Kağanların Görevleri Nelerdir?

Kağanların Görevleri Nelerdir?

Türkler İslam dinine geçmeden önce kurulan Türk devletlerini idare eden hükümdarlara Kağan unvanı verilmekteydi. Bu dönemde Şamanizm ve Gök Tanrı inancına sahip olan Türk topluluklarında devlet idaresi Kut anlayışı gereği ve Mete Han yani Oğuz Han tarafından derlenen töreye göre yürütülmekteydi. Kut inancına göre devleti yönetecek olan kişilere yönetme hakkı ve kudreti Tanrı tarafından bahşedilen kutsal bir haktı.

 

İlk Türk topluluklarında Kut inancı gereği Tanrı’nın devleti idare etme hakkını verdiği hükümdarın soyu yani hanedanı da kutsal sayılmaktaydı. Bu anlayışa göre devlet, hükümdar ailesinin yani ortak malıydı. Bu inanç devlete hükmeden hanedanın idare etme yetkisini desteklemekteydi. Bu nedenle merkezi devlet yapıları kurulabilmekteydi. Bunun hanedanın tüm erkek bireylerinin bu hakka sahip olması taht kavgaları, iç savaşlar ve isyanlara da sebep olabiliyordu. Kağanlar, İslamiyet öncesi kurulan eski Türk devletlerinde hem siyasi hem de dini liderlerdi.

 

İslamiyet Öncesi Eski Türk Devlerinde Kağanların Görevleri

  • Devletin kurulduğu coğrafya olan ülkeyi ve devletin tebaası olan halkı iç ve dış düşmanlardan korumak,
  • Kendi kültürlerini paylaşan tüm toplulukları millet kimliği etrafında bir araya getirerek tek bir devlet idaresi altında birleştirmek,
  • Yazılı olmayan bir hukuk sistemi olan Töreyi uygulamak, adaleti ve düzeni tesis etmek,
  • Halkın insan onuruna yakışır ve eşit olarak idare edilmesini sağlamak, idare etmek, baskı yapmamak
  • Devleti iktisadi olarak zenginleştirmek, büyütmek ve halkın sefalette değil refahta eşit koşullar altında yaşamasını sağlamak,
  • Devletin hem İç hem de dış siyaseti yürütmek ve düzenlemek,
  • Savaş zamanlarında orduyu başkomutan olarak idare etmek,
  • Devletin ve milletin düşmanlara karşı savaş girmesine ve savaşlar sonrası barış yapılıp yapılmayacağına karar vermek,
  • Çeşitli devlet ve uluslara kendi devlet ve milletlerini temsilen elçi göndermek ve diğer devlet ve uluslardan gelen elçileri kabul etmek,
  • Devlet idaresinde görev alacak tüm memurları tayin etmek.

İlk Türk Devletlerindeki Toplumsal Yapının Özellikleri Nelerdir?

İlk Türk Devletlerindeki Toplumsal Yapının Özellikleri Nelerdir?

Bir bölgede devlet kurulması için gerekli olan iki temel unsur bulunmaktadır;

  • Bunlardan ilki birbirlerine din, dil, ırk gibi ögelerle bağlı ve tarihi bir birikimi paylaşan millettir.
  • İkinci unsur ise milleti oluşturan toplumsal yapının yaşayabileceği, üretebileceği ve çoğalabileceği bir coğrafyanın olmasıdır.

Bu iki unsur bir araya gelince önce düzenli bir sisteme sahip toplumsal yapılar ve bu toplumsal yapılardan doğan devletler ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda Türkler de, asıl ana coğrafyaları yani yurtları Orta Asya olan bir kavimdir.

