Göç Olaylarında Farklı Kavimler Neden Birlikte Hareket Etmiş Olabilir?

Göç Olaylarında Farklı Kavimler Neden Birlikte Hareket Etmiş Olabilir?

Kavimler Göçü olarak bildiğimiz göç hareketleri, Orta Asya milletlerin doğu, batı, kuzey ve güney yönlerinde, M.Ö. 3 ila 4. yüzyıl arasında yoğun olarak yaşanmıştır. Bu göçlerin sonucu Avrupa’nın istila edilmesi ile neticelenmiştir. Diğer bir değişle bu göç hareketleri Akdeniz bölgesine yabancı olan kavimlerin göç akımıdır.

 

Kavimlerin Birlikteliği

Kavimler Göçünün yaşandığı dönemde Orta Asya’dan gelmekte olan farklı kavimler çeşitli sebepler nedeniyle birlikte hareket etmek durumunda kalmışlardır. Göç hareketleri sırasında farklı kavimlerin ortak hareket tarzını benimsemiş olmalarının sebepleri şunlardır;

  • Orta Asya’da yaşan pek çok topluluk arasında kız alıp verme veya aşırı büyüyen bir aile ve obanın bölünmesi sebebiyle akrabalık ilişkileri yaygındır.
  • Büyük miktarlarda yaşanılan göç nedeniyle hayatlarını hayvan veya dokumacılık ticareti ile geçiren toplulukların ticari yani ekonomik kaygılar nedeniyle göç etmeye karar vermeleri.
  • Zaten verimli topraklar üzerinde yaşamayan ve çeşitli sıkıntılar içinde yaşamlarını devam ettirmekte olan bazı kavimlerin, savaş kabiliyetleri nedeniyle yağmacılık yaparak zenginleşme şanslarının olması
  • Bu dönemde yaşayan kavimlerin sayısı her ne kadar çok olsa da Kavimler Göçü gibi çok büyük bir hareketlik nedeniyle ortaya çıkabilecek insani ihtiyaçların karşılanması.
  • Her bir kavmin kendi içinde örneğin hayvancılık, dokumacılık veya sağlık gibi uzmanlıklarının bulunması ve ihtiyaçların sürekli giderilmesi gerekliliği.
  • Göç edilecek bölgeler hakkında detaylı bilgi sahibi olunmadığı için kalabalık bir kuvvete olan ihtiyaç

Avrupa Hun Devleti’nin Doğu Roma’yı Baskı Altında Tutarak Batı Roma İle İyi İlişkiler Kurmasının Nedenleri Nelerdir?

Avrupa Hun Devleti’nin Doğu Roma’yı Baskı Altında Tutarak Batı Roma İle İyi İlişkiler Kurmasının Nedenleri Nelerdir?

Kavimler Göçünün yaşanmasında sonra Avrupa coğrafyasının yakınlarında bir Hun Devleti kurularak Avrupa kıtasının iç kesimlerine doğru bir hareket gerçekleştirme düşüncesi oluşturulmaya başlanmıştır. Bu dönemde Avrupa Hun Devleti’nin başında hükümdar olan Uldız idaresi altında takip edilen dış politikaya göre Doğu Roma İmparatorluğu’nun baskı altında tutulması ve Batı Roma İmparatorluğu ile de iyi ilişkilerin kurulması şeklinde bir strateji izlenilmiştir. Bu siyaset netice vermiş ve Doğu Roma yüksek miktarda vergiye bağlanmıştır.

 

Avrupa’nın Tarihini Değiştiren Türk: Atilla

Uldız’dan sonra gelen Hun hükümdarı olan Atilla ise Doğu Roma üzerindeki baskı ve hâkimiyetini giderek arttırmıştır. Bunun sonucunda Doğu Roma’nın Hunların hâkimiyetini tanıdıkları bir anlaşma imzalanmıştır.  Bu nedenle Avrupa Hun Devleti, Batı Roma ile dostluk ilişkileri geliştirmiş ve Doğu Roma ile ise gerilimli ve baskıcı bir yöntem takip etmiştir. Bu siyasetin temel amacı Doğu Roma’nın zamanla kuvvet kaybetmesine ve yıkılmasına dayandırılmıştır.

