Özgürlüğün sınırı var mıdır? Tartışınız.

Özgürlük, felsefe içerisinde o kadar çok tartışılan bir konudur ki, hemen her filozofun bu konu hakkında bir fikre sahip olduğunu görebilirsiniz. Özgürlüğün bir sınırı var mıdır sorusu, özgür iradenin varlığı ya da yokluğu üzerine yöneltilmiş metafizik bir soru değildir. Bu soru, insan özgürlüğünün nereye kadar olması gerektiğini kapsayan ahlak felsefesi sorusudur.

 

İnsan özgürlüğünün bir sınırı olmalıdır.  Her ne kadar sınırlamalar gerektiren bir yerde kelimenin tam anlamıyla özgürlükten bahsedilemese de, sosyal bir varlık olan insanın bu gibi sınırlamalara ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Klasik bir argüman ile özgürlük; bir başkasının özgürlük alanına müdahale edildiği anda biter. Ancak günümüz hukuk sistemi, bir başkasının “hakkına” müdahale etme potansiyelinizi dahi engeller. Örnek olarak gece 00:00’dan sonra yüksek sesle evin içerisinde müzik dinliyorsunuz. Bunu bir özgürlük davranışı olarak yorumlamak mümkün olmayacaktır. Komşuların “uyuma” hakkını ellerinden almış olacağınız için, hem hukuk sistemi tarafından cezai yaptırım ile karşı karşıya kalacak, hem de felsefi anlamda da bu davranışınız özgürlük kapsamı içerisinde yer almayacaktır. Bu örnek, bir başkasının özgürlük alanına ettiğiniz müdahaleyi özetler. Bir de, başkasının herhangi bir hakkına müdahale etme potansiyeli taşıyan yasaklı eylemler vardır. Alkol aldıktan sonra araç kullanmak, basit anlamda özgürlük gibi görünür. Ancak alkol alanların bilimsel bir tespit ile kaza yapma oranı %75 gibi bir rakama denk geliyorsa, hukuk sistemi deneyimlerden aldığı bilgiler doğrultusunda bu durumu özgürlük olarak değerlendirmeyecektir.

İnsanın özgür olduğunu belirleyen ölçüt, davranışları mıdır? Tartışınız.

Davranışların özgürlüğümüzün ölçütü olarak görülmesi nedeni, bağımsızlık ilkesi ile doğru orantılıdır. Eğer davranışlarımız hiçbir şeyin etkisi alında kalmadan salt “isteğimiz” doğrultusunda gerçekleşiyor ise, özgür olduğumuzdan bahsedebiliriz. Ancak psikoloji, nöroloji ve nöropsikoloji bilimlerinin ortaya koyduğu üzere, bireyin her “şeyden” bağımsız bir şekilde davranış göstermesi mümkün değildir. Bu nedenle insanın özgülüğü kavramının ölçütü sadece “davranış” olarak alırsak, özgür olmadığımız gerçeği ile yüz yüze kalırız. Dünyaca ünlü nörologlardan biri olan David Eagleman, karakteri “2” şeyin oluşturduğunu söyler. Bunlardan ilki genetik gerçekliğimizdir. Beyin, genetik gerçeklik sınırları içerisinde var olmak zorundadır. Davranışlarımızın ise beyin dediğimiz organdan bağımsız olması mümkün değildir. Bu nedenle bize yüklenen ilk program olan genetik, belli sınırları da beraberinde getirir. Karakteri oluşturan bir diğer unsur ise çevredir.

 

Doğumumuzdan itibaren bir çevre içerisinde varlığımızı sürdürürüz ve bu çevrenin durumu, karakterimizin oluşumunu doğrudan etkileyen bir faktördür. Karakteri oluşturan bu iki durum, kesinlikle bizim seçimimiz ve kontrolümüz altında değildir. Genetik gerçeklik, anne ve babamızdan zorunlu bir şekilde bize verilmiş biyolojik sınırdır. Çevremiz ise, biz daha kendimizin farkına varmadan çoktan oluşmuştu bile. Bu nedenle sahip olduğumuz karakter, bizim seçimlerimiz doğrultusunda oluşmuş görünmüyor. Ancak “her şeyden bağımsız olarak düşünebilir miyiz?” sorusu, felsefe çevrelerince tartışılmaya devam eden bir konudur. Son olarak özgürlüğün ölçütünün davranışlar olduğu düşüncesine varabilmek için henüz çok erken görünüyor.