 

Töre, Devlet ve İlk Türk Devlerinde Toplumsal Yapı

Türk toplulukları töreye yani gelenek ve göreneklerden oluşan, yazısız kurallara yaşamışlar ve kurdukları devletleri de bu kurallara göre idare etmişlerdir. Bu kurallara yani töreye göre toplum kendi içlerinden seçtikleri başa itaat etmek zorundadır. Her şeyden yüce olan devlet ve vatandır. Bu kavramlar namus olarak düşünülmeli ve korunmalıdır. Aile ise toplumu oluşturan önemli aktördür. Bu coğrafyanın sahip olduğu mevsimsel özellikler karasal iklim kuşağında olmakla beraber yazları kurak ve sıcak, kışları ise oldukça soğuk geçmektedir. Bu nedenle Orta Asya’da yaşanan insan toplulukları genel olarak göçebe yaşam biçimini ve bozkır gelenek ve kültürüne sahiptir.

 

İlk Türk devlerini kuran Türk toplulukları da bu hayat tarzını yani göçebe yaşam biçimini benimsemişlerdir. Temel geçim kaynakları hayvancılık olan ilk Türk devletlerini kuran topluluklar Orta Asya’da hâkim oldukları bölgeler dâhilinde yazları ve kışları geçirdikleri iki bölge arasında yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Bu hayat şeklinin getirdiği zorlu yaşam koşulları Türklerin dayanıklı, mücadeleci ve özgürlüğe önem veren bir karakter kazanmalarına olanak sağlamıştır.

İkili Devlet Teşkilatının Türk Siyasi Hayatına Etkileri Neler Olabilir?

İkili Devlet Teşkilatının Türk Siyasi Hayatına Etkileri Neler Olabilir?

Eski Türk devletleri idari ve askeri yapılanmaları itibariyle hâkim oldukları coğrafyayı yani ülkeyi iki bölüme yani kanata ayırmak suretiyle idare etmişlerdir.

Bir devletin ikiye bölünmesinde her zaman bir tarafın üstünlüğü söz konusudur. Yönetimin başında büyük bir hükümdar yani Kağan veya Hakan yer almaktadır. Devlet sağ-sol kanatlar şeklinde ikiye ayrılarak teşkilatlandırılmaktaydı. Bu idare şekli uygulandığı vakit her iki taraf da merkeze bağlı olmakta ve sürekli olarak Hükümdarın denetim ve kontrolü dâhilinde bulunurdu. Kanatların idaresini yürüten görevliler, Töre kurallarına göre sorumluluklarını yerine getirirler ve asıl hükümdarın hâkimiyeti hakkını tanırlardı. Kendi bölgelerini ilgilendiren tüm konularda yetkili olmalarının yanı sıra son söz her zaman asıl hükümdarındı. Bu uygulamanın kullanıldığı eski Türk devleri şunlardır;

  • Asya ve Avrupa Hun Devletlerinde,
  • Ak Hunlarda,
  • Göktürklerde ve Tabgaçlarda,
  • Oğuzlar ve Karluklarda.

 

İkili Devlet Teşkilatının Olumlu ve Olumsuz Yönleri

  • Devlet sınırları çok geniş olması halinde yönetimin hızlı ve kolay olmasını sağlamaktaydı.
  • Hanedana mensup erkek üyelerin gelecekte görev alacakları devlet yönetiminin gereklerine uygun olarak yetişmelerine imkân sağlamaktaydı.
  • Devlet idaresinde söz sahibi olan birden çok hükümdar bulunmaktadır. Her ne kadar son karar merci asıl hükümdar olsa da bu durum bazı karışıklıklara sebebiyet verebilmektedir.
  • Her bir hükümdar taht üzerinde hak sahibidir. Bu durum kavgalarına ve iç savaşlara neden olabilmektedir.
  • Dış etkiler nedeniyle devletin ikiye bölünmesi kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde Konar Göçer Hayat Tarzının Ülkemizde Görülmesinin Nedenleri Neler Olabilir?

Günümüzde Konar-Göçer Hayat Tarzının Ülkemizde Görülmesinin Nedenleri Neler Olabilir?