Doğu Roma’yı baskı altında tutan Avrupa Hun Devleti’nin Batı Roma ile siyasi, iktisadi ve askeri olarak iyi ilişkiler istemesi, Doğu Roma’nın giderek zayıflamasını Avrupa Hun Devleti’nin de daha da kuvvetlenmesini sağlamak amaçlıdır. Nitekim Doğu Roma yüksek vergiler istenilmesi ve hem siyasi hem de askeri baskılar nedeniyle güçsüz düşmüş ve belli bir zaman sonra ortadan kalkmıştır. Batı Roma ile sürdürülen iyi ilişkiler ve siyasi anlaşmalar ise devam ettirilmiştir.

İl (Devlet) Gider, Töre Kalır Sözünden Hareketle Törenin Türk Tarihine Etkileri Neler Olabilir?

“İl (Devlet) Gider, Töre Kalır.” Sözünden Hareketle Törenin Türk Tarihine Etkileri Neler Olabilir?

Türk devletleri ve toplulukları yüzlerce sene boyunca idarenin ve sosyal yapının temeli olarak Töre olarak adlandırdıkları yazılı olmayan hukuk kuralları dâhilinde organize olmuşlardır. Töre, hem devlet idaresinin hem de toplumsal düzenin adil bir şekilde yapılandırılmasını sağlayan gelenek, adet, görenek ve ahlak kurallarının tümünü kapsamaktadır.

Töre, ilk defa Oğuz Han olarak da bilinen Mete Han tarafından oluşturulmuş ve zamanla diğer Türk hükümdarlarının ve Türk kurultayların ortaya koyduğu kurallar ile de gelişmiştir. Türklerin devlet anlayışına göre devlet ve töre kutsaldır. Yani her şeyden önce gelmektedir. İl kelimesi devlet anlamına gelmektedir. Kurulan bir devletin sonsuza dek yaşaması ve gücünü koruması son derece önemlidir. Kut inancından kaynaklanan bu felsefenin tüm Türk topluluklarında bulunduğu anlaşılabilmektedir. Bunun gerçekleştirilmesinde en önemli katkıyı sağlayan unsur ise töre ve törelere bağlılıktır.

 

“İl Gider, Töre Kalır.” Sözünün Anlamı

“İl gider, töre kalır.” Anlayışı ile kurulan devletlerin zamanla güçsüzleşip yıkılabileceği, fakat yüzlerce yıllık tecrübe ile oluşturulan Türk töresinin ise her daim korunması, uyulması ve kalıcı olmasına dikkat edilmesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Nitekim tarih boyunca Türkler pek çok devlet kurmuşlar lakin bu devletler çeşitli nedenlerle yıkılmıştır.

Ancak Töreye bağlı olan Türk toplulukları yaladıkları her fırsatta töreyi yaşatabildikleri devleti tekrardan kurmuşlardır. Burada önemli olan Türk topluluklarının ana özelliklerini kaybetmemeleri ve devlet kurma kabiliyetlerini muhafaza etmeleridir. Çünkü yıkılan bir devleti tekrar kurmak mümkündür. Fakat kaybedilen millet olma bilincini ve adalet anlayışını yeniden tesis etmek ise neredeyse mümkün değildir.

Felsefi ürünlerle bilim ve sanat ürünlerinin artmasındaki sebepler neler olabilir?

Felsefi ürünlerle bilim ve sanat ürünlerinin artmasındaki sebepler neler olabilir?

18.ve 19. Yüzyıl felsefesinin dil ve edebiyat ilişkisi öncelikle Fransa’da etkili olmuş ve oradan da Avrupa’yı etkisi altına almıştır.  Bu dönemde birçok filozofun felsefi esreleri dışında edebi eserlerde kaleme alması sadece burjuva sınıfını değil halkında dikkatini çekmeyi başarmıştır. Böylece halkın felsefeye olan ilişkisi artmış ve edebi esreler sayesinde insanların kitap okuma alışkanlıkları artmıştır. Felsefe edebi esrelerinde görülen artış, düşünsel zenginliği arttırdığı gibi halkı aydınlanmasının üzerinde de büyük etkilere neden olmuştur.

 

Yayınlanan eserler sayesinde kültürel etkileşim hızlanmış, bir yandan halkın aydınlanması sağlanırken diğer yandan Fransız İhtilaline zemin hazırlanmıştır.  Fransız devriminin etkisiyle aristokrasi rejimi ortadan kalkmış, duygu ve düşüncelerin özgürce ifade edilmesinin yolu açılmıştır. Bu yeni durum, edebiyat alanında “Romantizm” akımının oluşmasını sağlamıştır. Romantizm,  sadece burjuva ve zengin kesime değil toplumun tüm sınıflarına hitap eden, duygu ve düşünceleri coşkulu bir şekilde ifade eden bir felsefi bir akımdır. Bu akımın öncüleri arasında Fransız düşünür Voltaire ve Rousseau’yu sayabiliriz.