Fen bilimlerinin (fizik, kimya vb.) sosyal bilimlere (psikoloji, sosyoloji vb.) göre daha önce felsefeden ayrılmasının nedenini açıklayınız.

Fen bilimleri ya da pozitif bilimler olarak adlandırdığımız fizik, kimya, biyoloji vb. alanların, felsefi yöntemlerden ayrılarak bilimsel yöntem üzerine oturtulmasının nedeni araştırma nesnelerinin daha somut olmasıdır. Ancak sosyal bilimler kümesi içerisinde yer alan psikoloji, sosyoloji, siyaset, tarih gibi alanların araştırma nesneleri pozitif bilimlerinki kadar somut değildir. Örnek olarak kimya içerisinde meydana fenomenleri inceleyelim. Suyun hangi elementler ile oluştuğuna, hangi koşullardan nasıl davrandığına dair soruların cevapları, gözlem ve deneyler ile kolayca saptanabilir. Ayrıca su bileşiğine yöneltilebilecek felsefi soru ağacı oldukça daralmıştır. Bunun nedeni suyun tamamen somut bir araştırma nesnesi olması ile alakalıdır. Şimdi de bir sosyal bilim olarak kabul edilen psikolojiyi ele alalım. Psikoloji kısaca, insan davranışlarının nedenleri üzerine araştırma yapan disiplin olarak kabul edilebilir. Psikolojinin hem somut, hem de soyut araştırma nesneleri bulunmaktadır. Ancak somut olan araştırma nesnesi bile, bilim tarafından henüz sınırları çizilememiştir; Beyin.

 

Beynimiz, görünürde somut bir araştırma nesnesi olarak karşımıza çıksa da, karmaşık yapısı ve varlığından bahsettiren bilinç, zihin, düşünce, akıl gibi kavramlar soyuttur. Bu bu soyutluklar karşısında felsefeye oldukça geniş bir alan kalmıştır. Hatta günümüzde bile sosyal bilimlerin tam olarak pozitif bilim prensiplerine göre çalışmadığı söylenebilir. Hala daha psikoloji, sosyoloji ve siyaset gibi alanlarda çeşitli felsefi yaklaşımlar söz konusudur.

Deneyle Kanıt Göstermeyi Neden Daha Önce Kimse Denememiştir? Yorumlayınız.

Deneyim ve tecrübe ile bilgi ediniminin mümkün olduğu görüşüne antik çağlarda rastlamak pek mümkün değildir. Deneyimden gelen bilgiyi reddeden iki meşhur filozof olan Sokrates ve Platon, bilginin ancak ve ancak akıl ile elde edilebileceğini savunmuşlardır. Onlara göre dış dünya nesneleri kusurludur, eksiktir ve yanıltıcıdır. Aynı şekilde duyu organlarımız, dış dünyayı deneyimlerden yanılırlar. Bu nedenle Sokrates ve Platon gibi filozoflar, iç dünyamıza yoğunlaşmışlardır. Onlara göre bilginin en kusursuz örneği matematiktir ve geometridir. Buradaki bilgiler tamamen evrenseldir ve hiçbir şekilde doğruluğundan şüphe edilemezler. Bununla birlikte Sokrates, “doğurtmak” olarak tabir ettiği bilgi edinim yöntemi fikrini ortaya atmıştır.

 

Matematik ve felsefe hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir çocuğa, yalnızca doğru soruları sorarak çocuğun zihninin geometriyi aslında bildiğini iddia eder. Öğrencisi Platon da, hocası Sokrates’in araladığı yoldan devam eder. Felsefe’nin en meşhur ve etkili olmuş iki filozofu, çağlar boyu birçok filozofu da etkilemiştir. İbn Sina, Farabi, İmamı Gazali gibi büyük islam düşünürleri, kendinden öncekilerden etkilendikleri gibi, kendilerinden sonrakileri de etkilediler. Bu nedenle deneyim ile elde edilen bilgi değersiz ve yok sayıldı. Ancak modern felsefenin ortaya çıkışı ile birlikte deney ile kanıt gösterme fikri bilimin temelini oluşturdu. John Locke, David Hume gibi filozoflar bu deneycilik akımının felsefi temellerini oluşturmuş ve modern bilime yön vermiştir.