Belirli bir gerekliliğin sebep olmadığı, kişilerin arzu etmesine bağlı ve kesin bir varış noktasını hedeflemeden yani ayrıldığı bölgeye bir daha ne vakit geri geleceğini düşünmeden yapılan göç faaliyetlerini katılan topluluk veya kişilere konar-göçer denilmektedir. Yaylaklar ile kışlaklar arasında mevsim geçişlerine uygun olarak göç eden topluluk veya kişiler ise konar-göçer grubundan bu özellikleri ile ayrılmaktadırlar. Çünkü bunların varacakları yerler, dönecekleri bölgeler ve bu hareketi yapacakları zamanlar bellidir.

 

Günümüzde Kona-Göçerlik ve Göçerlik Kültürü

Yüzyıllar önce yaşamış olan Orta Asya Türkleri ilk gruba girmekteydiler. Ancak günümüz Türkiye’sinde ise göçebe olarak adlandırılanlar ikinci grupta yer almaktadır. Çünkü her ne kadar mevsimsel olarak yer değiştirmekte olsalar da hayatlarını devam ettirmekte oldukları yerleşik bir mekâna, tarım arazilerine sahiptirler.

Bu sebeple bu topluluk veya kişilerin devam ettirmekte oldukları yaşam tarzı konar-göçer değil, göçer yaşam kültürüdür.  Göçerlik, coğrafi ve iklim şartlarına ve iktisadi koşullara bağlıdır.  Ayrıca konar-göçerlik, her ne kadar insanlar yerleşik hayata geçseler de ortadan kaybolmamıştır. Bu nedenle yerleşik ve konar-göçer toplumlar arasında tarih boyunca siyasi, kültürel, ticari ve sosyal ilişkiler gelişmiştir. Bu kültürel alış-veriş hali ise farklı kültürlerin, inanç ve geleneklerin ortaya çıkmasına ve bir çeşit kültürel mozaik oluşmasına da katkı sağlamıştır. Günümüzde bu göçer kültürün son temsilcileri Yörük olarak adlandırılmaktadırlar.

Göç Olaylarında Farklı Kavimler Neden Birlikte Hareket Etmiş Olabilir?

Göç Olaylarında Farklı Kavimler Neden Birlikte Hareket Etmiş Olabilir?

Kavimler Göçü olarak bildiğimiz göç hareketleri, Orta Asya milletlerin doğu, batı, kuzey ve güney yönlerinde, M.Ö. 3 ila 4. yüzyıl arasında yoğun olarak yaşanmıştır. Bu göçlerin sonucu Avrupa’nın istila edilmesi ile neticelenmiştir. Diğer bir değişle bu göç hareketleri Akdeniz bölgesine yabancı olan kavimlerin göç akımıdır.

 

Kavimlerin Birlikteliği

Kavimler Göçünün yaşandığı dönemde Orta Asya’dan gelmekte olan farklı kavimler çeşitli sebepler nedeniyle birlikte hareket etmek durumunda kalmışlardır. Göç hareketleri sırasında farklı kavimlerin ortak hareket tarzını benimsemiş olmalarının sebepleri şunlardır;

  • Orta Asya’da yaşan pek çok topluluk arasında kız alıp verme veya aşırı büyüyen bir aile ve obanın bölünmesi sebebiyle akrabalık ilişkileri yaygındır.
  • Büyük miktarlarda yaşanılan göç nedeniyle hayatlarını hayvan veya dokumacılık ticareti ile geçiren toplulukların ticari yani ekonomik kaygılar nedeniyle göç etmeye karar vermeleri.
  • Zaten verimli topraklar üzerinde yaşamayan ve çeşitli sıkıntılar içinde yaşamlarını devam ettirmekte olan bazı kavimlerin, savaş kabiliyetleri nedeniyle yağmacılık yaparak zenginleşme şanslarının olması
  • Bu dönemde yaşayan kavimlerin sayısı her ne kadar çok olsa da Kavimler Göçü gibi çok büyük bir hareketlik nedeniyle ortaya çıkabilecek insani ihtiyaçların karşılanması.
  • Her bir kavmin kendi içinde örneğin hayvancılık, dokumacılık veya sağlık gibi uzmanlıklarının bulunması ve ihtiyaçların sürekli giderilmesi gerekliliği.
  • Göç edilecek bölgeler hakkında detaylı bilgi sahibi olunmadığı için kalabalık bir kuvvete olan ihtiyaç

Avrupa Hun Devleti’nin Doğu Roma’yı Baskı Altında Tutarak Batı Roma İle İyi İlişkiler Kurmasının Nedenleri Nelerdir?