 

Romantizm akımı başta Fransa olmak üzere bütün Avrupa’yı sarmış sonrasında Türk edebiyatı da bu akımdan etkilenerek birçok edebi eser ortaya çıkmıştır. Romantizm akımından etkilenen Türk aydınlarının önde gelen isimleri şunlardır: Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ziya Paşa, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’tir.

Dil açısından felsefi metinle edebi metin arasında farklılıklar neler olabilir?

Dil açısından felsefi metinle edebî metin arasında farklılıklar neler olabilir?

Felsefenin dil ve edebiyat ile olan ilişkisi 18. Ve 19. Yüzyıl felsefesini önemli derecede etkilemiştir. Düşüncelerin oluşumu ve dışa aktarılması felsefenin dışına çıkarak edebiyatla yeni anlatım yöntemleri kazanmıştır. Felsefenin edebiyatla ilişkisi sayesinde düşünce alanını genişlettiği gibi insanların kitaplara olan ilgisini de arttırmıştır.

 

18. yüzyılda matbaa sayısının artmasıyla birlikte Avrupa’da birçok eser görülmeye başlanmıştır. Bunun en büyük sebebi burjuva sınıfının artması ve insanların felsefe dışında edebi eserlere de ilgilerinin artmasıdır.

Bu dönemde yayınlanan eserlerin sayısında büyük artışlar gerçekleşmiştir. Filozoflar ve dönemin diğer aydınları sadece felsefi eserler değil aynı zamanda edebi esrelerde yazmaya başlamıştır. Hatta matematikçi, hukukçu ve sanatçılar bile felsefeyle birlikte dil ve edebiyat alanında yazılar yazmaya başlamışlardır.
Bu yüzyıllarda yazılan yazılar genellikle toplumu ilgilendiren konulardan oluşmaktadır. Sanat, siyaset ve felsefe ile ilgili yazılar hem gazetelerde hem de kitaplaştırılarak halka sunulmuştur.

Felsefi eserlerin problem merkezli ve akla yönelik olması itibariyle daha çok burjuva sınıfına yönelik çalışmalar olmuştur. Ancak edebi eserler halkın duygularına değinmesi ve dönemin atmosferini gözler önüne sermesi açısından önemlidir. Böylece felsefenin halk arasında yayılmasına ve etki etmesine bu edebi esrelerin önemi büyüktür. Dil ve edebiyat alanında yazılan felsefi yazıların giderek yayılması halkın aydınlanması için büyük etken olmuştur.

Toplumsal değişimler felsefeyi nasıl etkileyebilir?

Toplumsal değişimler felsefeyi nasıl etkileyebilir?

Toplumsal değişim dediğimiz zaman akla ilk iki kavram vardır. Bunlar, gelişme ve ilerlemedir. Çağlar boyunca insanlar bu kavramlardan kaçamamış farklı alanlarda çıkan felsefi ve sosyolojik disiplinlerden etkilenmiştir. 18. ve 19. Yüzyıllar felsefi alanda hem bireysel hem de toplumsal olarak aydınlanmanın yaşandığı yıllar olmuştur. Bu dönemde yaşayan düşünürler aklı ön planda tutmuş ve inanları aydınlatma çalışmalarında bulunmuşlardır. Aydınlanma görüşüne göre, insanların akıllarını kullanarak tüm sorunlarından kurtulacağı tezi savunulmuştur.

 

18. ve 19. Yüzyıllarda yaşanan tüm bu gelişmeler sayesinde bilim ve sanayide de köklü atılımlar gerçekleşmiştir. İnsanın doğaya bakış açısını değiştirerek ekonomik temelli toplumsal yapılar meydana getirilmiştir. Bu yeni durum ile birlikte toplumda yeni yaşam kültürleri meydana gelmiş ve yeni toplumsal sınıflar oluşmuştur. Bu durum beraberinde insanların özgürlük arayışını da etkileyerek yeni arayışlar içine girmesini sağlamıştır.

Tüm bu yaşananlar doğal olarak felsefeye yeni arayışlar getirmiş ve farklı görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Özellikle insan ve toplum üzerine yeni anlayış ve düşüncelerin doğması hep bu dönemde gerçekleşmiştir.

 

Ayrıca sanayi ve endüstri alanında gerçekleşen yenilikler yeni düşüncelerin ve yeni düşünce akımlarının şekillenmesini kolaylaştırmıştır. Yeni düşünce akımları sadece felsefe alanında olmamış aynı paralelde sosyolojik yeni düşüncelerinde doğmasına zemin hazırlamıştır.