Bu çağda bilim, felsefeye göre daha ön planda mıdır? Örneklerle açıklayınız.

Pozitif bilim ile uğraşan bilim insanlarının, felsefeyi gereksizleştirmesi söz konusudur. Bunun, içinde bulunduğumuz çağ bağlamında da çeşitli haklı gerekçeleri olabilir. Ancak bu “haklı” gerekçeler, felsefenin tam olarak anlaşılamaması ile alakalıdır.

Herkes tarafından kolayca kabul edilebilir ki, içinde bulunduğumuz evrende “işe yarar” bilgi edinebilmemiz “yalnızca” bilimsel yöntem ile mümkündür. Örnek olarak akıllı telefonlar, güvenilir ve hızlı seyahat eden arabalar, gelişmiş işlemciler, ölümü geciktiren tedavi yöntemleri gibi “insanın” temel ve sosyal tüm ihtiyaçlarını bilimsel yöntem ile giderebiliyoruz. Ancak hiçbir felsefi soru ya da fikir, bu gibi problemlerimize kalıcı çözümler üretememekte. Hatta birçok kişi tarafından felsefe artık, edebi söz sanatları bütünü gibi tanımlamalar ile değersizleştiriliyor.

 

Ancak bilimin, felsefeye göre daha ön planda olduğu görüşü bile, felsefi bir soruşturmadır. Çelişki, işte tam da burada başlıyor. Bilimin değerli, felsefenin değersiz olduğuna dair beyan ettiğiniz her fikir, felsefi bir fikirdir. Bu gibi neyin daha “değerli” ve “gerekli” olduğunu ifade eden önermeler, bilimden çıkmaz ve bilimin bir konusu değildir. Bilim yalnızca somut fenomenleri çeşitli yaklaşımlarla açıklayan disiplindir. Bu çelişkinin en komik yanı ise, felsefeyi eleştirmeye başlayan bilim insanlarının farkında olmadan felsefe yapmaya başlamasıdır. Yukarıda da ifade edildiği şekilde, bilimin felsefeden daha ön planda olduğu düşüncesi, felsefenin tam olarak anlaşılamaması ile alakalıdır.

Bilimsel yöntem kesin bir bilgi verir mi?

Bilimsel yöntem, felsefi anlamda yüzyıllardır incelenmiş, ana hatları konusunda genel anlamda mutabık kalınmıştır. Bu yöntem kısaca şu şekilde sıralanabilir; Çeşitli gözlemler sonucu bir hipotez ortaya atılır. Bu hipotez, gözlemin devamlılığı ve deney yöntemi ile test edilir. Bu testler sonucunda hipoteziniz destekleniyorsa teori haline gelir. Teori ise, içerisinde gözlemsel ve deneysel olarak desteklenen birçok bilgi içerdiği gibi, çeşitli tahminler de ortaya koyar. Bu teorinin akıbeti, yanlışlanana kadar devam edecek, yanlışlandığı durumda hataları düzeltilip yoluna devam edecektir.

 

Buraya kadar bilimsel yöntemin nasıl bilgi ettiğini gördük. Ancak herkes tarafından anlaşılmalıdır ki, bilimsel yöntem “kesin” bir bilgi vermez. Ancak bu duruma bilim insanlarının karşı çıktığı yanılgısına düşmeyin. Tüm bilim insanların ya da camiası, bilimin bu yönteminin bilincindedir ve yeni bir bilgi elde etmek için tahminlerden sıkça yararlanıldığı bir gerçektir.

Bilimsel yöntemin kesin bilgiler veremeyeceği konusunu netleştirebilmek için, bu duruma verilmiş en iyi iki örneği inceleyelim;

-Dünyanın güneş etrafında dönüşü 365 günde tamamlanır.
Bu bilgi kesin ve eksiksiz görünüyor ancak ne yazık ki evrensel değildir. Dünyanın güneş etrafındakini dönüşünün daima 365 günde tamamlandığı bilgisini kesinleştirmek için sonsuz kez gözlem ya da deney yapmamız gerekir. Ancak sonsuz kez bu durumu deneyimlemek ve gözlemlemek mümkün değildir. Burada gözlemden hareketle tümevarımsal bir tahmin söz konusudur, kesinlikten bahsedilemez.

