Türk Dil Kurumunun başkanı siz olsaydınız dilin doğru kullanımı, sözlük ve yazım kılavuzunun daha yaygın kullanımı, ana dil bilincinin geliştirilmesi gibi konularda nasıl bir çalışma yürütürdünüz?

TDK başkanı siz olsaydınız dilin doğru kullanımı, sözlük ve yazım kılavuzunun daha yaygın kullanımı, ana dil bilincinin geliştirilmesi gibi konularda nasıl bir çalışma yürütürdünüz? Düşüncelerinizi aşağıda boş bırakılan yere kısaca yazınız.

 

Ben Türk dil kurumunun başkanı olsaydım dilin doğru kullanımı sözlük VE yazım kılavuzunun yaygın kullanımı ve anadil bilincinin gelişmesi için uygulayacağım yaptırımlar şu şekilde olurdu:

 

Öncelikle zorunlu örgün eğitimin başladığı ilk evreden itibaren ders kitapları gibi sözlük kullanımında zorunlu olması için milli eğitim bakanlığı ile bir işbirliği içerisinde girerdim. Kolay taşınabilir cep sözcükleri aracılığı ile her yaş ve her döneme uygun kelime dağarcığını öğrenciye ve bireylere verilmesini sağlardım. Bugün var olan Türk Dil Kurumu verilerinin internet üzerinden kullanıcıya açılması ve paylaşılması işlemini ben de bizzat gerçekleştirirdim. Kelimelerin doğru ve yanlış kullanımları içerisinde oluşturulan bir karşılaştırma metodunun reklam yöntemleri yani billboardlar üzerinden, televizyon, radyo, internet aracılığıyla bireylere iletilmesini sağlardım. (Bir reklam gibi herkez değil herkes yazan billboard bilinçaltına bilgiyi işlemek için kullanabiliriz.)

 

Bununla birlikte kelime dağarcığının gelişmesi için insanların okumaya ihtiyacı olduğunu bilerek kitaba uygulanan yüzde 18 verginin düşürülmesi için gerekli kurum ve kişilerle iletişime geçerdim. Zorunlu eğitim sürecinde öğrenci kadar öğreticinin tavrı ve dağarcığı kelimelerin bilinmesi merak edilmesi ve öğrenilmesi açısından önemlidir. Bu yüzden meslek içi eğitimler kapsamında sözlük ve kelime dağarcığı eğitiminin öğretici kişilere verilmesini sağlardım. Nasıl ki çocuklar söylenileni değil gördüklerini uygularlar insanda aynı tepkiyi durumlar karşısında göstermektedir yüzden bireyin merak etmesi, kelimeyi doğru kullanması anlam bilgisi için çabalaması benim örnek teşkil etmem ile de teşvik edilecek bir eylemdir. Ben de bunun bilincinde olarak konuşmama ve kelime dağarcığıma dikkat ederdim.

TDK’nin sözlük çalışmalarının internete yüklenmesi sizce insanlara nasıl bir kolaylık sağlamıştır?

TDK’nin sözlük çalışmalarının Genel Ağ’a (internete) yüklenmesi sizce insanlara nasıl bir kolaylık sağlamıştır?

 

Bilişim çağında olmanın artıları ve eksileri olduğunu sürekli değerlendirip sürekli konuşuyoruz. Artık insanlar bilgiye somut olan kitap, gazete ve dergilerden değil soyut olan internet üzerinden edinmeyi tercih etmekteler. Sürekli elimizde olan telefonlar ve bilgisayarlar ulaşım kolaylığı açısından belki de bizi buna yönlendirmektedir. Doğru bilginin internet üzerinde var olmasın bana göre iyidir ve doğru bir yaptırımdır. Türk Dil Kurumu’nun sözlük çalışmalarının internete yüklemesi doğru bilgiye ulaşmak isteyen insanın işini kolaylaştırmıştır. Kesin bilgi olmasın ve internet üzerinden de kelime karşılığını bulabilmek konuştuğunu merak eden anlamı kavramaya çalışan insan için oldukça yüzü güleç bir uygulamadır diyebiliriz.

 

Türk Dil Kurumu’nun dilin canlı yapısı ile beraber kelimelerin değişimlerini de takip etmesi ve bunu genel ağ yani internet üzerinden yayınlaması insanların dilin gelişimi daha yakından ve hızlı bir şekilde takip etmelerini de sağlamıştır.

