin ünlü filozofları olan Aristoteles, Platon, Aquinolu Thomas, Ochamlı William düşüncelerinde akıl-inanç ikilemi üzerinde durmuşlardır. Sonuç olarak bu dönemin patristik felsefe döneminden ayrılan önemli unsurları din ve felsefinin birbirinden ayrılmaya çalışılması ve dinin var olan kalıplaşmış temellerini akıl sayesinde açıklanmaya çalışılmasına gayret edilmiştir.

Düşünürlerin insan konusundaki görüşlerinde benzer yönler var mıdır?

Tasavvuf düşünürleri, insan ile ilgili konuları ele alırken İslam’ın tavsiye ettiği insan modelini yorumladıkları görülür. Düşünürlerin insan konusundaki görüşlerinde benzer yönler var mıdır? Açıklayınız.

Tasavvuf düşünürleri insanı ele alırken İslami düşüncenin temelinden hareketle düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Özellikle bu dönemde görüşleri önemli olan bazı düşünürler insanın yaratıcı tarafından yaratıldığını kabul etmektedir. Eşari, bu konuda insanın olgunluğa geçiş dönemini kendi başına sağlayamayacağını ve bunun ancak bir yaradan sayesinde gerçekleşebileceğini savunur. Ayrıca insanın yaratılmasında delil olarak Kuran-ı Kerim’den ayetlerle ispatlar. El Kindi ise Dünya aleminde bir düzen olduğunu ve bu düzende var olan insanların bir yaratıcı sayesinde var olduklarını düşünmektedir. İbn Rüşt ise tabiattaki her şeyin insanlarla olan uyumundan bahseder. Tabi ki bu uyumunda mutlaka bir sağlayıcısı vardır. Bu sağlayıcısı da elbette yaradan olarak görmüştür.

 

Dolayısıyla genel olarak baktığımızda İslam filozofları insan hakkındaki görüşlerini açıklarken farklı yolları seçse de yolların birleşimindeki varılan sonuç aynıdır. Hepsi insanın bir yaratıcı sayesinde akıl ve inanca sahip olduklarını dile getiriyorlar. Dünya hayatında bir düzen, bir sistem varsa bu tamamen yaratıcı olduğunun kanıtıdır. İnsan konusundaki düşünceleri de bu şekilde benzerlik göstermektedir.

Toplumsal Değişimi Neler Belirleyebilir?

İnsanın yaşamsal evreninden bu yana gözlem yaparsak her toplum gelişerek bu güne kadar gelmiştir. Toplumsal değişim asla hiçbir toplumda yaşanmamış teorisi kabul edilemez. İlkçağlardan bu güne kadar hatta insanoğlunun yaratılışından bu yana bu değişimler kaçınılmaz olmuştur. Peki bir toplumun değişimini neler belirler buna kısaca değinelim.

 

Toplumsal değişimler fiziksel çevre, kültürel etkileşimler, teknoloji ve o toplumun düşünce yapısına etkisi olan filozoflar oluşturmaktadır. Felsefe tarihine göz atarken filozofların bu konuda etkisi asla yok sayılamaz. Özellikle birçok bilime de öncülük etmiş olan filozoflar sayesinde, o toplumun düşünce yapısı gelişim göstermektedir. Hatta tarihe göz atarsak, bazı altınçağ olarak nitelendirilen dönemlerde, filozofların düşünceleri damga vurmaktadır.

 

Toplumsal değişimi olumlu yönde değiştirmek istiyorsak insanların düşüncesine gem vurmamalıyız. Aksine bu düşünceleri geliştirecek, sorgulayacak, neden ve niçin sorularını özgürce ifade edebileceği ortamlar oluşturulmalıdır. Zihniyetimizin önemli ölçüde değişim sağlamasına katkı sağlamak için baskılardan kurtulmak gereklidir. Tıpkı Rönesans felsefesi gibi yeniden doğuş yaşamak gereklidir. Böylece sosyal ve düşünsel farklılıklar sayesinden toplum değişecektir.

Yeniliğe neden ihtiyaç duyulur?

