Türk milleti, bütün dünyaya nasıl örnek olmuştur?

Mustafa Kemal Atatürk der ki benim yaradılışımda fevkalade olan bir şey varsa o da Türk olarak dünyaya gelmemdir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini ve onun ebedi olduğunu göstermelidir.

Ulu önder Atatürk’ün bu sözlerinden yola çıkarak Türk milletinin tüm dünyaya ispatlamış olduğu değerlerden bahsedebiliriz.

Yine Atatürk der ki biz ne Bolşevik’iz ne de komünist ne biri ne de diğeri olamayız Türkler milletsever ve dinlerine hürmetkâr bir millettir.

İşte burada tüm dünyaya örnek olan inancımıza bağlılığımız olmaktadır.

Millet olarak ulu bir millet olarak tarihte tanınan Türkler şu şekilde tanımlanmaktadır.

Dünya üzerinde tek bir Türk bile kalsa o kendi devletini kurar.

Yani asla köleleştirilemeyen milletlerden biridir Türk milleti. Türk milletinin azim kararlılık ve çalışkanlık gibi özellikleri de tüm dünyanın dikkatini çekmiştir. Bizler inançlı ve çalışkan insanlarız. Toprağımızı işler mahsulümüzü aldıktan sonra kadın erkek çoluk çocuk demeden yine çalışırız ve yine üretiriz.

İçinde bulunduğumuz çaresizliklerimizi, kararlılığımız ve inancımız sayesinde içinde bulunduğumuz tüm kötü durumları tüm tarih boyunca bertaraf etmiş bir millet olarak tanınırız.

Ama Türk milletinin tüm dünyaya fiilen gösterdiği mücadelenin adı Kurtuluş Savaşı’dır. Kurtuluş Savaşı’nda tüm yokluklara ve zorluklara rağmen kanıyla canıyla kazandığı zaferi ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ile Mustafa Kemal Atatürk Türk milletinin azmini kararlılığını ve bağımsızlığını tüm dünyaya ispatlamıştır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin temsilcisi olarak kuruluşundan günümüze hangi mücadeleleri vermiştir?

TBMM, Türk milletinin temsilcisi olarak kuruluşundan günümüze hangi mücadeleleri vermiştir?

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’den bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi dâhili Nizamnamesinin kabulünün gerçekleştiği 2 Mayıs 1927 tarihine kadar geçen zaman diliminde Meclisi Mebusan başkâtibi tarafından yürütülen daha sonra adı kâtibi umumi olarak değiştirilmiş bir kurumdur. Bugünkü ismiyle TBMM olarak bilinir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş amacı anayasa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilen yasama yetkisinin yerine getirilirken başkanlık divanlarını komisyonlar ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine idari ve teknik belge desteklerinin sağlanması amacıyla kurulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevleri şunlardır:

  • Başkanlık divanı komisyonlar genel kurul ve siyasi parti grupları dâhil olmak üzere her türlü bilgi desteği sağlamak.
  • Kanun teklif taslağı hazırlamak
  • Çözümleme tutanak ve basım işlemlerini yürütme

Gibi daha birçok görevi bulunan TBMM kuruluşundan bu yana birçok mücadele vermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yaralarını sarmaya çalışan bir milletin kendi kendini yönetebilmesi için getirilen Cumhuriyet rejimi ile beraber meydana gelen bir kurum olduğu için hem toplum hem de yapacağı işler açısından birçok mücadele vermek durumunda kalmıştır. Millet artık kendi vekillerine seçiyor ve Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin vekilleri ile millet adına kararlar alıyordu bu yeni sistemin meclis içinde ve meclis dışında birçok sorun ile mücadele etmesi gerekmiştir.

 

Vatan kelimesinin sizde çağrıştırdığı duygu ve düşünceler nelerdir?

“Vatan” kelimesinin sizde çağrıştırdığı duygu ve düşünceler nelerdir? Açıklayınız.

Vatan bir bireyin doğduğu büyüdüğü milletin hâkim olduğu bir üzerinde barındığı toprak parçası veya kara parçası demektir.