 

Sözlük kullanma alışkanlığının yerleşmesi açısından da internette Türk Dil Kurumu verilerinin olmasını doğru ve verimli bulmaktayım. İnsanlar yanlarında külçe ağırlığındaki sözlükleri taşımak yerine her daim yanlarında olan cep telefonları üzerinden bilgiye ulaştıklarında kolay ulaşmanın verdiği hız ile daha fazla bilgi edinebilmektedirler.

Sözlük Kullanmanın Önemi Nedir?

Sözlük kullanmanın önemi ile ilgili düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Günlük hayattan örnekler verecek olursak insanın kendini ifade etmesi için kelimeleri ihtiyacı olduğunu hepimiz biliriz ve hepimiz kelimeleri günlük hayat içerisinde kullanırız. Ancak kelime dağarcığımızı ne kadar geniş olursa kendimize o kadar iyi ifade etme şansını elde edebiliriz. Yapılan araştırmalara göre kadınlar ve erkekler farklı kelime dağarcıkları ile kendilerini ifade etmektedirler. Kadınlar günde 20000 kelime kullanırken erkekler 7000 kelime kullanarak kendilerini ifade etmektedirler.8 oranların farklılığı kadınların konuşmayı çok sevmesinden kaynaklanıyor olabilir) Tabii bu 20000 kelimenin birbirinin tekrarı olmaması konuşmayı etkili ve güzel hale getirirken birbirinin tekrarı kelimelerinin varlığı konuşmayı dırdır ve baş ağrıtıcı bir hale getirebilir.

 

İnsanın kullandığı kelimeleri doğru bir şekilde kullanması ve kelimelerin eşyaların anlamlarını doğru bilmesi öğrenmenin doğru gerçekleşmesi açısından önemlidir. Kullandığı kelimelerin doğru olum olmadığını kontrol edebileceği yer ise sözlüktür. İşte burada sözlük kullanmanın önemi ortaya çıkmaktadır. İlk evrede doğru bilgi yerleşimi gerçekleşirse üzerine koyulan bilgilerde sağlam bir temelin üzerine inşa edileceğinden bilgi yıkılmayacaktır. Ancak temeli sağlam atmadığınız da inşa ettiğiniz yapı muhakkak çökecektir. Bilginin kalıcılığı için kelimenin doğru olması bir tam karşılığını bilinmesi anlama ve ifade kavramlarına yardımcı olmaktadır.

 

Sözlük kullanım becerisi de insanın öğrenmesi gereken ve alışkanlık haline getirmesi gereken bir beceridir. Öğrenmenin başladığı zamandan itibaren ( ilkokul birinci sınıftan itibaren diyebiliriz, hatta okul öncesi içinde resim sözlükleri kullanılmaktadır)sözlük kullanma becerisi geliştirilirse bireyin kelime dağarcığı ve anlama kapasitesi de otomatik olarak artacaktır.

Türkçe İle İlgili Hazırlanmış Sözlükler

Türkçe ile ilgili hazırlanmış sözlüklerden bildiklerinizi söyleyiniz.

 

Türk milleti çok köklü bir millettir. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçmesi ile değişim ve gelişim devam etmiş ve yerleşik hayata geçtikten sonra yazılı ürünler verilmeye başlanmıştır. Türklerin ilk alfabesi Göktürk alfabesi olarak bilinir. Türkçe, içerisinde birçok lehçe ağız ve şive bulunduran zengin bir dildir. Türkçe ’de iki ayrı dönem hatta üç ayrı dönem esas alınabilir.

 

  • Göçebe dönem
  • Yerleşik hayata geçirdikten sonraki dönem
  • İslamiyet’in kabulünden sonraki dönem

 

Göçebe hayat yaşayan Türkler yazılı üründen çok sözlü ürün vermişlerdir yerleşik hayata geçtikten sonra ise yazılı ürünler artmış edebi gelişim hızlanmıştır. Daha sonra İslamiyet’in kabulü ile dilde Arapçadan ve Farsçadan gelen kavramlar ile kelimeler yerleşmeye başlamıştır. Hal böyle olunca birçok sözlük yazılmış ve Türkçe’nin tarihine kazandırılmıştır.

 

Karahanlı döneminde yazılan hakaniye lehçesi ile icra edilmiş Kutadgu Bilig, Divanü Lügatit Türk, Atabetü’l Hakayık ve Divanı Hikmet Türkçenin ilk sözlükleri sayılır. Divanı lügatit Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut ilk sözlüğü icra eden âlimdir.