İnsanların var olan ihtiyaçlarının giderek farklılaşmasından ötürü yeniliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Yenilikten maalesef kaçışımız yoktur. Her ne kadar bazı toplumlarda gelenekselci yaklaşım hakim olduğu savunulsa da aslında yavaş yavaş farklı alanlarda değişim yaşanmaktadır. Bundan dolayı da insanlar yenilenmenin getirdiği olumlu ya da olumsuz durumlarına karşı maalesef engel olamamaktadır.

 

İlkçağ felsefesine baktığımızda tarihler ilerledikçe düşünce yapısının da ilerlediğini görüyoruz. Özellikle 15.yy dan önce hem Batı felsefesi hem de Doğu felsefesi düşünceleri bazı toplumsal değişimlerden etkilenmiş ve gelişim göstermiştir. Bunu takiben 15. yüzyıldan günümüze kadar yenilik devam etmektedir. Hatta günümüzü ele alırsak bazı değerlerimiz yok olup gitmekte, yenilenmenin getirdiği değişimlerle düşüncelerimiz köreltilmeye başlanmıştır. Bunun nedeni ise tabi ki hızla gelişen toplum yapısı ve teknolojinin insanın hayatını robotlaştırmada ki etkisidir. Artık düşünmekten, üretmekten ziyade daha çok tüketme toplumuna geçtik. İnsanlar okumaktan, araştırmaktan, öğrenmekten ziyade, hazır olanları elde etme çabasında. Her ne kadar yeniliğe ihtiyaç duysak da yeniliğin getireceği olumsuzluklara karşı dik duramıyoruz. Aslında yenilik demek düşüncelerimize altınçağı yaşatabilmektir.

Çeviri merkezlerinin ve okullarının 8. yüzyıla doğru Batı’dan Doğu’ya yönelmesinin nedenleri nelerdir?

Batı’da çeviri faaliyeti oldukça eskiye dayanır. Zamanla çeviri faaliyetleri de gelişme göstermiştir. Hatta çeviri faaliyetleri Eski Yunan ve Roma İmparatorluklarına dayandığı söylenmektedir. Her ne kadar çeviri insanoğlunun tarihi kadar eskiye dayansa da zamanla, toplumun gelişmesiyle paralellik göstermektedir. M.Ö 3000 yıllarında çeviri yapan insanların bunu daha çok sözlü olarak yaptıkları gözlenmiştir. İlk yazılı çeviri ise Eski Ahit metinleridir.

 

Doğu’da ise çeviri etkinlikleri Batı’daki kadar gelişme göstermesi zaman almıştır. Batı dillerinde yazılmış eserler, Arapça’ya çevrilmeye başlanmış. Beytü-l Hikme yani Bilgi Evi adı verilen merkezde çeviriler yapılmış, bu çevriler, Endülüs Devleti’yle Doğu’dan Batı’ya doğru ulaşmıştır. Batı’nın birçok eserleri de Doğu’ya taşınmış, Eski Yunan dilinden, Hintçe’den, Farsça’dan ve İbranice’den çeviriler yapılmıştır. Dolayısıyla bu çeviriler sayesinde, bilimde, sanatta, ekonomide, tarihte ve daha birçok alanda gelişme yaşandı. Elbette Batı’da, Doğu’nun ilim, bilim, ekonomi, sanat gibi faaliyetlerini öğrenme açısından, çeviri alanlarını yönlendirmeye başladılar. Bunların dışında yapılan savaşlarla, ticari anlaşmalarla, kervanlarla yapılan etkileşimlerim çeviri faaliyetlerine etkisi vardır.

 

Çeviri faaliyetlerinin İslam coğrafyasına etkisi nedir?

Çeviri faaliyetleri Orta Çağ döneminde gerileme göstermeye başladı. Nedeni ise Orta Çağ Avrupa’sı dine yani Hristiyan dininin getirdiği, dogmatik anlayışlardan ötürü bilime bakış açısı değişti ve dinin görüşlerini bilim ile açıklamaya başladılar. Dolayısıyla bilimsel çalışmalarda dine göre şekil almaya başladı ve bilim dine uygun olarak yapılmaya başlandı. Hal böyle iken Orta Çağ Avrupası’nda bilim gerilemeye başladı ve Doğu’nun bilimsel araştırmaları adeta küllerinden doğdu.
İslam coğrafyasında ise İslam dininin yayılmasıyla beraber bilime değer arttı ve çeviriler sayesinde birçok bilim insanı İslam coğrafyasında bilimin gelişmesine destek verdi. Hint’ten, Yunanca’dan, İran’dan eserler tek tek çevrildi ve İslam coğrafyasına aktarıldı. Tabii dolayısıyla aktarılan bu eserlerle beraber oldukça gelişim sağlandı.