Vatan kelimesi, ben de uğruna her mücadeleye vermem gereken yaşadığım yer hissiyatını uyandırmaktadır. Yalnızca üzerinde ikamet edilen toprak parçası olması durumunda bir anlamı yoktur çünkü insan o zaman her yerde yaşayacağını düşünür.

Evimin dünya olduğunu düşünürsem,  vatanımın benim odam olduğunu söyleyebilirim. Çünkü odam benim için özeldir, önemlidir. Sadece uyuduğum yer deyip geçemem.

 

Vatanını seven insan ne yapar?

Söylemler eylemlere dönüştüğü takdirde gerçek kabul edilebilirler. Vatanını sevdiğini iddia eden bir insan vatan için çalıştığında bunu ispat etmiş olur. Bir hayali, bir hedefi, bir yolu olmayan hiçbir birey vatanını gerçekten sevdiğini iddia edemez.

Sevmenin içerisinde emek vermek fedakârlık yapmak vardır. Eğer sevdiğiniz şey için çaba göstermiyorsanız onu gerçekten sevdiğinize kimseyi inandıramazsınız. Oda örneğine dönecek olursak, odamı sevdiğimi söyleyip onu hiç temizlemezsem toparlamazsam odam sevdiğim bir yerden daha çok bir çöplüğe dönüşecektir. İşte bu şartlarda gerçekten odamı sevdiğimi söylemem imkânsızlaşır. Sevdiğimi söylediğim herhangi bir şey için emek sarf etmem ve mücadele vermem gerekir.

Üzerinde yaşadığı toprak parçasına bana özel ve değerli kılan şey benim ona verdiğim emektir. Bu emek gün gelir bir damla su olur gün gelir bir damla kan olur.

Yaşlı kadının Atatürk’ten bir şey istememesini nasıl yorumluyorsunuz?

Yaşlı kadının Atatürk’ten bir şey istememesini nasıl yorumluyorsunuz? Açıklayınız. 

Yaşlı kadın Atatürk’ten bir şey istemeyerek Atatürk’ün Türk halkı için yapabileceği her şeyi yaptığını söylemek istemiş olabilir. Türk mile etinin kurtuluşu için her şeyi yapan Atatürk’ten artık istenecek bir şey olmadığın ve yaptıklarına saygı ve minnet duyulması gerektiğini belirletmek amacı ile böyle davranmış olabilir.

Bununla birlikte Türk milletinin örf adet ve töresinde almaktan çok vermek vardır Türkler kimseden bir şey isteyen bir milleti olmamıştır tarih boyunca. Her zaman kendi ekmeğini kendi yapan kendine zaferini kendi kazanan bir millet olarak tanınan Türk milleti kadınından erkeğine her bir birey ile benzer özellikleri göstermektedir.

Atatürk bir Türk olarak vatanı ve milleti için yapması gereken her şeyi yapmış yaşlı kadın da bunun bilincinde olarak ondan daha fazla bir şey istememiş olabilir.

İnsanın eksiği varsa eksiğini tamamlamak ister belki de yaşlı kadının hürriyeti ve toprağının huzuru dışında bir eksikliği yoktu ve Atatürk’ten isteyecek bir şey de yoktu çünkü Atatürk Türk milletinin bağımsızlığını ve vatanın bütünlüğünü sağlayarak yaşlı kadının tüm dua ve dileklerini yerine getiren vesile olmuştu.

Aşağıdaki durumları gerçekleştirirken kullandığınız bilgileri düşününüz.

Aşağıdaki durumları gerçekleştirirken kullandığınız bilgileri düşününüz. Bu bilgileri doğrulamak için hangi ölçütlerin kullanılması gerektiğini nedenleriyle beraber boş bırakılan yerlere yazınız.

