İnsan Bilgisinin Ayırt Edici Özellikleri Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?

İnsan bilgisi, bilgi felsefesi yani epistemoloji alanına dahil olan bir konudur. Spesifik olarak “insan bilgisi”ne geçmeden önce bilgi türlerinin neler olduğu özetlemekte yarar vardır. Bilgi türleri genel olarak öznel ve nesnel olarak ikiye ayrılmıştır. Öznel bilgilerin kapsadığı küme içerisinde dinsel bilgi, sanat bilgisi ve felsefesi bilgi yer almaktadır.

 

Nesnel bilgiler kümesi içerisinde ise teknik bilgi ve bilimsel bilgi vardır. Son olarak sezgi ve deneyim ile elde edilen, kısmen öznel kısmen de nesnel olmak üzere gündelik bilgi türü mevcuttur. Bu bilgileri nesnel ve öznel yapan ölçütler felsefi anlamda sağlam zeminlere oturtulmuştur. Eğer insan bilgisini belli bir kategori içerisinde sınırlandıracak olursak dahil edeceğimiz kategori kesinlikle öznel bilgidir. Burada insan bilgisinin ayırt edici özellikleri bir anlamda öznel bilgi ile nesnel bilgi arasındaki farklar ile tanımlanabilir. Özet olarak kişiden kişiye değişen, evrensel olmayan, deney ve gözleme tabii tutulamayan ve deneysel anlamda yanlışlanamayan bilgilere öznel bilgi deriz. Bu bilgiler doğrultusunda felsefe, sanat, din ve gündelik anlamda çeşitli akıl yürütmeler ve fikirlere sahip olabiliriz.

 

Genel anlamda ifade edilecek olursa öznel bilgilerin daha çok metafizik anlamda olduğu söylenebilir. Varlığını nesnel olarak görebildiğimiz ve deneysel anlamda iletişim kurabildiğimiz alanlarda öznel bilginin bir niteliği yoktur. Ancak deney ve gözlemlerden elde edilen bilgileri yorumlama ve anlamlı örüntüler oluşturma hususunda öznel bilgiye sıkça başvurulduğu görülür.

İnsanın, Varlığı Açıklama Ve Anlama Çabasının Nedenleri Nelerdir?

İnsanın, varlığı açıklama ve anlama çabasının altında birçok neden yatar. Bu nedenleri de açıklayan birçok filozof ve disiplin, yazılı tarihin başlamasından yaklaşık 2000 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Felsefe’nin söz konusu olduğu tüm çağlarda farklı görüşler tarafından genel olarak mutabık kalınan şöyle bir düşünce söz konusudur; Doğadaki tüm canlıları hayatta tutacak bir takım sivrilmiş özellikler vardır. İnsanı da bu canlılardan ayıran en büyük sivrilmiş özelliği gelişmiş beyni, yani düşünce gücüdür.

 

Paleolitik çağdan beri “insan” dediğimiz canlıyı hayatta tutan tek özelliği düşüncenin verdiği güçtür. Bu nedenle birçok filozof zihnini kullanmayan insanı, pençelerini kullanmayan bir kartala, kanatlarını kullanmayan kuşlara benzetir. Bu nedenle insan, doğasının verdiği gerekçeler ile zihnini kullanmaya “mahkumdur.” Ancak insanın düşünce gücünü kullanması onu öyle bir noktaya gelmiştir ki, sorunlar “yiyecek bulmak, su bulmak, hayatta kalmak” gibi temel alanlardan çıkıp, “varlığın doğası nedir, doğru bilginin ölçütü ne olmalıdır” gibi metafizik alanlara kaymıştır. Dolayısıyla insanın varlığı anlama ve açıklama çabası, kendi doğasının getirdiği bir sonuç olarak düşünülebilir. Ancak Felsefe, bu “anlama” serüveni içerisinde, insana “gerçek bilgiyi” elde etmek için bir takım yöntemler ve disiplinler öğretir. Bu disiplinler de, yine insan tarafından oluşturulur.

Tüm bunlara rağmen söz konusu sorunun cevabı, sorulan çağa ve “filozofa” göre büyük farklılıklar içerecektir.

Yolu Bulmak İçin Bilgiye Mi Yoksa Tahmine Mi Başvurursunuz Neden?

Felsefede doğru yolun bulunabilmesi için onlarca farklı fikir ve akıl yürütme sistemi geliştirilmiştir. Özellikle bilgilerin doğru kabul edildiği koşullarda hangi sonuçların nasıl elde edilebileceğine dair “mantık” temeli oluşturulmuştur. Mantık disiplini, felsefe 3 ayrı kategoriye ayrılmıştır. Bunlar; tümevarım yöntemi, tümdengelim yöntemi ve analoji yöntemidir.