 

İslam coğrafyasındaki çeviriler sayesinde bilimsel çalışmalar arttı ve ünlü bilim adamı Harezmi on tabanlı sayı sistemini kurdu ve bütün Batı bu sistemi kabul etti. El Razi tıp alanında önemli çalışmalara imza attı. Yine Ömer Hayyam’ da astronomi ilmine büyük katkı sağlayan diğer bilim adamımızdır.

Okulda karşılaştığınız olumsuz davranışlar nelerdir? Bu olumsuz davranışlar sizi nasıl etkiliyor?

Her okulun ve okuldaki insanların belirli problemleri mutlaka oluyor. Çünkü hiçbirin yüzde yüz mükemmel olması mümkün değil.

Ben üniversite okuyan bir öğrenci olarak, sizlere yaşadığım bazı problemlerden bahsedeyim. Öncelikle ben bir vakıf üniversitesinde okuyorum ve üniversitemizin bir yemekhanesi yok. Okulda ders aralıkları dolayısıyla geçirdiğimiz saatler ister istemez acıkmamızı sağladığından ve bir yemekhaneye sahip olmadığımızdan, okuldaki özel alanlardan yüksek mevlalar karşılığında yemek yemek zorunda kalıyoruz. Oysa diğer devlet üniversitelerinde ve bazı vakıf üniversitelerinde de hem yemekhane mevcut hem de yemek fiyatları bir hayli uygun.

 

Bunun dışında servislere ödediğimiz yüksek miktar ücretler de, bizim için büyük sorun. Hiçbir üniversitede servis ücretli değil, ücretli olsa bile birkaç kuruş gibi sembolik rakamlar. Direkt fiyat belirtmek istemiyorum ama birkaç kuruşu çokça aşacak servis ücretleri ödediğimizi, hem de beş dakikalık yol için, normal standartlarda otobüse verdiğimiz paradan bile daha çok para verdiğimizi belirtmek isterim. Yani çoğumuz için sıkıntı olmuyor ama okulumuzda benim gibi tam burslu okuyan öğrencilerin var oluşu ve sıkıntı yaşayabilecekleri göz önünde bulundurulup en azından bursa göre bir ücret belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Okulda arkadaş çevresinde çok fazla sıkıntı olmuyor çünkü kendine göre arkadaşlar seçmek yine senin elinde ama yine de çok burnu havada ve kendini dünyanın merkezinde zanneden tiplerin olduğunu belirtmekte fayda var. Arkadaş seçerken dikkatli olmanız gerektiği uyarısını sizlere herkes yapacaktır ama ben tekrar özellikle altını çiziyorum, bu gerçekten önemli bir konu. Dikkat edin.

Elektrikle ilgili şiir

Siz de elektrikle ilgili bir şiir yazınız ve şiirinizi şarkı şeklinde söyleyiniz.

 

VAROLSUN ELEKTRİK

 Olmasaydın elektrik,

Nasıl yapardık biz sensiz.

Olmazdı hiçbir eğlence,

Ne televizyon ne bilgisayar.

Karanlık bir mutsuzluk çökerdi,

Çökerdi her eve.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Ya şimdi ne yapıyoruz,

Seninle neşe doluyoruz.

Gel keyfim gel yaşıyoruz.

Aydınlık gecelere koşuyoruz.

Huzurla mutlu kalkıyoruz.

Yaşa varol elektrik.

İyi bir arkadaşta olması gereken olumlu özellikler nelerdir?

Sizce iyi bir arkadaşta olması gereken olumlu özellikler nelerdir?

Arkadaşlık duygusu dünyada sahip olunabilecek en güzel duygudur. Her insanın onlarca arkadaşı bulunur, arkadaş edinmek kolaydır. Yolda gördüğünüz, çok kısa sohbet ettiğiniz veya bir ortamda herhangi bir şekilde aynı anda bulunduğunuz herhangi biri ile arkadaş olabilirsiniz. Fakat asıl sorun, doğru arkadaşı edinebilmektedir. Herkes ile arkadaş olunabilir ama herkes ile dost olunamaz. O zaman bana yöneltilen şu soruyu değiştirelim, bir dostta olması gereken olumlu özellikler nelerdir?