Bilimsel açıklama her durumda işe yarar mı?

Bilimsel açıklamanın “her durumda” işe yarayıp yaramadığına geçmeden önce, bilimsel bilginin ne olduğu ve ölçütlerinin nasıl belirlendiği hakkında küçük bir tanımlama yapmamızda yarar vardır. Bir bilginin bilimsel olup olmadığının ölçütleri, gözlemlenebilir, deney yapılabilir ve yanlışlanabilir olmasıdır. Örnek olarak dünyadaki tüm aslanlar sarı renklidir önermesini ele alalım. Bu önerme, gözlem ile kontrol edilmesi mümkün durumdadır. Aynı şekilde su 100 derecede kaynar önermesi de deney ile kontrol edilebilirdir. Yanlışlanabilirlik ilkesi ise, önermenin yanlışlanabilir olmasıdır. Yani gözlemciler “siyah” bir aslan gördüklerinde, bu bilgiyi yanlışlar ve yeni bir bilgi elde ederler.

 

Bilimin yapısı ve bilimsel bilginin ölçütleri nedeniyle kapsama alanı yalnızca somutluklarla sınırlıdır. Somut bir araştırma nesnesi olmadan bilimsellikten bahsedilebilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bilimsel açıklama her durumda işe yarar mı sorusuna net bir cevap verebiliriz; Hayır.

Bilimsel bilgi, tüm nesnel evrende işimize yarayabilir. Ancak gözlemlenemeyen, deney yapılamayan ve yanlışlanamayan önermeler karşısında çaresizdir. Örnek olarak Tanrı var mıdır? Sorusu üzerine bilimsel açıklama yapabilmek, hem teknik hem de metafiziksel olarak mümkün değildir. Bununla birlikte bilim ve bilimsel tekniği tanımlayan tüm düşünceler bütünü felsefenin konusudur. Yani bilimin sahip olması gereken “her şeyin bir nedeni vardır” ön kabulüne dayanarak yapılan bilimsel araştırmalar, her şeyin bir nedeni vardır kabulüne bilimsel yöntemler aracılığı ile ulaşamazlar.

Bilimin Olumsuz Etkilerinin Yaygınlaşmasından Kimler Sorumlu Tutulabilir?

Bilimin insanlara sayısız yararları olduğu gibi, kuşkusuz tarih boyunca birçok zararı da olmuştur. Örnek olarak insan ömrü ortalaması geçmiş çağlarda çok düşüktü. Aynı şekilde doğum ölüm oranları neredeyse yüzde ellilere varıyordu. Modern tıbbın bilimsel yöntemler ile gelişmesi sayesinde insan için “kıyamet” dediğimiz birçok olayın önüne geçilmiş oldu. Artık hiç kimse düşen bir yıldırımdan dolayı ölmüyor, teknolojik ve dayanıklı binalar depremler tarafından etkilenmemizi engelliyor, basit bir sıtma hastalığı nedeniyle milyonlarca insan hayatlarından olmuyor.

 

Tüm bu olumlu etkileri beraberinde inanılmaz insan kıyımlarına da neden olmuştur. Örnek olarak atom enerjisinin serbest kalmasından doğan “nükleer enerji”, tüm insanlığın enerji sorununu çözebilecekken, bir savaş silahı olarak kullanılıp yüzbinlerce insanın ölmesine neden oldu. Bu durumda sorumlu tutulması gerekenler nelerdir? Bilim midir? Yoksa insanlar mı?

Bu durumda suçlunun kim olduğunun anlaşılabilmesi için güzel bir örnek vermek istiyorum; bir bıçak yardımı ile, boynuna idam ipi asmış kişiyi ölümden kurtarabilirsiniz. Ancak aynı bıçak ile cinayet de işleyebilirsiniz. Cinayet işlenmesi durumunda suçlu bıçak mıdır? Bıçağı üreten teknoloji midir? Kesinlikle insandır. Buna benzer olarak bilimsel yöntemlerin bir sonucu olan ve çevreyi kirleten kimyasal atıklar, bilimin bir suçu değildir. Aynı şekilde kendi kimyasal yapıları da bir “kusur” değildir. Sorumlu tutulabilecek tek varlık, iyi ve kötüyü ayırt etme özelliğine sahip olduğu halde “kötülük” yapan insandır.

