Her şeyin Tanrı tarafından yaratıldığına inanan bir insan için kötülük problemi nasıl çözümlenebilir?

Dünya alemine baktığımız zaman her şeyin Allah tarafından yaratıldığını görürüz. Özellikle her canlının yaratılış gayesi farklı olduğu için, Allah(c.c) tüm canlıların da Dünya aleminde seçimlerinde iyiyi, doğruyu, güzeli, kötülüğü gibi tercih kavramlarını kendi belirlediğini görmekteyiz. Çünkü insanoğlunun geçmiş yaşamından bu yana geçen zamanı süzgeçten geçirdiğimizde Allah’ın yarattığı her canlının seçimlerinde özgürlük olduğunu fakat bu özgür seçimlerini sonucunda ise katlanacağı olumlu ya da olumsuz ödüllendirmelerin olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla iyi olmanın getireceği avantajın yanında kötü olmanında da getireceği dezavantajlar vardır. Yani bir tür ödül-ceza yöntemi.

 

Her şeyin Allah tarafından yaratıldığına inanan bir insan içinde kötülük problemi ile başa çıkarken kullanacağı yöntem oldukça basittir aslında. Allah(c.c) kanunları bellidir ve insanoğlunun daha iyi yaşam süreci geçirmesi için iyi ve kötü olan durumlar açıkça beyan edilmiş. Oysa insanoğlu zaman zaman Dünya’nın çetrefilli yaşamına ayak uyduramadığı,  hırsı, intikamı, ihtirasları, bencilliği, kindarlığı gibi daha sayamadığımız birçok kötülük kavramının ağına düşmektedir. Dolayısıyla eğer ki her şey Allah yaratığı ise bir robot misali insanların her hareketini kontrol ediyor olsaydı, o zaman yaratılmamızın bir gayesi olmazdı. Bundan dolayı seçimler insanoğlunun elinde ve kötülük ile başa çıkmanın en büyük çaresi ise Allah’ın kulundan beklentilerini yerine getirme gayreti içinde olmaktır.

İslam coğrafyasında 8-12. yüzyıl çeviri faaliyetlerinin İslam felsefesinin gelişmesine katkısı nelerdir? Açıklayınız.

Bu yüzyıllarda İslam coğrafyasında felsefi düşünceler altın çağını yaşamıştır. Felsefinin temeli oluşturacak bazı düşünceler sayesinde İslam coğrafyasının felsefeye bakış açısına farklı bir temel atılmıştır. Bunun ilk nedeni ise tabi ki kendinden önceki dönemlerde yapılan farklı dillerdeki düşüncelerin Arapça’ya çevirisiyle gerçekleşmiştir. Medeniyetlerdeki çeviri faaliyetleri sayesinde görüşleri anlama olanağı doğmuş ve bu dönemde de İslam felsefesine katkı sağlamıştır.

 

Bu yüzyılda çeviriler yapıldıkça kültürel düşüncelerde değişmiştir. Özellikle bilgi evleri kurularak bu düşünceler tek tek irdelenmiş, farklı bölgelerdeki kurulan okullar sayesinde Yunan felsefi düşünceleri ile tanışma olanağı sağlanmış. Bununla beraber savaşlarla, ticaretlerle, fethedilen yerlerin kültürlerinde ortaya çıkmış eserler tek tek ele alınıp, çevrilmiştir. Bu eserlerin çevirilmesinde de halifelerin de etkisi büyüktür. Abbasi halifelerin isteği doğrultusunda farklı dillerdeki eserler Arapça’ya çevrilmiş, hatta Yunan filozofların birçok eserleri çeviriler sayesinde anlaşılmış, bu düşünceler İslam filozoflarına temel oluşturacak bazı düşünceleri ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla İslam coğrafyasındaki felsefi akımlar git gide gelişerek, felsefeyi merkez haline getirmeyi başarmışlar.

Anlamak için inanıyorum sözünden hareketle özgün felsefi bir deneme yazınız.

MS 2. yüzyıl-MS 15. yüzyıl felsefesinin en önemli problemlerinden biri olan inanç ile akıl arası ilişkiyi “Anlamak için inanıyorum” sözünden hareketle özgün felsefi bir deneme yazınız.

