Sevdiğiniz bir enstrümanı tanıtmak üzere konuşma planlayınız.

Sevdiğiniz bir enstrümanı tanıtmak üzere konuşma planlayınız.

 

Klarnet; üflemeli bir çalgı olup dinleyenlerini mest eden güzellikte bir ses yapısına sahip. O kadar çok seviyorum ki klarnet dinlemeyi. Yanında zenginlik olsun diye çalan diğer enstrümanların ondan bağımsız çalınması gerekli duyuyorum. Çünkü tek başına çıkardığı o muazzam ses beni derinlere çok derinlere götürüyor. Şuurumu kapatıyor belki de. Özlemlerim, pişmanlıklarım, sevinçlerim o sesle harmanlanıyor, geziyorlar kafamın içinde. Sonra dışarı çıkıyorlar birlikte. Oturup baş başa çay içiyorlar bir ağacın gölgesinde. Dertleşiyorlar. Abartı sanmayın. İnsan kendisiyle de dertleşir. Şiirlerin ezgisel haliyle ya da sevdiği enstrümanla  birlikte dertleşir kendisiyle. Çalamıyorum ama çalmayı da çok istiyorum. Bir çalsam bütün dertlerimden kurtulacağım gibi hissediyorum. Kendimi anlatabilirim artık diyorum. Ah bir çalsam…

 

Beni anlamayanlara da anlatabilirim o zaman kendimi ve beni duymayan kulaklara fısıldarım söylemek istediklerimi. Çaresiz olmam en azından. Anlaşılamayan fikirsiz biri olmaktan çıkarım belki. İnsanlar beni sevsin, övsün, beğensin, alkışlasın diye değil, kendim için istiyorum öğrenmeyi. Bu kadar öğrenmek isteyip de öğrenememekte ne saçma demeyin. Şartlar diyorum şartlar. Elinizi kolunuz bağlarda sesiniz çıkmaz ya, modern köleliği iliklerinize kadar hissedersiniz ya işte o şartlar. Her istenileni yaparsınız da, her istediniz yapılmaması adına engellenir. Bunu da çalmaya başlayınca anlatırım ezgilerimde. Kim bilir belki de kendi bestemi yaparım. Huzur dolu bir gece uykusuna dalmadan dinlemek istediğiniz klarneti ben çalıyor olurum. Ümidim baki. Yolum kısa. Zaman az. Ben de yorgunum.

“Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?” sözünden ne anlıyorsunuz?

“Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?” sözünden ne anlıyorsunuz? Açıklayınız.

 

Üzerinde yaşadığımız şehitlerimiz kanıyla sulanmış bu toprakların vatan olduğu bilinciyle büyüdük biz. Vatan toprağını kutsallığı hiç çıkmadı aklımızdan. Basılacak her düşman ayağının kırılacağı, uzatılacak her elin kesileceği, ölümüne korumamız gerekliliği bilincindeyiz elhamdülillah. Atalarımızın emaneti olduğunu unutmamalıyız. ‘Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı’ derken Mehmet Akif bizleri vatanın önemi üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Düşünelim o halde. Bastığımız yerleri toprak diyerek geçmeyelim. Altında yatan binlerce kefensizi, aziz şehitlerimizin hatırasını daima yaşatmalıyız. Korumalıyız. Bizden sonra ki nesillere de önemini aktarmalıyız.

 

Bugün sadece ülkemiz sınırları içerisinde değil, tarih boyunca hüküm süren atalarımızın bayrağımızı dalgalandırdığı yerler varlığını sürdürüyor. Mazluma umut olan atalarımız gittikleri yerlere hoşgörüyü sevgiyi beraberinde götürmüşlerdir ki hala sevilen bir millet olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Hala adımız geçince Ortadoğu da, Kafkasya da, Avrupa da, Balkanlar da ve diğer tüm Müslüman coğrafyasında saygınlığımız sürüyor. Bunu elbette atalarımızın hoşgörü politikasına borçluyuz. Şimdi bizler sadece sınırlarımız içine hapsolursak bizleri bekleyenlerin ümitleri boşa çıkmaz mı? Nerede kaldınız demezler mi? Tarihin üzerimize yüklediği bu sorumluluktan kaçmak şöyle dursun bunu yerine getirme şerefine her vatan evladı taliptir. Cerablus ve El bab gibi şehirler de bayraklarımızın dalgalanıyor olması oralarında bizlerin vatanı olduğunun bir gerçeği. Öyle ki Al Bayrağımız dalgalandığı her toprağa güven ve huzur götürmüştür. Orayı bizlere vatan kılmıştır.