 

İslamiyet’in kabulünden sonra Türkçe ‘ye giren Arapça ve Farsça kelimeleri anlamlandırmak açısından hazırlanan bir diğer sözlükte Hinduşah nahcivani tarafından kaleme alınan Sıhah-el-Acemiyye ‘dir. Modern sözlük anlamında kaleme alınan ve 1901’de basılan Şemsettin Sami’nin Kamûs-ı Türkî eseri Arap ve Fars kelimelerinden arındırılmış Türkçeyi sunmak için güzel bir örnektir.

 

Son olarak da TDK’nin Türkçe sözlüğünü örnek gösterebiliriz.

 

Benzeri konumuz İlk Türk İslam edebi eserleri hangileridir? yazımızı da okuyabilirsiniz.

“Dil, canlı bir varlıktır.” sözüyle ilgili düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

“Dil, canlı bir varlıktır.”

 

Dil canlı bir varlıktır sözünde ne ifade edilmek isteniyor? Dil acıkır mı, susar mı, uykusu gelir mi, onun da temel ihtiyaçları var mıdır dil nefes alır mı? Dil bütün bunları yapmıyorsa biz dil için neden canlı bir varlık deriz?

 

Canlı varlık kavramının içerisinde temel ihtiyaçlar kadar etkileşim içerisinde girebilme becerisi de bulunmaktadır. İnsan sosyal bir hayvandır kavramını dile entegre ettiğimizde değil etkileşimle gelişen ve büyüyen sosyal bir canlıdır diyebiliriz.

 

Dilin canlı olduğunu anlayabilmek için tarihsel süreçler de dilin gelişimini gözlemlemek gerekir. Eğer değil stabil olsaydı sadece Türk milleti olarak 4 alfabe değiştirmezdik. Ya da ölü kelimeler var olmazdı.

 

Örneğin bugün kullanılmayan öleyazmak düşeyazmak fiillerinin daha önce canlı ve aktif bir şekilde kullanılması burada baz alınabilmektedir. Sadece bu soruyu cevaplarken kullandığımız entegre ve baz kelimeleri de başka dillerden dilimize geçmiş ve dilin etkileşim içerisinde olduğunu gösterir örneklerdir. Entegrenin uyum olduğunu sözlük açmadan biliyorsak dilin canlı olduğunu burada kabullenmemiz gerekir.

 

Dillerde insanlar gibi doğar yaşar ve ömrünün sonuna geldiğinde ölür. Dilin ölümü de birdenbire değil yavaş yavaş yaşlanarak gerçekleşir.

Sosyal medya, Genel Ağ ve teknolojinin; dili nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Sosyal medya, Genel Ağ ve teknolojinin; dili nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Günlük hayattan örneklerle anlatınız.

 

Türkçede konuşma dili ve yazı dili telaffuzda farklılık gösterebilir. Dil bilimciler tarafından da kabul edilen ve bilimsel bir olgu olarak geçen bu tanımda telaffuz farklılıkları şive ve ağız farklılıkları lehçe farklılıkları dolayısıyla ortaya çıkabilir. Ancak sosyal medya bırakın yazım hatasını insanın konuşmasını da hatalı bir hale getirmiştir. Sınırlandırılmış karakterlerle insanın derdini anlatmaya çalışması sonunda hım ok kib bay gibi kendine ait olmayan hem de manalı olmayan terimlerin hayatımıza girmesine sebebiyet vermiştir.

 

Medyayı iyi okumak interneti de doğru kullanmak bu noktada oldukça önemlidir. Dil canlı bir yapıya sahiptir ve bireyler tarafından bozulmaya ya da yüceltilmesi açıktır. Bu canlı varlığı deforme ettiğiniz sürece deformasyonun etkileri zamanla artacak ve dil kullanılamaz bir çöplük haline gelecektir. Sosyal medyanın dilin üzerinde baskın etkisi ise dili deforme etmektir. Sırf karakterler sığsın diye ünlü harfleri atıp kendi kısaltmalarımızla bir şeyler anlatmaya çalışırken komik değil trajikomik görünüyoruz.

 

Sosyal medya ve internetin hayatımıza soktuğu bir alfabe daha var ki bilinçli kullanmıyoruz. İnsanlığın var olduğu ilk zamanlarda ifade etmek için kullandığı basit resimler emoji alfabesi olarak bugün tekrar karşımızdadır. Bu beni eğlendirdi buna sevindim demek yerine gözlerinden gülmekten yaşlar çıkan sarı bir suratı karşımızdaki insanı ileterek Duygu durumumuzu ifade etmeyi tercih eder hale geldik.