“Anlamak için inanıyorum” yargısı özellikle MS.2 ve MS15yy. damga vurmuş yargılardan biridir. Hristiyan felsefesinde yaygın olarak yer almış olan bu görüş, inancın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Özellikle bu dönemde düşünce çağına katkısı olan ünlü düşünürler Anselmus, Aquinolu Thomas ve Ockhamlı William’dır. Onlar daha çok akıldan ziyade inancın üstünlüğü kavramı üzerinde yoğunlaşmışlardır. Dolayısıyla Hristiyan dininin getirdiği bazı inanışlardan dolayı düşünce bakış açıları akıl-inanç çerçevesinde şekillenmiştir. İnancın akıldan daha üstün olduğu düşüncesi yaygındır. Daha sonra ise bazı filozoflar, inancın temellerini aklı kullanarak açıklama yoluna başvurmuşlar.

 

“Anlamak için inanıyorum” düşüncesini Tertullian, ortaya çıkarmıştır. Ona göre insan aklı her şeyi kavrama ve anlamada yetersiz kalmaktadır. Yetersiz kalan akıl, olayları anlamak için inanmak zorundadır. Bu düşünceye onları iten en önemli sebeplerden birisi, o dönemin Hristiyan dinine olan bağlılıklarıdır.Yani tüm düşünce çerçeveleri inanç doğrultusunda hareket edip, şekillenmektedir. Dolayısıyla onlara göre bir olayın, düşüncenin, fikrin anlaşılması için inanmak gerektiğini düşünüyorlar.

MS 2-MS 15. yüzyıl felsefesini MÖ 6-MS 2. yüzyıl felsefesinden ayıran temel farklar nelerdir?

MS 2-MS 15. yüzyıl felsefesini MÖ 6-MS 2. yüzyıl felsefesinden ayıran temel farklar nelerdir? Açıklayınız.

MÖ 6 yy. ve MS 2.yy’lardan yapılan felsefi akımlar ile MS2-MS15 yy’da felsefi düşünceler birbirinden oldukça farklıdır. Bu iki yüzyılları birbirinden tamamen ayıran belirli düşünceler vardır. Bunların başında şunlar gelir:

MÖ 6 yy ile MS 2yy’da filozoflar tamamen doğa olayları, insanın kendini anlaması, bilgi ve varlık üzerinde daha çok durmaktadır. Genel olarak doğa felsefesi ile uğraştıkları için onlar için ilk problemin kaynağı ise varlık olmaktadır. Varlığın ilk nedenini bulma çabası içine girmiş olan bu yüzyıldaki filozoflar ayrıca bilgi ve değer problemleri ile de ilgilenmişlerdir. Onlara göre evrenin kaynağı, insanın yaşamının amacı nedir gibi soruları akla dayandırarak açıklamaya çalışmışlardır.

 

MS 2-MS 15 yüzyıl felsefelerinde ise yukarıdaki yüzyıllara oranla çok farklı felsefi düşüncede temel farklılıklar vardır. Bu yüzyılda filozoflar felsefi düşünceleri daha çok dini temel alarak ele almışlar. Rasyonel bir bakış açısı olan bu düşüncelerde, Tanrı temelli bir felsefeden oluşmaktadır. Çünkü bu dönem filozoflarının birçoğu din adamı olmasından ötürü, yapılan felsefi düşüncelerin temeli de dine dayandırılmıştır.

Patristik felsefe ile skolastik felsefe arasındaki temel farklar nelerdir?

Patristik felsefe MÖ 8 yüzyıla kadar sürmüş, skolastik felsefe ise 8. yy. başlayarak 15. yüzyıla kadar devam etmiştir. Patristik felsefenin temel düşünceyi oluşturan alt yapısı kilise babalarının düşüncelerinden oluşur. Bunun başlıca nedeni ise o dönemde yaşamış olan filozofların din görevlisi olmasından dolayıdır. Bundan dolayı da düşüncelerde inancın yeri oldukça yüksektir ve temeli de inanca bağlıdır. Hatta patristik felsefe inancında akıl bir yere kadar geldiğini, akılla çözülemeyen durumlarda ise inancın üstünlüğüne başvurulmuştur. Yani aklın ilk şartı olarak inanç görülmüştür.

 

Skolastik felsefe ise inanç ve akıl ikilemine farklı bir bakış açısı getirilmiştir. Bu dönemde inanç tabi ki ortadan kaldırılmamış fakat inanç akıl ikileminde aklın önemi daha çok artmaktadır. Yani inancın temellerini aklın sayesinde daha sistematik hale getirilmeye çalışılmış. Bu dönemin ünlü filozofları olan Aristoteles, Platon, Aquinolu Thomas, Ochamlı William düşüncelerinde akıl-inanç ikilemi üzerinde durmuşlardır. Sonuç olarak bu dönemin patristik felsefe döneminden ayrılan önemli unsurları din ve felsefinin birbirinden ayrılmaya çalışılması ve dinin var olan kalıplaşmış temellerini akıl sayesinde açıklanmaya çalışılmasına gayret edilmiştir.