Evinizden, ailenizden ve yaşadığınız şehirden ayrı kalsanız neler hissedersiniz?

Evinizden, ailenizden ve yaşadığınız şehirden ayrı kalsanız neler hissedersiniz? Açıklayınız.

 

Ayrılık üzerine yazılmış onlarca türkü ve şiir görebiliriz. Şairler, yazarlar bu konu üzerinde çekilen acılara dikkat çekmişler bizlerin ayrıldıktan sonraki hislerine tercüman olmuşlardır. Kimse doğup büyüdüğü ve yaşamını sürdürdüğü, alıştığı yerden ayrılıp başka yerde yaşamayı keyfi olarak istemez. Şartlar değişirse başka. Keyfi olarak diyorum. Çünkü oraya alışmışsındır. Ora ile bütünleşmiş oranın kültürünü benimsemiş artık oranın bir parçası olmuşsundur. Aslen farklı bir memleketin ve köyünde olsa orayı benimsemişsindir. Memleketin orasıdır. Öyle gelir ki tatile bile gitsen özlersin yaşadığın sokağı. Mahallede ki bakkalın verdiği samimiyeti bulamazsın büyük hipermarketlerde. Bir de düzenli bir aile hayatın söz konusu ise ayrılıktan sonra yaşayacağın sıkıntılar ikiye katlanır. Kendi işlerini kendin halletmek zorundasındır. Yemeğini kendin yapmalı, çamaşırları kendin yıkamalısındır. Bunu çoğaltabiliriz. Kısa örnek veriyorum.

 

Evimden, ailemden ve yaşadığım şehirden ayrılmak zorunda olsam çok zorlanırdım. Yaşayacağım zorlukları sıraya koyabilirim elbette. İlk sırada özlemlerim yer alırdı. Onunda ilk sırası ailem olurdu. Sonra yapmak zorunda kaldığım işlerin verdiği stresle uyuşukluk arasında kalır dağınık bir ev halim olurdu şüphesiz. Bir yabancı olurdum yaşadığım yeni şehirde. Gideceğim her adresi sorar insanlara temkinli yaklaşırdım. Hemen dost edinmez güvenmeyi beklerdim. Gezmez evden dışarı kolay kolay çıkmazdım. Her gün ailemi arar hal hatır sorardım. Kısaca alışamazdım. Orada yaşadığım süre içinde psikolojik bunalıma girme ihtimalim bile var.

Türkiye’nin en çok hangi özelliğinin yabancılar tarafından bilinmesini isterdiniz?

Türkiye’nin en çok hangi özelliğinin yabancılar tarafından bilinmesini isterdiniz? Niçin?

 

Ülkelerin tarihi var olan değerlerini görebilmemiz için önemli. Hangi ülke ne ile anılıyor bir bakmak lazım. Bugün televizyonlarda devlet başkanlarının hepsi demokrasi, barış, adalet gibi naralar atarken aslında ne ile meşgul olduklarını bilmemiz, gerçek kimlikleriyle onları tanımamız gerekli. Çünkü düşmanlarımızı tanımamız onlara karşı olan tavrımızın belirleyicisi olacaktır. Savaştığımız ülkelerle şuan için iyi ikili ilişkiler kuruluyor olabilir. Bunu siyasi olarak değerlendirmeliyiz. Tabi ki ülkemiz kendi çıkarları için gerekirse bu tarz iyi ilişkiler kurabilir. Ben ülkeleri tanımaktan bahsediyorum.

 