Bence bir dostta bulunması gereken olumlu özelliklerin başında dürüstlük gelir. Bir dost her ne olursa olsun, size karşı dürüst davranmalı ve asla yalan söylememelidir. Arkanızdan iş çevirmemelidir.

Bir dost sır tutmayı bilmelidir, sizden duyduğu lafı başkasına götürmemelidir. Sırrınıza ortak olmalıdır. Bir derdiniz varsa acınızı paylaşmalı, mutlu anınızda sizinle birlikte mutlu olmalıdır. Siz acı çekerken o etrafa gülücükler saçmamalıdır.

Bir dost aynı aileniz gibi sizi koruyup kollamalıdır. Yeri geldiğinde bir anne, yeri geldiğinde bir abla, yeri geldiğinde bir abi, yeri geldiğinde de bir kardeş gibi her zaman sırtınızı dayayabileceğiniz güvenilir bir liman olmalıdır sizin için.

Bir dost sizi konu ne olursa olsun kıskanmamalı, sizin mutlu olduğunuz şey ile o da mutlu olmalıdır. Onda var, bende yok tarzı kıskançlıklar arkadaşlığınızı yıpratır zaten bir arkadaşlıkta fesatlık varsa, o gerçek arkadaşlık değildir.

Dostunuz sizin ikinci aileniz gibi olmalıdır. Bazen yanlışa düşüp ittiğinizde bile, size sığınak olmayı başarmalıdır.

Sınıf arkadaşlarınız ve öğretmeniniz ile birlikte bir hastayı ziyaret ettiğinizi düşününüz. Neler hissederdiniz?

Öğretmenlerin ilkokulda mutlaka uygulamaya çalıştığı bu uygulama, çocukların farkında olmadıkları güzellikleri onlara aşılamaktadır.

Ben sınıf arkadaşlarım ve öğretmenim ile bir hastayı ziyarete gittiğimde, öncelikle onun adına çok üzülürüm. Onun o hali günlerce gözümün önünden gitmez. Aslında insanın psikolojisine biraz zararlı olabilecek bir davranış biçimidir bu ama yine de küçük yaştan çocuklara aşılanmasında fayda vardır. Çocukların hissettikleri hastalığın derecesine göre değişir.

Örneğin kolu olmayan bir hasta ile karşılaşan çocuk, kolu olduğu için mutlu olacak ve kolunun kıymetini bilecektir. Ölmekte olan bir hastayla karşılaşan çocuk, ki mümkünse karşılaşmasın, onun adına çok üzülecek ve psikolojik olarak etkilenecektir.

 

Öğretmenler çocukları genel olarak hafif haftalık geçiren hastalara götürür. Çocuklar onlara ilk olarak üzülür ve acırlar. Ama öğretmenin asıl amacı çocuğu üzmek değil, ona ne kadar kıymetli olduğunu hissettirmektedir. Örneğin bir parmağı olmayan bir hasta ile karşılaştırması, parmağının kıymetini bilmesi gerektiğini vurgulamaktır. Ya da down sendromlu bir çocuğun yanına götürmesi, ona verilmiş bir nimet olan aklını iyiye kullanmasını sağlamak ve kötü ve boş şeylerden uzak durmasını sağlamaktır.

Ben bir hastanın yanına ne zaman gitsem, onun istediklerini yapıp yemeğini yediriyorum. Ona yaptığım arkadaşlıktan son derece memnun kalan hastaya verilebilecek en büyük hediyelerden biri de, ona sanki her şey normalmiş gibi davranmaktır. Morali motivasyonu yüksek olan bir hastanın iyileşme süreci de hızlanmaktadır.

Benim hastanın yanında hissettiklerime gelecek olursak, ne zaman bir hasta görsem sağlığımın kıymetini bilirim. Ona üzülmek yerine ona yardım eder, arkadaşlık ederim. Ona ettiğim yardımlar bana kendimi huzurlu hissettirir.