Düşünürlerin insan konusundaki görüşlerinde benzer yönler var mıdır?

Tasavvuf düşünürleri, insan ile ilgili konuları ele alırken İslam’ın tavsiye ettiği insan modelini yorumladıkları görülür. Düşünürlerin insan konusundaki görüşlerinde benzer yönler var mıdır? Açıklayınız.

Tasavvuf düşünürleri insanı ele alırken İslami düşüncenin temelinden hareketle düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Özellikle bu dönemde görüşleri önemli olan bazı düşünürler insanın yaratıcı tarafından yaratıldığını kabul etmektedir. Eşari, bu konuda insanın olgunluğa geçiş dönemini kendi başına sağlayamayacağını ve bunun ancak bir yaradan sayesinde gerçekleşebileceğini savunur. Ayrıca insanın yaratılmasında delil olarak Kuran-ı Kerim’den ayetlerle ispatlar. El Kindi ise Dünya aleminde bir düzen olduğunu ve bu düzende var olan insanların bir yaratıcı sayesinde var olduklarını düşünmektedir. İbn Rüşt ise tabiattaki her şeyin insanlarla olan uyumundan bahseder. Tabi ki bu uyumunda mutlaka bir sağlayıcısı vardır. Bu sağlayıcısı da elbette yaradan olarak görmüştür.

 

Dolayısıyla genel olarak baktığımızda İslam filozofları insan hakkındaki görüşlerini açıklarken farklı yolları seçse de yolların birleşimindeki varılan sonuç aynıdır. Hepsi insanın bir yaratıcı sayesinde akıl ve inanca sahip olduklarını dile getiriyorlar. Dünya hayatında bir düzen, bir sistem varsa bu tamamen yaratıcı olduğunun kanıtıdır. İnsan konusundaki düşünceleri de bu şekilde benzerlik göstermektedir.

Toplumsal Değişimi Neler Belirleyebilir?

İnsanın yaşamsal evreninden bu yana gözlem yaparsak her toplum gelişerek bu güne kadar gelmiştir. Toplumsal değişim asla hiçbir toplumda yaşanmamış teorisi kabul edilemez. İlkçağlardan bu güne kadar hatta insanoğlunun yaratılışından bu yana bu değişimler kaçınılmaz olmuştur. Peki bir toplumun değişimini neler belirler buna kısaca değinelim.

 

Toplumsal değişimler fiziksel çevre, kültürel etkileşimler, teknoloji ve o toplumun düşünce yapısına etkisi olan filozoflar oluşturmaktadır. Felsefe tarihine göz atarken filozofların bu konuda etkisi asla yok sayılamaz. Özellikle birçok bilime de öncülük etmiş olan filozoflar sayesinde, o toplumun düşünce yapısı gelişim göstermektedir. Hatta tarihe göz atarsak, bazı altınçağ olarak nitelendirilen dönemlerde, filozofların düşünceleri damga vurmaktadır.

 

Toplumsal değişimi olumlu yönde değiştirmek istiyorsak insanların düşüncesine gem vurmamalıyız. Aksine bu düşünceleri geliştirecek, sorgulayacak, neden ve niçin sorularını özgürce ifade edebileceği ortamlar oluşturulmalıdır. Zihniyetimizin önemli ölçüde değişim sağlamasına katkı sağlamak için baskılardan kurtulmak gereklidir. Tıpkı Rönesans felsefesi gibi yeniden doğuş yaşamak gereklidir. Böylece sosyal ve düşünsel farklılıklar sayesinden toplum değişecektir.

Yeniliğe neden ihtiyaç duyulur?

İnsanların var olan ihtiyaçlarının giderek farklılaşmasından ötürü yeniliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Yenilikten maalesef kaçışımız yoktur. Her ne kadar bazı toplumlarda gelenekselci yaklaşım hakim olduğu savunulsa da aslında yavaş yavaş farklı alanlarda değişim yaşanmaktadır. Bundan dolayı da insanlar yenilenmenin getirdiği olumlu ya da olumsuz durumlarına karşı maalesef engel olamamaktadır.