 

Tümdengelim yöntemi ile elde edilen bilginin “kesinlikle” doğru olduğu kabul edilir. Ancak bahsedilen yol bulmak konusunda tümdengelim yöntemi ciddi bir problem ile karşı karşıyadır. Örnekleyecek olursak, tüm insanlar ölümlüdür. Fatih Sultan Mehmet bir insandır. O halde Fatih Sultan Mehmet ölümlüdür bilgisi ortaya çıkar. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in ölümlü olduğu bilgisi yeni bir bilgi değildir. Önermenin başlangıç aşaması ile Fatih Sultan Mehmet’in insan olması, bu bilgiyi dile getirmeyi bile gereksiz kılar. Bu nedenle tümdengelim yöntemi ile yeni bilgilerin elde edilmesi mümkün değildir. Ancak tümevarım yönteminde daima “yeni” bilgiler ile karşılaşırız.

 

Kelimenin tam anlamıyla olmasa da, tümevarımda bir “tahmin” söz konusudur. Örnek olarak bugüne kadar gördüğümüz tüm kediler beyazdır önermesini ele alalım. O halde dünyadaki ya da evrendeki tüm kedilerin beyaz olduğu sonucuna varırız. Bu gözlemlerden yola çıkarak oluşturulmuş bir “tahmindir.” Özetle sorunun cevabına gelecek olursak, eğer burada kastedilen “yol” maddesel bir nitelik taşıyorsa tahmine, metafizik bir nitelik taşıyorsa bilgiye başvurulması gerekir.

Yolu bulmak için elde ettiğiniz bilgilerin doğruluğuna veya yanlışlığına nasıl karar verirsiniz?

Sorunun tam manasıyla cevabına geçmeden önce salt olarak bilgilerin doğruluğuna ya da yanlışlığına nasıl karar verilir ona değinelim. Bir bilginin doğruluğunun ölçütü yüzyıllardır süregelen bir felsefi tartışma konusudur. Çeşitli akımlar ve filozoflar doğru bilginin ölçütünü çok farklı şekillerde tanımlamışlardır. Bu ölçütler gerçeğe uygunluk, tutarlılık, tümel uzlaşım, apaçıklık ve faydadır. Burada değinmeye değer bulduğum iki ölçütten bahsetmek istiyorum.

 

Tutarlılık, kısaca bir önermenin, bir sistem içerisinde kabul edilmiş diğer “doğru” kabul edilen önermeler ile çelişmemesine dayanır. Dolayısıyla yolu bulmak için elde edilen bilgilerin doğruluğuna karar vermek, o güne kadar doğru kabul edilen tüm bilgiler ile çelişmediğinde mümkün olabilir. Olası herhangi bir çelişki karşısında bilgin yanlışlığına kesin olarak hüküm verilebilir. Bununla birlikte fayda ölçütü de birçok filozof tarafından şiddetle savunulmuş doğru bilgi ölçütlerinden biridir.

 

Bir bilgi, eğer bize fayda sağlıyorsa doğru, herhangi fayda sağlamıyor ya da zarar getiriyorsa yanlıştır. Dolayısıyla bir bilgi her ne olursa olsun, yolu bulmak konusunda bize yardımcı olduysa doğru kabul edilmek zorundadır. Ancak yolu bulmak konusunda hiçbir fayda sağlamadıysa yanlıştır. Çeşitli filozoflar yarar ilkesinin doğru bilginin ölçütü olamayacağını savunmuştur. Bir bilgi bize yarar sağlasa bile baştan aşağı yanlış olabilir. Ancak yine de, konu yalnızca “yol bulmak” ile sınırlandırıldığında, fayda ölçütünün tutarlılığı söz konusudur.

Feodalitenin güç kazanmasında etkili olan sebepler nelerdir?

Feodalite bir başka adı ile derebeylik denen sistemde ağalar vardır. Ağalar kralların himayesinde gibi görünürler. Aslında kralları oluşturan ve kral olmalarında meşruiyet kaynağı olan derebeylerin ta kendisidir. Kraldan istediği devlet gücünü alır ve topraklarında tek hakim olurlar. Ağalık sisteminin izlerine son yüzyıla kadar rastlanmaktaydı. Fakat şu an derebeylik sisteminin de yok edilmesi söz konusu olmaktadır.