Güncel olarak Avrupa Birliği üyeliğimiz devamlı bir tartışma konusu. Ne üye olabiliyoruz nede üye olmak istiyoruz. Arada sıkışıp kaldık. Halkın isteği aslında üye olmamaktan yana. Ancak devletin çıkarları bunu gerekli kılıyor ki üye olma çabamız sürüyor. Peki bizi neden sürekli engelliyorlar hiç düşündünüz mü? Onlara katacağımız onlarca fayda varken bunu kabullenmemeleri neyi işareti ? Asıl önemli olansa istenmediğimiz halde uyum şartlarını sağlamakta ki çabamız. Sorular çoğaltılabilir. Ancak bu milletin onların değerleri ile gelişebilecek olması da düşündürüyor beni. Sonuçta sömürgecilik geçmişi olan ve mazluma zulmü ile şuan ki refah seviyesini yakalayan Avrupa bize nasıl bir değer katacak merak konusu. Kendimizi çok mu küçük görüyoruz diye düşünüyorum. Değiliz tabi ama bu ezilmişlik psikolojisinden kurtulmanın gerekliliği bizlerin gelişimi için çok önemli. Kendi değerlerimizi esas alıp gelişmeye çalışsak ya. Kendi iş gücümüz kullanıp kendi projelerimiz üretsek ya. Bizde var olan gücün farkına varıp boş hayallerin peşinden gitmesek daha iyi olurdu.

 

Genelleyemem ama ülkemize gelen yabancılar genelde Avrupa dan geliyor. Onların Türkiye’nin hangi özelliğinin bilinmesi derseniz ben mazlum insanların zulümden korunması konusunda ki çalışmaları derim. İnsana verilen değeri görsünler ki insana değer versinler. Mazlumu görsünler ki zulmetmesinler. Ya da zalimin karşısında mazlumun yanında olan bir milletin varlığını bilsinler.

Ülkemizde en çok gezip görmek istediğiniz yerler nerelerdir? Neden?

Ülkemizde en çok gezip görmek istediğiniz yerler nerelerdir? Niçin?

 

Ülkemizin her köşesi gezip görmeye değer güzellikte elbette. Ancak benimde gidip görmek istediğim yerleri yok değil. Her yerini karış karış gezmek isterim o ayrı. Ama şartların sağlayabileceği gerçeklikte ortada. Her mevsimi ayrı güzellikte olan ülkemizin dört bir yanında farklı mevsimler de yaşanıyor. Bir tarafında denize giren insanların olduğu gibi diğer tarafta kayak yapmak mümkün olabiliyor. Son yıllarda turist sayısının rekorlar kırıyor olması da bundandır diye düşünüyorum. Şimdiye kadar neredeydiler diyebilirsiniz. Ama var olan sorunlar ve terör ülkemiz üzerinde yapılacak seyahatleri azaltıcı yönde etkiliyor. Sadece kendi gelişimi ile ilgilense ülkemiz eminim daha büyük güzellikler ortaya çıkacak. Ancak öyle olmuyor. Hep bir çorap örülüyor güzel ülkemin başına. Her dönem farklı bir sıkıntı ile karşılaşıyor, kendi gelişimini bile unutturuluyor.

 

Ben en çok Hakkari’ye gitmek isterdim. Orada ki temiz yayla havasını almayı, dağların eteklerinde ki akarsularda balık izlemeyi, temiz havada halay çekip kuzu eti yemeyi isterdim. Şelalelerin varlığını da unutmamak lazım. Böyle eşsiz bir manzaradan mahrum oluyor olmak üzücü. Ama inanıyorum ki oraların temizlenip terörden arındırıldığında tüm milletimizin gitmek istediği yerler olacak. Şehir havasından egzoz dumanından bunalan insanımız oksijeni bol huzurlu bir mekan arayışında. Neden böyle yerlere gitmek çözüm olmasın ki. Sonuçta yıllardır askerimiz o toprakların bizlere kazandırılması için kan döküyorlar. Bizlerde onları mahcup etmemeli uğruna savaştıkları yerleri sahiplenmeliyiz. Vazgeçmemeliyiz. Orası da Türkiye. Orası da vatan. İnsanlar oralarda biz çocuklarımızla oynayalım diye kendi çocuklarını babasız bırakıyorlar. Onlara vefa borcumuz yok mu ? Emanetlerine sahip çıkmamız öyle zannediyorum ki onlarında en çok istediği bir durum.

Mimar Sinan’a İleti

Siz de Mimar Sinan’a cevap olarak bir ileti (mektup) göndereceğinizi hayal ediniz. İletinizde nelerden bahsederdiniz? Arkadaşlarınızla tartışınız.