 

Mesele kelimelerin kısalığı veya uzunluğu mesele resimlerin varlığı veya yokluğu değildir. Sosyal medya insanı boş bir kalabalığın içerisinde yalnız bırakan konuşmaktan anlaşılmaktan uzaklaştıran ve dili de aynı kekremsi tadı barındıran bir mecradır.

Bireyin iç dünyasının edebi eserlere konu edilmesi, o esere nasıl bir katkı sağlar?

Bireyin iç dünyasının edebî eserlere konu edilmesi, o esere nasıl bir katkı sağlar? Düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Edebiyat insan merkezli bir sanat ve bilim dalıdır. Edebi eserin insan normlarından ve insandan uzak bir şekilde inşa edilmesi mümkün değildir. Çünkü insan ancak, insan üzerinden verilen örneklerle ve insana dair kavramlarla anlatılabilir, açıklanabilir. Yeryüzünde insana benzeyen, insan yaradılışına sahip başka bir canlı varlık olmadığından edebi eserin içerisinde konunun insan olması oldukça olağan kabul edilmelidir. Hatta karakterlerin cinsiyeti, görünüşleri, olaylara bakış açıları okuyucuyla karakter arasında bir bağ sağlıyorsa okuyucunun karakterden alacağı bilgi ve değer aynı şekilde artış göstermektedir. İnsan bilmediğinden ürker ve bildiğine yaklaşır düşüncesiyle hareket ettiğinizde insan en çok kendini tanır ve insan en çok kendini tanımaz diyebiliriz. Edebi eserin insanı konu alması kendini tanıdığını düşünen bu canlının yolunu aydınlatmak ona benzeyen türevlerinin olduğunu göstermek ve belki de sadece ona dışarıdan objektif ya da subjektif bir gözle bakabilmektir. İnsanı anlamak kelamda basit, manada derin bir iştir. Bireyin iç dünyası edebi esere yansıtıldığında mana dünyasının kapıları aralanır ve neden böyle hissediyorum bilmiyorum diyen diğer insanlara da bir zerre olsun ışık dağıtılır.

 

Edebiyat sanatının ortaya çıkış sebebi insan olduğundan, yani olayın girdisi insan olduğundan çıktısının da yani edebi eserinde insanın iç dünyasını odaklanması durumun gidişatında ortaya çıkabilecek en doğal sonuçtur diyebiliriz.

 

İnsanın iç dünyası diğer insanlarla belli noktalarda benzerlik gösterirken belli noktalarda ayrılır ve bu ayrılmalar insanı genel kavramdan özel kavrama götürmektedir. Ayşe’yi Ayşe yapan gözleri değil Ayşe’nin iç dünyasının biricik olmasıdır. Aynı şekilde edebi eseri biricik yapan o iç dünyaya bakılan göz, o iç dünyadan yapılan sentezdir.

Uzun süre gurbette yaşadıktan sonra özlemini çektiği memleketine dönen bir kişinin ruh hali ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Uzun süre gurbette yaşadıktan sonra özlemini çektiği memleketine dönen bir kişinin ruh hâli ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

Uzun süre gurbette kalan insanların memleketlerini özlemesi kadar doğal ve içten bir durum yoktur diye düşünüyorum. Ancak gurbetçiler bana Necip Fazıl Kısakürek’in her zaman Sakarya şiirindeki şu dizeyi hatırlatır.

 

Öz vatanında garipsin öz vatanında parya…

Milleti bir arada tutan ve milleti millet yapan değerler ortak kültürel değerlerdir. Paylaşılan zaman, yaşanan olaylar, aktarılan bilgiler insanları bir arada tutan ince bir bağın görünmez ipleridir aslında. Gurbete giden ve memleketinden uzakta olan insan yabancılaşmaya başlar. Bu yabancılaşma önüne geçilemez durdurulamaz bir yabancılaşmadır. Çünkü yaşadığı ortama uyum sağlayamayan insan orada tükenir. İnsan ne oralı ne buralı olmadıkça, ortada bir yerde kaldıkça geçmişin hasreti, bugünün sancısı, geleceğin kahrı içerisinde devinir durur. Yani şöyle diyebiliriz geçen yaz amcasının torununun sünnetine gidemediği için bir adım uzaklaşan gurbetçi, yaşam şartları dolayısıyla kaçırdığı her şeyden o topluluktan uzaklaştırılarak bir sosyal cezalandırılmaya tabi tutulacaktır. ( sünnette olmuştu ya, ama sen yoktun cümlesinden sonra konuşmanın bitmesi burada anlatılmak istenileni karşılamaktadır.