 

Derebeyliğin yani feodalitenin güç kazanması süreci ise Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına dayanır. İmparatorluk yıkılınca güçlü ve iradeli krallar ortadan kalkmıştır. Küçük devletcikler ortaya çıkmış ve siyasi birlik kaybedilmiştir. Yasaların ortadan kalkması ve yönetimde din adamlarının etkili olmaya başlaması siyasi güce dayalı devlet anlayışını yok etmiştir. Barbar kavimler birbirlerine saldırarak askeri ve siyasi yaptırımlarını zayıflatmışlardır. Avrupa parçalara ayrılmış, güçlü krallar ortadan kalkmış ve güçsüz devlet ve topluluklar yığını haline gelmişlerdir. Feodalitenin güç kazanması da tam olarak bu dönemde gerçekleşmiştir. Toprak ağaları bir araya gelerek güç oluşturmuş ve kendileri ile iş birliği yapan krallara güçlü devletler vaat etmişlerdir. Amaçlarına ulaşmışlar ve büyüyerek güçlerine güç katmışlardır. Topraklar devlet tarafından değil derebeyi olan kişi tarafından idare edilir ve tüm haklar onun için tanınırdı. Bu da feodalite sisteminin asla zayıflamamasını beraberinde getirmiştir. Kralların bazıları derebeyliği yıkmak istese de toprak ve çalışan insan gücü ile krallar sindirilmiştir. Ta ki haçlı seferleri ve coğrafi keşiflerin gerçekleşmesine kadar…

Arnold Toynbee’nin uygarlıkların yıkılmasına inanmamasının nedenleri neler olabilir?

“Geçmişteki uygarlıklardan bazıları neden yıkıldılar? Ben, uygarlıkların kaderlerinin yıkılmak olduğuna inanmıyorum.” Arnold Toynbee // Arnold Toynbee’nin uygarlıkların yıkılmasına inanmamasının nedenleri neler olabilir?

Uygarlıklar tarih boyunca hep yıkılmış yerini yenilerine bırakmışlardır. Uygarlıkların yıkılış süreçleri iyi değerlendirildiğinde amacından sapma, devlet idaresinin bozulması, ekonomik sebepler, yeni devletlerin güçlenmesi gibi birçok sebep görülür. Bu sebeplerin hiç birisi olmadan hiçbir uygarlığın yıkılmadığını görürüz. Arnold Toynbee de uygarlıkların yıkılmasını kader olarak yorumlamayıp, niteliklerini yitirdiğini düşünerek bu sözü söylemiştir. Uygarlıklar niteliğini yitirdiği andan itibaren yıkılış sürecini durduramazlar. Yıkılış süreci bir anda başlayıp bitmez. Ekonomik yetersizlikleri gidermek, askeri gücünü diri tutmak, devletler arası ilişkileri geliştirmek uygarlıkların ayakta kalmasını sağlayacak. Nitekim 600 sene süren Osmanlı bile niteliğini yitirdiği için yıkılmıştır. 600 sene boyunca yaşayıp gücünü diri tutan ve çalışkan olan bir devletin bir anda yıkılması kaderi olamaz. Yetersiz kalması olabilir. Bu söz ile bu durum anlatılmak istenmektedir. Kaderiydi ve yıkıldı diye olayı basite indirgemek değil yıkılış sebeplerini iyi incelemek gerektiği mesajı verilmektedir. Bu sebeplerden ders çıkartılarak tekrarlamamak ve ayakta kalmak gerektiği alttan alta vurgulanmak istenmiştir.

Tarih öncesi döneme ait Çatalhöyük’te yapılan arkeolojik kazıların amaçları nelerdir?

Arkeolojik kazıların amacı döneme ait o bölgede kullanılan eşyaları tanımak ve bu eşyalar üzerinden dönem değerlendirmeleri ve analizleri yapmaktır. Çatalhöyük neolitik döneme ait izler taşımaktadır. Çatalhöyük’de yaşanan dönemde yazı icat edilmemişti. Yazıdan önce kullanılan sembolleri incelemek ve bu sembolleri tanımak kazının amaçlarındandır. Yine Çatalhöyük seçilerek yapılacak olan tarih öncesi kazı çalışmaları ile; taşlar, kemikler, kil yapıtları, kerpiç evler, mağaralar ve taş yapıtlar elde edilir. Böylelikle yazıdan önce kullanılan mimari ve yazı şekilleri elde edilmiş olunur. Arkeolojik kazı yaparak bulgu elde etmeye çalışan ve yazı öncesi dönemi hedefleyen kişilerin Çatalhöyük’ü çalışma alanı olarak seçmeleri doğru bir tercihtir. 18 katmanlı neolitik döneme ait bulguları elde ederek tarih öncesi çağlara ait izler bulmak ve dönemi aydınlatmak kazının temel amacıdır.