Avrupa Hun Devleti’nin Doğu Roma’yı Baskı Altında Tutarak Batı Roma İle İyi İlişkiler Kurmasının Nedenleri Nelerdir?

Kavimler Göçünün yaşanmasında sonra Avrupa coğrafyasının yakınlarında bir Hun Devleti kurularak Avrupa kıtasının iç kesimlerine doğru bir hareket gerçekleştirme düşüncesi oluşturulmaya başlanmıştır. Bu dönemde Avrupa Hun Devleti’nin başında hükümdar olan Uldız idaresi altında takip edilen dış politikaya göre Doğu Roma İmparatorluğu’nun baskı altında tutulması ve Batı Roma İmparatorluğu ile de iyi ilişkilerin kurulması şeklinde bir strateji izlenilmiştir. Bu siyaset netice vermiş ve Doğu Roma yüksek miktarda vergiye bağlanmıştır.

 

Avrupa’nın Tarihini Değiştiren Türk: Atilla

Uldız’dan sonra gelen Hun hükümdarı olan Atilla ise Doğu Roma üzerindeki baskı ve hâkimiyetini giderek arttırmıştır. Bunun sonucunda Doğu Roma’nın Hunların hâkimiyetini tanıdıkları bir anlaşma imzalanmıştır.  Bu nedenle Avrupa Hun Devleti, Batı Roma ile dostluk ilişkileri geliştirmiş ve Doğu Roma ile ise gerilimli ve baskıcı bir yöntem takip etmiştir. Bu siyasetin temel amacı Doğu Roma’nın zamanla kuvvet kaybetmesine ve yıkılmasına dayandırılmıştır.

Doğu Roma’yı baskı altında tutan Avrupa Hun Devleti’nin Batı Roma ile siyasi, iktisadi ve askeri olarak iyi ilişkiler istemesi, Doğu Roma’nın giderek zayıflamasını Avrupa Hun Devleti’nin de daha da kuvvetlenmesini sağlamak amaçlıdır. Nitekim Doğu Roma yüksek vergiler istenilmesi ve hem siyasi hem de askeri baskılar nedeniyle güçsüz düşmüş ve belli bir zaman sonra ortadan kalkmıştır. Batı Roma ile sürdürülen iyi ilişkiler ve siyasi anlaşmalar ise devam ettirilmiştir.

İl (Devlet) Gider, Töre Kalır Sözünden Hareketle Törenin Türk Tarihine Etkileri Neler Olabilir?

“İl (Devlet) Gider, Töre Kalır.” Sözünden Hareketle Törenin Türk Tarihine Etkileri Neler Olabilir?

Türk devletleri ve toplulukları yüzlerce sene boyunca idarenin ve sosyal yapının temeli olarak Töre olarak adlandırdıkları yazılı olmayan hukuk kuralları dâhilinde organize olmuşlardır. Töre, hem devlet idaresinin hem de toplumsal düzenin adil bir şekilde yapılandırılmasını sağlayan gelenek, adet, görenek ve ahlak kurallarının tümünü kapsamaktadır.

Töre, ilk defa Oğuz Han olarak da bilinen Mete Han tarafından oluşturulmuş ve zamanla diğer Türk hükümdarlarının ve Türk kurultayların ortaya koyduğu kurallar ile de gelişmiştir. Türklerin devlet anlayışına göre devlet ve töre kutsaldır. Yani her şeyden önce gelmektedir. İl kelimesi devlet anlamına gelmektedir. Kurulan bir devletin sonsuza dek yaşaması ve gücünü koruması son derece önemlidir. Kut inancından kaynaklanan bu felsefenin tüm Türk topluluklarında bulunduğu anlaşılabilmektedir. Bunun gerçekleştirilmesinde en önemli katkıyı sağlayan unsur ise töre ve törelere bağlılıktır.