Bilimin kötüye kullanımının engellenmesi için neler yapılabilir?

Bilim, insanoğlu için inanılmaz gelişmeler kaydetse de, beraberinde getirdiği birçok olumsuz faktör vardır. Ancak bu olumsuz faktörlerin tamamı, insanın sorumsuzluğu ve vahşi doğasından kaynaklanmaktadır. Var olan hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. Onu ancak “insanlar” iyi ya da kötü amaçlı kullanabilirler.

 

Bilimin kötüye kullanımının engellemesi, yalnızca eğitim ile mümkün olabilir. Buradaki esas nokta, insana zarar verme potansiyeli taşıyan bilimsel gelişmeler değil, insanın kendisidir. Yani nükleer araştırmaların milyonlarca insanı aynı anda öldürebilme potansiyeli, araştırmayı durdurmak için bir neden değildir. Kötü amaçlar zaten bilime ihtiyaç duymaksızın her alanda gerçekleştirilebilirler. Bilim, yalnızca bu kötü amaçları uygulamada kolaylık sağlar. Ancak iyi bir etik bilgisi ile eğitilen toplumlar, zarar vermemeyi ve “iyi” olmayı erdem olarak kabul ederler. Eğer dünyadaki tüm bireyler ve dolayısıyla toplumlar yeteri kadar etik eğitimi aldıysa, var olan nükleer ya da biyolojik silahların hiçbir anlamı olmayacaktır. Aynı şekilde ahlaki eğitim bir yana, tüm devletlerin kabul etmesi gereken evrensel hukuk kuralları, alanında uzman çevreler tarafından kolektif bir biçimde iyice tanımlanmalı, dünya üzerindeki “insan” kaynaklı kötülüklerin önüne geçilmelidir. Eğitim ve modern çağa hitap eden hukuk sistemi ile birlikte yalnızca “bilim” aracılığı ile yapılan kötülükler değil, insanın karşı karşıya kaldığı tüm “kötülükler”, tam anlamıyla bitirilemese bile azaltılabilir.

Bilim, felsefeden yararlanır mı? Nedenleriyle birlikte açıklayınız.

Günümüzde bilim ve felsefe üzerine yapılan en sık hatalardan biri, bu iki disiplini tamamen ayrı kulvarlarda değerlendirmektir. Ancak bu doğru değildir. Sorunun cevabına geçmeden önce bu iki kavramı tamamen farklı olarak değerlendirmenin neden yanlış olduğuna değinelim.

Bilimi ve bilimsel bilgiyi tanımlayan tüm ölçütler, tamamen felsefe tarafından belirlenmiştir. Yani bilimin verdiği bilgilerin güvenilirliğinin ya da “iyi bir açıklama” olduğunun ölçütü, felsefenin bir konusudur. Felsefe olmaksızın bilim ve bilimin yöntemleri tanımlanamaz. Örnek olarak şu önermeyi ele alalım; Bilim insana, varlık hakkında en güvenilir açıklamaları sunar. Bu önerme bilimsel bir önerme değil felsefi bir önermedir. Çünkü bilimin “en iyi olan”,” güvenilir olan” gibi kavramlar üzerine açıklama yapması mümkün değildir.

 

Buraya kadar her şey anlaşıldıysa sorunu cevabına geçelim. Bilim, felsefeden daima yararlanır ve yararlanmaya devam edecektir. Bilimin tüm metafiziksel ön kabulleri felsefi akıl yürütmeler sayesinde mümkün olur. Nesnenin doğasını anlamak istemeden önce, nesnenin bir “açıklaması” olduğuna, ya da herhangi bir hareketin “nedeni” olduğuna inanırız. Her şeyin bir nedeni olduğu felsefi ön kabul, bilimin felsefeden yararlandığına dair küçük bir örnektir. Aynı şekilde cevaplanması bizim için “anlam” iade eden fenomenler, öncelikli olarak felsefi soruşturma ile başlar. Bilimsel yöntem, bu felsefi sorulara gözlemle kontrol edilebilir, deneysel ve tutarlı cevaplar aramaktadır.