İlk Çağın tüccar toplulukları hangileridir?

İlk Çağlarda tüccar kimliği ile tanınan ve geniş pazarlar bulanlar Asurlulardır. Asurlu tüccarlar Anadolu’da ve Mezopotamya bölgesinde ticaretin hakimiyeini sağlamışlardır. Soğdlar, Semerkant merkezli olarak kurulmuş ve ticaret topluluğu olmuşlardır. Bu topluluk Kök Türk Devleti himayesine girdi. Devletin güçlü olmasından faydalanarak ticaretlerini geliştirdiler.

 

Kök Türk koruması altında geniş ticaret alanlarına yayıldılar ve tüccarlık yaptılar. İlk Çağ’da ticaretle ilgilenen başlıca diğer toplumlar ise; Fenikeliler, Lidyalılar, İyonyalılar, Miken medeniyeti, Persler olarak bilinirler. Lidyalılar parayı bulan toplum olarak tüccarlık yapmayı meslek edinen en profesyonel toplumdur. İyonyalılar ise deniz faaliyetleri ile tanınmış ve deniz ticaretleri yapmışlardır. Persler yani İranlılar ise Orta Doğu ticaretinde etkili olmayı başarmışlardır. Halı ve kilim dokuma ticareti yapmışlardır.

Mısırlıların dini inançlarının tıp ve mimariye olan etkileri nelerdir?

Mısır’da devlet başkanlarının Tanrı olduğuna inanılırdı. Tanrı temsilcisi veya Tanrı tarafından seçilme durumu ile çok farklıdır. Bizzat Tanrı’nın kendisi ve devamındaki kralların da Tanrı’nın oğlu olarak Tanrı’lık görevini sürdürdüğü inancı yaygındı. Tanrı Kral anlayışının geliştiği Mısır’da dini inançlar mimariye doğrudan etki etmiştir. Tıp alanına ise dolaylı yönlerden etki etmiştir. Mısırlılar yaptıkları gizemli inşaatlar ile bilinirler. Tapınaklar, Piramitler başlıca gizemli yapılardır. Bu gizemli yapıların oluşması Tanrı’ların yaşam merkezine sahip olması ile amaçlanmıştır. Tanrıların yaşam alanları gizemli şekilde oluşturulmuş ve ulaşılmasının önüne engeller ve zorluklar getirilmiştir. Bu engellenen mimari yapıların sırları günümüzde bile çözülememiştir. Tıp alanına olan etkisi ise Tanrılar tarafından şifa bulamayan kişilere tıp alanında çözüm bulunmaması için getirilen ilaç yasaklamalarıdır. Dini inançlar sebep gösterilerek bazı kimyasal ilaçların yapılması yasaklanmıştır.

Hammurabi Kanunlarının genel özellikleri nelerdir?

Hammurabi Kanunları her mesleğe, her kesime yönelik maddeler içerir. Doktorların görevini yapmaması ve adamın yarasını iyileştirmemesi ya da yanlış tedavi etmesi durumunda doktorun bileklerinin kesileceği bildirilmiştir. Mimarlar yaptıkları evin sağlamlığını sağlayamazsa, ev çöker ve ev sahibi zarar görürse mimar da öldürülür. Haksız yere bir adamın cinayet işlediği iddia edilir ve kanıtlanmazsa o iftirayı atan her kim olursa olsun öldürülür. Doktorlar hastanın kırık kemiklerini zor da olsa tedavi ederlerse 5 gümüş alırlar. Miras ile ilgili açıklamalar ve kanun tasarıları da geliştirilmiştir. Mirasta eşitlik sağlanmıştır.

 

Hammurabi Kanunları genel olarak tüm maddeleri ile incelendiğinde genel özellikleri olarak; meslekleri ve yaşam şekillerini belirlemek, mesleki zorunluluklar, iftira ve yalanın ölüm cezasıyla sonuçlanması, miras dağıtımı gibi tüm alanlarda düzenleme yaptığı öngörülür. Evlilik ilişkilerinin nasıl başlayacağı ve biteceğine dair maddeler de oluşturulmuştur. Sosyal yaşamı düzenleyen, mesleklerin görev yükümlülüklerini oluşturan, insan ilişkilerinin sınırlarını çizen kanunlar olduğu söylenebilir.