 

“İl Gider, Töre Kalır.” Sözünün Anlamı

“İl gider, töre kalır.” Anlayışı ile kurulan devletlerin zamanla güçsüzleşip yıkılabileceği, fakat yüzlerce yıllık tecrübe ile oluşturulan Türk töresinin ise her daim korunması, uyulması ve kalıcı olmasına dikkat edilmesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Nitekim tarih boyunca Türkler pek çok devlet kurmuşlar lakin bu devletler çeşitli nedenlerle yıkılmıştır.

Ancak Töreye bağlı olan Türk toplulukları yaladıkları her fırsatta töreyi yaşatabildikleri devleti tekrardan kurmuşlardır. Burada önemli olan Türk topluluklarının ana özelliklerini kaybetmemeleri ve devlet kurma kabiliyetlerini muhafaza etmeleridir. Çünkü yıkılan bir devleti tekrar kurmak mümkündür. Fakat kaybedilen millet olma bilincini ve adalet anlayışını yeniden tesis etmek ise neredeyse mümkün değildir.

Yerleşik ve Konar Göçer Toplumlar Arasındaki İlişkileri Belirleyen Unsurlar Nelerdir?

Yerleşik ve Konar – Göçer Toplumlar Arasındaki İlişkileri Belirleyen Unsurlar Nelerdir?

İnsanlar dünya üzerindeki yaşantılarına ilk olarak konar-göçer topluluklar olarak başlamışlardır. Çünkü ya avcılık veya toplayıcılık yaparak geçimlerini sağlıyorlar, ya da besledikleri hayvanları sürekli olarak otlaklarda gezdirerek hayatlarını devam ettirebiliyordu. Bu sebeplerle sık sık yerleşim bölgelerini değiştiren, tarımsal faaliyetlerle geçimlerini sağlamayan yani toprağa bağlı kalmayıp hayvan yetiştiriciliği ve ticaretiyle meşgul olan topluluklardır.

Ancak zaman ilerledikçe yaşanan ilerlemeler ve tarımsal faaliyetlerin keşfi ile birlikte insanlar yerleşik yaşam tarzını benimsemeğe başlamışlardır. Yerleşik yaşama uyum sağlamış olan toplumlar, kendi devletlerini kurmuş ve din, dil, renk ve ırk gibi belli özellikleri millet olmak için ön plana çıkartan, düzeni ve belli coğrafi sınırları olan toplumlardır.

 

Farklı Toplumların Yakınlaşması veya Aralarındaki İlişkileri Etkileyen Unsurlar

Fakat konar-göçerlik her ne kadar insanlar yerleşik hayata geçseler de ortadan kaybolmamıştır.  Bu nedenle yerleşik ve konar-göçer toplumlar arasında tarih boyunca siyasi, kültürel, ticari ve sosyal ilişkiler olmak üzere çatışmaları ve savaşları da kapsayan münasebetler gelişmiştir.

Bu iki grup insan topluluğu arasındaki ilişkileri belirleyen etkenler ise çeşitlilik göstermektedir. Bu etkenler şunlardır;

  • Sosyal ihtiyaçlar, eğitim ve öğretim gereksinimleri,
  • Ticari ilişkiler ile gıda alışverişi,
  • Zamanla kız alıp verme ile başlayan akrabalık ilişkileri,
  • Dini inanç ve kullanılan ortak dil gibi benzer kültür birliktelikleri,
  • Sınır aşımı ve ticaret yolları üzerinde gerçekleşen hâkimiyet kavgaları ekseninde savaş ve çatışmalar.

Ülkenin Temeli Vergidir, Bu Da Adaletle Yükselir, Zulümle Değil Sözü Günümüz İçin De Geçerli Midir, Neden?

“Ülkenin Temeli Vergidir, Bu Da Adaletle Yükselir, Zulümle Değil.” Sasani Hükümdarı Erdeşir Babekan’ın Bu Sözü Günümüz İçin De Geçerli Midir, Neden?