 

Saygıdeğer büyük usta;

 

Yapmış olduğunuz eserlerin her biri günümüzde bizler için ayrı bir değer taşıyor. Değişen zamanın ağır şartları yapmış olduğunuz eser de tahribata yol açmış ve restorasyonunun gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bizlere ilettiğiniz mektupta nerelerde hangi zamanla değişimler ve tahribat olacağı hususunda bilgi vermenizin faydalı olmuştur. Sizin bahsettiğiniz tahribatlar bahsettiğiniz süre içinde gerçekleşmiştir. Haklıydınız. Bizlerin üzerine düşeceği görevi çekinmeden yerine getireceğinden şüpheniz olmasın. Türk-İslam kültürünü yansıttığınız şahane eserleri korumakla olan yükümlülüğümüz bizler hayatta olduğu sürece devam edecektir. Şüphesiz eserlerinizi hayranlıkla inceliyor ve değerlendiriyoruz. Yapım aşamasında karşılaştığınız zorluklarla olan mücadeleniz bizlerin sadece yapmak zorunda olduğu işlerde değil tüm yaşantısı boyunca olan azmi için yeterli oluyor.

 

Günümüzün yapılarına dahi ilham kaynağı olan eserleriniz tam bir sanat eseri. Sadece ülkemiz içinde değil tüm dünya milletlerinden gelen insanların yoğun ilgisi de şaşkınlık uyandırmıyor. Unutmamalı ki eserleriniz yapımı safhasında manevi değerlerimizi ön plana çıkarma çabanız yadsınamaz. Atalarımızın bizlere olan mirasları arasında yer alan güzide eserlerinizin gerektiğinde yapılan istişarelerle doğru kararlar alınarak restorasyonu sağlanacaktır. Zamana kurban olmasına izin verilmeyecek bizden sonra ki nesillere de örnek teşkil etmesi için anlatılacak ve korunması için emanet edilecektir. Bu zamana kadar nasıl korunup ilk günkü gibi ihtişamını koruduysa bundan sonrası içinde aynı gerekliliği yerine getireceğiz. Aldığımız ilhamla daha iyi eserler ortaya koyma çabamız daima olacak sizlerin torunları olduğumuzu tüm dünyaya göstereceğiz. Gurur kaynağımız olan tüm eserlerinize şahsım adına teşekkür ediyorum. Bizlere kattığınız değerler unutulmayacaktır.

Yaşadığınız ya da gözlemlediğiniz bir olaydan hareketle haber metni yazınız.

Yaşadığınız ya da gözlemlediğiniz bir olaydan hareketle haber metni yazınız. Haber metninizde 5N 1K sorularının cevaplarını vermeyi unutmayınız.

 

Sabahın ilk ışıkları ile temizliğe başlayan belediye işçileri buldukları para dolu poşeti sahibine teslim ettiler. Çorum un sungurlu ilçesinde belediyenin temizlik şirketi personelleri günün ilk saatlerinde çalışmaya başlıyor. Hayata tutunma çabasının zorluğunu temizledikleri sokaklarla göstermekle kalmıyorlar gönüllerde ki kirliliğinde temizliğine uğraşıyorlar. Her biri ayrı bir gönül güzelliğine sahip olan üç arkadaş çalıştıkları işin en ağır şartlarda olmasına aldırış etmeden başkasının hakkına göz dikmemeyi bizlere öğretiyorlar.

 

Hasan(33), Ahmet(35) ve Nadir(30) isimli üç arkadaş caddelerin temizliği ile görevli şirkette asgari ücretle çalışıyorlar. Ailelerinin geçimini bu maaşla sağlayan üç arkadaş günlük işlerini yapmak için her zaman ki saatte işlerine başlıyorlar. Olacaklardan habersiz caddenin sonunda yer alan parkın temizliği ile ilgileniyorlar. Dağınık halde yerde duran çekirdek kabuklarının süpürgeye takılan pisliği diğer ellerinde ki kürekle almayla devam ediyor. Birer birer tüm bankların çevresi süpürülüyor. Toplanan çöpler kovaya doldurulduğu anda siyah bir poşet içerisinde beliren 200.000 TL fark ediliyor. Ne yapmaları gerektiği bilincinde olan üç güzel arkadaş hemen polisleri arıyor ve durumu bildiriyorlar. İnsanlığın ölmediğini bizlere hissettiren arkadaşlar yaptıkları açıklamada; ‘belki bir hastanın ameliyat parasıdır, belki bir fakirin emekli ikramiyesidir diye düşündük. Çünkü buralarda zengin adamın işi çok olmaz. Kaybetse kaybetse bir gariban kaybetmiştir bu parayı’ dedikleri öğrenildi. Çok geçmeden paranın asıl sahibine ulaşan polisler işçilerin bahsettiği üzere paranın kanser tedavisi için kullanılacak bir hastaya ait olduğu öğrenildi.