“Düşünüyorum o halde varım.” düşüncesindeki özne anlayışının önemini 15-17. yüzyıl felsefesi açısından değerlendiriniz.

R.Descartes’ın “Felsefenin İlkeleri” adlı eserinde geçen , “Düşünüyorum o hâlde varım.” düşüncesindeki özne anlayışının önemini 15-17. yüzyıl felsefesi açısından değerlendiriniz.

 

Descartes, duyularımızın ve ablama yetimizin bizi yanıltabileceğini söyler ve bunun da bizi şüpheye götürdüğünü belirtir. İnsanın düşünüyor oluşunu var oluşuyla ilgi olduğunu söyleyerek “düşünüyorum öyleyse varım” önermesine ulaşır. Böylece düşünen bir “ben”in olduğunu, var olamasaydım düşünemezdim ilkesini savunur.
Descartes, doğruluğundan açık seçik bir biçimde emin olduğu bu önerme ile şüpheciliğin hiçbir şey bilinemez şeklindeki tezini de çürütmüş olur. Bu durumda bilmek olanaklı olmaktadır.

 

15. ve 17. Yüzyıl felsefe düşüncesine geldiğimizde, bilindiği üzere bilimsel bilginin ön planda olduğu ve Rönesans ile birlikte yeni gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde bilimsel yöntemler aklın rehberliğinde kullanılmış, doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmanın yolunun yöntemli araştırmalarla gerçekleşeceği savunulmuştur.

 

Bilgi insanoğlu için vazgeçilmez bir argümandır. Ancak her türlü bilgi her zaman doğru olmayabilir. Bilginin doğrulaması için bilimsel yöntemlerle sonuca ulaşılması gerekir. Burada Dercartes’in şüpheciliği ön plana çıkar. Her doğrulanmış bilgiden şüphe etmek ve bunu tekrar araştırmak bilginin kesinliği açısında elzemdir.

Öncelikle şüphe ile başlayan süreçte daha önce yapılan bilimsel çalışmalar tekrar gözden geçirilerek yeni sonuçlara ulaşılabilir veya bilginin doğruluğu tekrar teyit edilebilir.

Hümanizmin insan aklı ve değerlerini ön plana çıkaran anlayışının size göre günümüze uzanan etkileri var mıdır?

Hümanizmin insan aklı ve değerlerini ön plana çıkaran anlayışının size göre günümüze uzanan etkileri var mıdır? Değerlendiriniz.

 

Hümanizm, 15. Yüzyıl felsefesinin dogmatik etkisinden uzaklaştıran ve yerine Antik Yunan felsefi görüşüne geri götüren düşüncedir. Bu düşünceyle insanı ve evreni yeniden yorumlama çabasına girilmiştir. Hümanizm, insanı merkeze alır ve insanı özneleştirir. Böylece insan aklının öne çıkarıldığı bir düşünce biçimi olmuştur. Hümanizm ilk olarak İtalya’da ortaya çıkmış ve yapılan tüm çeviri faaliyetleri sonrasında tüm Avrupa’ya ve dünyaya yayılmıştır.

 

Hümanizm, esas ve en yaygın olarak bilinen anlamı, her geçen gün gelişen modern dünyada, insanı yeni dünya görüşü ve yaşam anlayışı olarak tanımlanabilir. Hümanist görüş birçok düşünür tarafından benimsense de karşıt görüşte olan da birçok düşünür vardır.  Günümüze gelindiğinde hümanizm akımının hala savunucuları vardır. Çünkü dünya hızla gelişip değişmektedir. Birçok modern düşünür kendi aklının değerini önemseyerek yeni fikir ve görüşlerini dile getirmektedir. Bu durum zaman zaman bazı sorunların ortaya çıkmasını sağlasa da bilimsel gelişmelerin ışığında orta bir yol her zaman bulunmaktadır.

 

 

Yeni yüzyılda hedef, tabiki aklın rehberliğinde ama bilimsel yöntem ve çalışmalarla bilimsel bilgilere en çabuk ve en doğru bir şekilde ulaşmaktır. Bunun içinde çalışmalar hızla devam ettirilmektedir.

İnsan haklarının belirlenmesi ve korunması noktasında filozofların ne gibi etkileri olmuş olabilir?

İnsan haklarının belirlenmesi ve korunması noktasında filozofların ne gibi etkileri olmuş olabilir?