Meslek Seçerken

Meslek seçerken başvurulan bilgi türleri kişiden kişiye değişiklik gösterecektir. Meslek seçerken duygusal bir yaklaşım gösteren kişiler sezgisel bilgi türünü kullanabilir. Ancak meslek seçimine daha çok ekonomik yaklaşan kişiler, gündelik bilgi türünden yararlanırlar. Sezgisel bilgi türünün duygusal anlamda kullanıldığının doğrulaması; kişinin sezgisel olarak bu mesleği yapabileceğini bilmesidir. Ancak ekonomik açıdan yaklaşanlar, paranın nasıl bir güce sahip olduğunu gündelik bilgi aracılığı ile bilirler.

Teknolojik Bir Alet Satın Alırken

Teknolojik bir alet satın alırken kullanılan bilgi türü, felsefe içerisinde de kategorize edilmiş üzere “teknik bilgi” türüdür. Teknik bilgiler, varlığı somut olarak gösterilebilen nesnelerin bilgisidir. Bir nesnenin ya da aletin nasıl çalıştığı veya çalıştırılacağı üzere bilinen tüm bilgiler teknik bilgi alanına girer. Dolayısıyla alet satın alırken teknik bilgi olmaksızın doğru seçimi yapmak zor olacaktır.

Bir Arkadaş Seçerken

Bir arkadaş seçerken kullanılan bilgi türleri yine kişiden kişiye göre farklılık göstermekle birlikte genel olarak sezgiseldir. Ancak dinsel bilgi türünün dogmatik ve inanca dayalı yapısına da benzerlik gösterebilir. Arkadaş seçiminde bizim için en iyisi olduğuna “inandığımız” kişiye yakınlık gösteririz. Bu inancımızı etkileyen çeşitli davranışlar da elbette vardır. Ancak seçim yaparken karşıdaki kişinin kesinlikle “iyi” olduğunu kanıtlamamız mümkün değildir.

Algı Yanılmaları Bilginin Doğruluğu İçin Şüphe Oluşturur Mu?

Algı yanılmalarının doğru bilgiye ulaşmada şüphe oluşturacağı çeşitli filozoflar tarafından dile getirilmiştir. Örnek olarak Rasyonalist akımın savunucuları, duyu organları ile elde edilen bilginin tamamen geçersiz olduğunu, dışarıdan gelen (a posteriori) bilginin tamamen şüpheli olduğunu savunur. Buna verilmiş en iyi örneklerden bir tanesi gözlerimizin bize çoğu zaman yalan söylemesidir.

Berrak bir su birikintisinin içerisine düz bir çubuğun yarısını soktuğumuzda, suyun altında kalan kısım yamulacaktır. Gözlerimiz, bize sopanın kırık ya da yamuk olduğu bilgisini iletecektir. Oysa ki gerçekte sopa düzdür ve dışarıdan gelen bu bilgi, bize bir doğru bir bilgi vermediği gibi “yanlış bir bilgi” vermiş olacaktır. Bu nedenle Rasyonalist filozoflar dışarıdan gelen tüm bilgilere kulaklarını tıkamışlardır. Onlar için tek gerçek bilgi içeriden gelen (a priori) bilgidir. Bu bilgi türlerine örnek olarak matematik ve geometri gösterilebilir. Matematiksel olan hiçbir şey, bizi yanıltamaz ve mantığın temelini oluşturur.

Ancak çeşitli düşünürler rasyonalistlerin dışarıdan gelen bilgiye bu denli kulaklarını tıkamasını eleştirirler. Buna karşılık emprist (deneyci) filozoflar da a priori şeklinde elde edilen bilgiye karşı çıkmışlardır. Ancak her iki bilginin de mümkün olduğunu düşünen filozoflar da vardır. Örnek olarak Kant’a göre bilgiler, hem dışarıdan hem de içeriden gelebilirler.

Sonuç olarak empristlere göre de algı yanılmaları bilginin doğruluğu için şüphe oluşturabilir ancak deney ve gözlemin “devamlılığı” bu şüpheyi ortadan kaldırabilir.

Bilgilerin Doğruluğunun Mümkün Olmadığı Nasıl Savunulabilir?