 

İnsanların beraber geçirdikleri zaman dilimi azaldıkça, hatta yok oldukça paylaşacakları şeyler de aynı oranda azalır. İnsanın yaratılışında var olan ait hissetme gurbet olgusuyla insandan istemsiz bir şekilde alınır. Kişi memleketine geri döndüğünde de ait hissetme duygusu geri gelmez. Belki insanın hayat karşısında aldığı en ağır darbelerden biri gurbetçi olmaktır.

Ne edebiyat felsefe ne de felsefe edebiyattır sözünü yorumlayınız.

“Ne edebiyat felsefe ne de felsefe edebiyattır.”

 

Edebiyat ve felsefe içerik bakımından birbirinden çok farklı bilim dallarıdır. Edebiyatın felsefesi yapılır, felsefenin edebiyatı yapılır ama ne edebiyat felsefedir felsefe edebiyattır. Felsefe Yunanca kökenli peşinden koşmak aramak anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir. Bilge ve bilgelik anlamına gelen Sophia eki getirilerek sevginin bilgisini aramak anlamında bir bilim dalı ortaya çıkmıştır.

 

Felsefe doğru soruyu sormaya çalışırken birçok soru seçeneğini değerlendirir ve aslında felsefede verilen cevapların pek bir önemi yoktur mühim olan doğru soruyu sormaktır.

 

Edebiyat ise insanların konuşarak, yazarak, söyleyerek meydana getirdikleri sanat dalının incelemek irdelemek ve anlamak adına ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Edebiyatta ise felsefenin tam tersi soruların değil cevapların önemi vardır. Edebiyat kesin doğru aramaz. Edebiyat doğruya en yakın olanı arar kişilerin doğrusunu toplumların doğrusunu milletlerin doğrusunu arar ancak hiçbir soruya edebiyatta net cevap alamazsınız.

 

Felsefede ise netlik kazanan kuramlar mevcuttur. Bu yüzden ne edebiyat felsefe nedir felsefe edebiyattır ikisi beraber farklı bir bilim ortaya çıkartabilir ama her birine ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Bilimlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalarının bilimlerin gelişmesine nasıl bir katkı sağlar?

Bilimlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalarının bilimlerin gelişmesine nasıl bir katkı sağladığını sözlü olarak ifade ediniz.

 

Bilim, çok kapsamlı bilgilerin derlendiği toparlandığı ve keşfedildiği bir alandır. Doğada var olan her şey keşfedilmeye muhtaç olduğundan insanın merakı ile birlikte birçok bilim dalı ortaya çıkmıştır. Bilim insanları kavramların rahat anlaşılması ve her şeyin birbirine girmemesi amacıyla bilimleri sınıflandırma yöntemleri türetmeye çalışmışlardır.

 

En temelden bakacak olursak görürüz ki, Aristo felsefe temelli bir bilim sınıflandırması ile bilim sınıflandırmasının ilkini gerçekleştirmiş. Aristo’nun bilim sınıflandırmasında 3 ana etken vardır. Bu üç ana etken teorik bilimler pratik bilimler ve poetik yani şiir olarak karşımıza çıkar. Aristo’nun sınıflandırmasını daha sonra Stoacılar da bilimi sınıflandırmış yine 3 maddede fizik etik ve mantık olarak kategorilendirmeye tabi tutmuştur. Gelinen son noktada bilimler; merkezi bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimleri adı altında yine üç ana noktaya ayrılmış ancak kendi aralarında farklı dallara bölünmüştür.

 

Bilimler birbirleri ile işbirliği yapmadan üreyemez ve gelişemezler. Bu iddianın cevabını ise içerisinde matematik, fizik, tarih, psikoloji, coğrafya gibi bilimlerin bulunduğu bir bilim sınıflandırmasını felsefe ile uğraşan Aristo’nun gerçekleştirilmiş olmasını göstererek verebiliriz. Bilimler ihtiyacı cevaben doğmuştur. İnsan dünya üzerindeki hayatını sürdürmeye devam ettiği müddetçe bilimlerde birbirleri ile beslenmeye gelişmeye ve devam etmeye mecburdurlar. Örneğin; edebiyatta matematiğin işi olmaz düşüncesi deneysel şiir ile yıkılmıştır.

 

Matematik olmasaydı Yavuz Sultan Selim o çok meşhur şiirini nasıl yazardı bir düşünsenize? Ya da tarihi olmasaydı Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı’nı yazabilir miydi?