 

İnsan hakları konusunda tüm çağlarda ünlü düşünürler kendi görüş ve fikirlerini belirtmişlerdir. Bunların başında ise Immauel Kant gelmektedir. Kant, ahlak felsefesiyle tüm insanların özgür ve empirik düşüncelerden bağımsız saf akıldan çıkarmayı hedeflemiştir.
17. yüzyıl felsefesinde mutlak monarşi hakimiyetini sürdürülürken, tüm yetki ve gücün devlet elinde bulundurulmasına ilk karşı çıkanlardan biri J. Locke olmuştur. Look monarşiye karşı libarilizmi yani özgürlükçü düşünceyi savunmuştur.

 

J. Locke insanların doğal hayatta özgür yaşadıklarını, herkesin eşit olduğunu ve birbirleriyle dayanışma içinde olduklarını belirtir. Eğer düzeni bozan biri olursa aynı şekilde cezalandırma yetkisinin kendisine verileceğini savunur. Ancak burada kişilerin öfkelerine yenik düşeceği endişesi doğar ve bu durumun hukukun güvencesi altında olması gerektiğini belirtir. Bu hukuk sistemini de kişilerin kendi istekleri doğrultusunda kurulduğunu söyler. Böylece adalet ve eşitlik tüm insanlar için aynı şekilde uygulanabilmektedir. Locke’ta toplum sözleşmesinden yana fikirlerini beyan etmektedir. Ayrıca Locke, her ne kadar günümüzde kullanılan güçler ayrılığı ilkesi gibi olmasa da şimdiki hukuk sisteminin oluşumuna büyük katkılarda bulunmuştur.

 

Locke, devletin gücünü, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üçe ayırmıştır. Böylece devlet ve bireyler arasında tüm uyuşmazlıklar adaletli ve tarafsız bir şekilde çözüme kavuşturulacaktır.  J. Locke dışında Montesquie ve Rousseiu gibi düşünürlerde insan hakları ve benzeri konularda birçok fikir üretmişlerdir. Montesquie de insanlar arasındaki adalet ve özgürlüğün sağlanması için güçler ayrılığı ilkesini savunur. Rousseiu ise insanların özgür olabilmeleri için doğal yaşamlarına uygun yasaların çıkarılmasından yana görüş bildirir.

İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur sözünden hareketle özgürlük problemini tartışınız.

J. Rousseau’nun “İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur.” sözünden hareketle özgürlük problemini tartışınız.

J. Rousseau, özgürlük, adalet ve eşitlik gibi düşünceleriyle tarihe damgasını vuran ve birçok insanı peşinden sürükleyen bir sosyal kuramcıdır. Rousseau’ya göre ilk insanın doğuştan özgür olduğunu ancak toplumun oluşmasıyla bu özgürlüğün son bulduğunu savunur. Rousseau, birçok düşünürün aksine, doğada insanların özgür olduğunu ve onları sınırlandıracak bir şey olmadığını savunur. Doğanın yaratıcının elinde mükemmel olarak yaratıldığını ancak insanların bunu kendi elleriyle parçaladığını belirtir. Roussea’ya göre toplum ve devlet öncesi dönemde insanların daha özgür, eşit ve mutlu oldukları, özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte insanların birbirlerine bağımlıklarının arttığını ve bununda bir çeşit köleliği getirdiğini söyler.

 

Özellikle özel mülkiyet sorununun ortaya çıkmasıyla birlikte zenginler ile yoksullar arasında çatışmaların yaşanması sonucu zenginlerin bunu kendi lehlerine çevirmek için bir sözleşme etrafında toplanmasını meydana getirmiştir. Zengin kesimin kendi çıkarlarını korumak amacıyla kurulan devlet ve yaslar, herkesin can ve mal güvenliğini korumak amaçlı görünse de bu durum yine zenginlerin lehine gelişmiştir. Çünkü zenginler, kendi mülkiyetlerini korumak amacıyla yoksul kesime çeşitli görevler ererek onları ikna etmeyi başarmıştır. Aslında özgürlük gibi görünen bu durum yoksul kesim için zenginlere bir nevi kölelik durumundan başka bir şey değildir.

 

İnsanlar özgürlüklerini hissedebildikleri ölçüde mutludurlar. Tüm kanun ve yasalar insanların eşit, özgür ve mutlu olmaları için çıkarılmalıdır. Sosyal adalet ve vicdan özgürlüğü tüm toplumlarda aynı şekilde uygulanmalıdır. Günümüzde de insanlar özgür olduklarını hissederler ancak, birçok koldan aslında bağlıdırlar.