Doğru bilginin imkansız olduğunu savunan birçok görüş bulunmaktadır. Bu konu tamamen Epistemolojinin yani bilgi felsefesinin alanına girer. Bilgi, felsefe tarihi boyunca üzerine en çok kafa yorulmuş konulardan bir tanesidir. Bu yazıda doğru bilginin imkansız olduğunu düşünen akımlara, düşünürlere ve bu imkansızlığı “neden” düşündüklerinden bahsedeceğiz.

 

Doğru bilginin mümkün olmadığı düşünen ilk görüş septisizmdir. Septiklere göre evrensel olarak kabul edebileceğimiz bir bilgi türü yoktur. Bu akımın en büyük savunucuları Parmenides, Demoktritos ve Zenon’dur.  Parmenides’e göre dış dünya sürekli olarak değiştiğinden dolayı paradokslar içerir. Aynı şekilde öğrencisi olan Zenon da Parmenides’e benzer fikirlere sahiptir. Demokritos ise varlığın ve dolayısıyla tüm evrenin atomlardan meydana geldiğini savunur. Ancak bu küçük atomlar algılanamazdır. Bilginin tek kaynağı olan duyum, dışarıdaki tüm paradokslardan doğru bir bilgi çıkaracak nitelikte değildir.

Doğru bilginin mümkün olmadığı söyleyen bir diğer akım ise Nihilizm’dir. Bu öğretiye göre hiçbir şey bilgi değeri taşımaz. Üzerinde bilgi değeri olduğunu düşündüğümüz her şey yanıltıcı ve aldatıcıdır. Bu akımın en önemli temsilcisi kuşkusuz Nietzsche’dir. Ona göre doğru bilgi kesinlikle yoktur. Ancak var kabul edilse bile insan dediğimiz sınırlı canlının doğru bilgiyi elde edebilmesinin imkansız olduğudur. Bu nedenle Nietzsche, doğruluğundan hiçbir zaman emin olamayacağımız bilgiler ile aldanmak yerine, bu bilgi türlerinin tamamını reddetmeyi tercih eder.

Birbiri Ardına Gelen Olaylar, Neden Sonuç İlişkisi Olarak Düşünülebilir Mi?

Birçok düşünür bu sorunun İslam Biliminin sonunu getirdiğini savunur. Akıl alır gibi durmasa da bahsedilen “nedensellik” sorunu, günümüz modern felsefe içerisinde bile tartışmalarda kendisine yer bulur.

Konuyu daha anlaşılabilir hale getirmek için örneklendirerek ilerleyelim; Her sabah saat 8’de uyanan kendi halinizde bir insansınız. Ve her sabah balkonda masanızda oturup kahvenizi yudumluyorsunuz. Sokağa baktığınızda karşı komşunuz arabasını saat tam 08:30’da çalıştırıp gidiyor. Yarım saat sonra ise yan komşunuz tam olarak saat 09:00’da arabasına biniyor ve işe doğru yol alıyor. Bu senaryo hafta içi her gün olmak üzere tekrarlanıyor. Dünya’ya sürekli neden-sonuç zinciri içerisinde bakan bir canlı olarak “insan” yani siz; diyebilir misiniz ki ikinci arabanın her sabah saat 9’da hareket etmesinin nedeni birinci arabadır?

Gazali’nin şu meşhur nedensellik sorununun özeti tam olarak budur. Ancak küçük bir farkla; Evrende meydana gelen tüm maddesel hareketler bize, neden sonuç zinciri içerisinde hareket ediyormuş gibi geliyor olabilir. Gazali’ye göre her bir maddesel hareket tanrının ya da başka bir şeyin sonucudur ve birbirleri arasında zorunlu bir neden sonuç ilişkisi yoktur.

Düşünürlerin bu sorunun İslam Bilimini bitirdiği fikri anlamsız geliyor olabilir ancak, bilimin “her şeyin bir nedeni vardır” ön kabulü, nedensellik sorunu ortaya çıktığında kendisini tamamen gereksiz bırakıyor.

Doğru Bilgiye Nasıl Ulaşılabilir?