 

İlkçağ felsefesine baktığımızda tarihler ilerledikçe düşünce yapısının da ilerlediğini görüyoruz. Özellikle 15.yy dan önce hem Batı felsefesi hem de Doğu felsefesi düşünceleri bazı toplumsal değişimlerden etkilenmiş ve gelişim göstermiştir. Bunu takiben 15. yüzyıldan günümüze kadar yenilik devam etmektedir. Hatta günümüzü ele alırsak bazı değerlerimiz yok olup gitmekte, yenilenmenin getirdiği değişimlerle düşüncelerimiz köreltilmeye başlanmıştır. Bunun nedeni ise tabi ki hızla gelişen toplum yapısı ve teknolojinin insanın hayatını robotlaştırmada ki etkisidir. Artık düşünmekten, üretmekten ziyade daha çok tüketme toplumuna geçtik. İnsanlar okumaktan, araştırmaktan, öğrenmekten ziyade, hazır olanları elde etme çabasında. Her ne kadar yeniliğe ihtiyaç duysak da yeniliğin getireceği olumsuzluklara karşı dik duramıyoruz. Aslında yenilik demek düşüncelerimize altınçağı yaşatabilmektir.

Çeviri merkezlerinin ve okullarının 8. yüzyıla doğru Batı’dan Doğu’ya yönelmesinin nedenleri nelerdir?

Batı’da çeviri faaliyeti oldukça eskiye dayanır. Zamanla çeviri faaliyetleri de gelişme göstermiştir. Hatta çeviri faaliyetleri Eski Yunan ve Roma İmparatorluklarına dayandığı söylenmektedir. Her ne kadar çeviri insanoğlunun tarihi kadar eskiye dayansa da zamanla, toplumun gelişmesiyle paralellik göstermektedir. M.Ö 3000 yıllarında çeviri yapan insanların bunu daha çok sözlü olarak yaptıkları gözlenmiştir. İlk yazılı çeviri ise Eski Ahit metinleridir.

 

Doğu’da ise çeviri etkinlikleri Batı’daki kadar gelişme göstermesi zaman almıştır. Batı dillerinde yazılmış eserler, Arapça’ya çevrilmeye başlanmış. Beytü-l Hikme yani Bilgi Evi adı verilen merkezde çeviriler yapılmış, bu çevriler, Endülüs Devleti’yle Doğu’dan Batı’ya doğru ulaşmıştır. Batı’nın birçok eserleri de Doğu’ya taşınmış, Eski Yunan dilinden, Hintçe’den, Farsça’dan ve İbranice’den çeviriler yapılmıştır. Dolayısıyla bu çeviriler sayesinde, bilimde, sanatta, ekonomide, tarihte ve daha birçok alanda gelişme yaşandı. Elbette Batı’da, Doğu’nun ilim, bilim, ekonomi, sanat gibi faaliyetlerini öğrenme açısından, çeviri alanlarını yönlendirmeye başladılar. Bunların dışında yapılan savaşlarla, ticari anlaşmalarla, kervanlarla yapılan etkileşimlerim çeviri faaliyetlerine etkisi vardır.

 

Çeviri faaliyetlerinin İslam coğrafyasına etkisi nedir?

Çeviri faaliyetleri Orta Çağ döneminde gerileme göstermeye başladı. Nedeni ise Orta Çağ Avrupa’sı dine yani Hristiyan dininin getirdiği, dogmatik anlayışlardan ötürü bilime bakış açısı değişti ve dinin görüşlerini bilim ile açıklamaya başladılar. Dolayısıyla bilimsel çalışmalarda dine göre şekil almaya başladı ve bilim dine uygun olarak yapılmaya başlandı. Hal böyle iken Orta Çağ Avrupası’nda bilim gerilemeye başladı ve Doğu’nun bilimsel araştırmaları adeta küllerinden doğdu.
İslam coğrafyasında ise İslam dininin yayılmasıyla beraber bilime değer arttı ve çeviriler sayesinde birçok bilim insanı İslam coğrafyasında bilimin gelişmesine destek verdi. Hint’ten, Yunanca’dan, İran’dan eserler tek tek çevrildi ve İslam coğrafyasına aktarıldı. Tabii dolayısıyla aktarılan bu eserlerle beraber oldukça gelişim sağlandı.

 

İslam coğrafyasındaki çeviriler sayesinde bilimsel çalışmalar arttı ve ünlü bilim adamı Harezmi on tabanlı sayı sistemini kurdu ve bütün Batı bu sistemi kabul etti. El Razi tıp alanında önemli çalışmalara imza attı. Yine Ömer Hayyam’ da astronomi ilmine büyük katkı sağlayan diğer bilim adamımızdır.