Sâsâni İmparatorluğu, şuan İran İslam Cumhuriyeti olarak bildiğimiz coğrafi bölgede M.Ö. 226 ila M. S. 641 tarihleri arasında hüküm sürmüş bir devlettir. Bu devleti oluşturan toplumsal yapı ise kastlara ayrılmıştı.

Erdeşir Babekan ise kutsal padişah manasına gelmekle birlikte Sâsâni İmparatorluğu’nun kurucusu olan kişiyi yani Erdeşir-i evveli, bu lakabı kullanan diğer hükümdarlardan ayırmak amacıyla kullanmışlardır. Erdeşir Babekan,  M. S. 226 ila 240 seneleri arasında yaşamış ve rivayetlere göre destansı bir nitelik kazanmıştır.

 

Vergi ve Sosyal Adalet İlişkisi

Devletlerin ve hükümetlerin var olma amaçları, onları meydana getiren toplumlara yani insanlara güvenlik, sağlık, eğitim ve bayındırlık gibi hizmetler götürmektedir. Bu hizmetlerin temelini ise halkın üretim ve ticaret gibi faaliyetlerinden kazandıkları gelirlerin belli bir kısmını bu hizmetlerin görülmesi için devletlere vermeleri yani vergi ödemeleri gelmektedir.

Ancak devletler tarafından toplan bu vergilerin ödenmesi esnasında zengin ve fakir arasındaki ödeme gücü gözetilmeden, özellikle de ödeme gücü yetersiz olanlardan zorla vergi toplanması zulüm olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle halk arasında huzursuzluk ve isyan çıkmaması için vergi uygulamaların adil ve hakka uygun olup olmaması kontrol edilmelidir. Bu durum devletlerin yaşam süresini de belirleyen en temel unsurların başında gelmektedir.

Türker’in ilk ana yurdu neresidir? Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bölgelerde yaptığı kültürel çalışmalar nelerdir?

Türker’in ilk ana yurdu neresidir? Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bölgelerde yaptığı kültürel çalışmalar nelerdir?

Türklerin tarih sahnesine çıkmaya ilk yer yani ana yurtları Orta Asya bölgesidir. Orta Asya bölgesi dağlarla çevrilmiştir. Ötüken, Saygan ve Altay dağları bu bölgede yer alan ve en çok bilinen dağlarıdır. Bunun dışında geniş ve düz arazilere ve plato adı verilen yüksek topraklara sahiptir. Ayrıca Orta Asya’da çöller ve geniş bozkırlar da bulunmaktadır. Bu bölgenin iklim koşulları ise sert ve karasaldır. Bu bölgenin yazları kurak ve sıcak, kışları ise soğuk geçmektedir.

 

Türkiye’nin Orta Asya’da Bulunan Türk Devlerinde Yürüttüğü Faaliyetler Nelerdir?

Orta Asya bölgesinde kurulmuş olan devletler ve bu devletleri kurmuş olan halklar arasında günümüz Türkiye devletini oluşturan Türk halkı din, dil, gelenek gibi pek çok kültürel olguyu paylaşmaktadır. Bu bağı daha da kuvvetlendirmek ve geliştirmek amacıyla çeşitli projeler ve programlar uygulanmaktadır. Başlıca faaliyetler şunlardır;

  • Kardeş şehir projeleri gerçekleştirilmesi
  • Eğitim amacıyla öğrenci değişimi yapılması
  • Türkçe konuşan ülkelerin bir araya gelerek belirli aralıklarla gerçekleştikleri etkinlikler
  • Ticari birliktelik faaliyet anlaşmalarının yapılması
  • Çeşitli bölgelerde okul inşa edilmesi ve Türk hocaların bu okullara gönderilmesi,
  • Çeşitli düzeylerde devlet ve işadamları tarafından gerçekleştirilen üst düzey ziyaretler,
  • Türk kültür ve mirasını korumak ve geliştirmek amacıyla teşkilatlar kurulması.