Bu soru, tamamen bilgi felsefesi alanına girer. Bilgi felsefesi, diğer ifadeyle Epistemoloji olarak tanımlanır.

Tarihteki tüm düşünürler, doğru bilgiye nasıl ulaşılabileceği konusunda farklı fikirler ortaya koymuşlardır. Bu fikirlerin toplamı da çeşitli akımları ortaya çıkarmıştır. Örnek olarak Sokrates, Platon, Descartes gibi filozoflar doğru bilgiye yalnızca akıl yolu ile ulaşılabileceğini iddia eder. Onlara göre akıl kullanılmaksızın doğru bilgiye ulaşmak imkansızdır ve aynı şekilde akıl olmadan elde edilen hiçbir şey bilgi değeri taşımaz. Bu görüşün tam zıttında yer alan deneyci (emprist) filozoflar, doğru bilginin ancak ve ancak deney ve gözlem yolu ile elde edilebileceğini savunur. Bu görüş aslında pozitivizm ya da materyalizm gibi akımların da temelini oluşturmaktadır.

 

Örneğin materyalistlere göre doğru bilginin kaynağı yalnızca maddedir. İnsan, ancak madde ile iletişim kurduğunda çeşitli bilgilere ulaşabilir. Ancak Rasyonalistlerin duyu organlarına ve dış dünyada meydana gelen hiçbir şeye güvenmemesi, onların deneyciliğe karşı bir tutum içerisinde olmaları sonucunu doğurmuştur. Doğru bilgiye ulaşma fikrinin en önemlilerinden biri de septisizm yani şüpheciliktir. Septiklerin bazıları doğru bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu düşünürken, bazıları ise mümkün olduğunu ancak her türlü bilgiye kuşku ile yaklaşılması gerektiğini düşünür. Ancak doğru bile kesinlikle ulaşılamayacağını söyleyen akımlar da vardır. Nihilizm, bu akımlardan bir tanesidir. Nihilizme göre doğru bilgiye yoktur. En iyi ihtimalde doğru bilgi olsa bile insan, bu bilgilere ulaşabilecek konumda değildir.

Duyumlar Herkeste Aynı Biçimde Mi Ortaya Çıkar?

Duyumların herkeste aynı mı yoksa fark biçimde mi ortaya çıktığı sorusu, özellikle antik, ilkçağ ve ortaçağ felsefelerinde önemli bir sorudur. Bunun nedeni dönemin teknolojik olarak imkansızlığı, insanların duyumlarının birbirinden farklı mı yoksa aynı mı olduğunun anlaşılamamasıdır. Günümüz modern biliminin bu gibi sorulara belli cevapları olsa da, bu sorulara tarihte nasıl cevaplar verilmiş incelemekte fayda var.

 

Duyumların herkes tarafından aynı veya farklı olduğu durumlar çeşitli filozoflar tarafından kategorize edilmiştir. Örnek olarak zaman algısının çeşitli düşünürlerce herkeste aynı olduğu fikrine varılmıştır. Bu algı türüne de “nesnel” algı adı verilmiştir. Ancak duyu organları ile girilen etkileşimler herkes tarafından farklı (sübjektif) olarak algılanır. Duyumların bu noktada bir nesnelliği söz konusu değildir. Modern bilimin de ortaya koyduğu verilere bakacak olursak, nesnel olarak kabul edilen “zaman algısı” bile, Albert Einstein tarafından çürütülmüştür. Zaman, herkes ve her (şey) için farklı algılanmaktadır. Hatta varlığından ve dinamiklerinden daha yeni haberimizin olduğu Sinestezi hastalığı, algının kişiden kişiye nasıl farklı işleyebileceği konusunda harika bir örnektir. Sinestezi hastaları kısaca, renklerin kokularını, rakamların cinsiyetlerini, kokuların vücutlarını hissederler.

Tarihsel bağlamından modern bilime kadar bakacak olursak, duyumlar birçok kişide aynı biçimde ortaya çıkabilir ancak kesinlikle “herkeste” aynı biçimde ortaya çıkması mümkün değildir.