Bilim insanının kendi dilini geliştirmek için neler yapabileceği ile ilgili görüşlerinizi yazınız.

Bir bilim insanının kendi dilini geliştirmek için neler yapabileceği ile ilgili görüşlerinizi yazınız.

 

Bilim insanları çalışmalarının ve düşünüşlerinin uzunluğu ve sıkıcılığında bunalmayıp hedeflerine kitlenmiş ve başarıya koşmuşlardır. Öyle hemen pes edecekleri bir duruma girmemişlerdir. Sabır edemeyecekse zaten kaybetmiştir en baştan. Her farklı uzmanlık alanları ayrı ayrı değerlendirilebilir. Kimisi daha çok detaya inmeli iken kimisi yüzeysel olarak bakabilir olaylara. Tabi bu çalışmaların gelişimi ve sağlıklı ilerleyebilmesi için şartların sağlanması da önemlidir. Bu şartlardan biriside bilim insanının kullandığı dilidir. Yerine getirilmesi elzem olan gerekli şartlardan birisi olan dil, çalışmalarla aynı oranda gelişim göstermeli ortaya çıkacak bilgi veya buluşa katkı sunmalıdır.

 

Bir bilim insanı kendi dilini geliştirmek için çalışmalarından bağımsız davranmamalı, çalışmalarına paralel hareket etmelidir. Sonrasında yaptığı buluşa veya icat ettiği nesneye kullandığı dilin özelliklerine uyarak bir isim vermelidir. İsim konusunda kararsız kalması halinde dil bilimcilerle bir toplantı yapabilir, teknik özelliklerinden bahsettiği icat için birlikte de isim düşünebilir. Toplumun dilinden farklı yabancı bir terim getirmesi konunun anlaşılmasını ve nesnenin tanımını zora sokacağı gibi ilerleme kaydetmenin de yavaşlamasına neden olacaktır. Bilim dünyasında ki gelişmelerin takip edilmesinde bu yüzden dilin gelişimi çok önemlidir. Özellikle yabancı terimlerin bulunduğu icatlar bilim insanlarının kendi ülkelerinde ki gelişimini sürdürmesi için getirdiği sürede dahi toplumun diline uygun terimler getirilmelidir. İcadın yahut buluşun kendi ülkesinde ki bilime katkı sağlamasını isteyen her bilim insanı bunun için çaba harcayacaktır.

Yenilikler ortaya koyan büyük bir bilim insanı olmak istiyor musunuz?

Siz de yenilikler ortaya koyan büyük bir bilim insanı olmak istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız bu durumda ülkeniz için neler yapardınız?

 

Hemen her vatansever insanların ülkelerine fayda sağlayabilme düşüncesi olduğu gibi tüm insanlığın yararına işler yapmakta da arzulu olduğu biliniyor. Zaten hain olmadığı sürece her vatandaşında vatansever olduğu ortada. Vatanı sevmek de öyle lafta olamamalı tabi. Devletin kişide sağladığı yararların yanı sıra kişinin de devleti için vergi vermesi ve faydalı olması gereklidir. Her insan uzmanlaştığı alanda çalışmalar yaparak da katkı sunabilir. Doktor ise tıp alanında, müteahhit ise inşaat alanında ekstra bir gayret göstermeli ki fayda sağlayabilsin. Bilim insanı ise de bilim alanında ki çalışmaları takip ederek yenilik arayışında olmalı. Bu şekilde ülkenin adını dünya çapında prestijli hale getirebilir ve bu sayede vatanına hizmet edebilir. Sadece isim duyurma veya prestij kazandırma meselesi de değil. Dünya da ilk olarak bilimin yeniliklerinin bizim ülkemizde yapılıyor olması başlı başına bir hizmet zaten. Böyle şerefli ve gurur verici bir görevi kim üstlenmek istemez ki? Bende yenilikler ortaya koyan büyük bir bilim insanı olmayı elbette isterdim. Bunun için gerekli şartları şuan için sağlayamıyorum ama sağladığım şekliyle hayal edebilirim.

 

Ülkemizin stratejik öneminin yanı sıra ben doğal kaynaklarının da güçlü olduğunu sadece kömürle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Özellikle orta doğu ya yakınlığı ile bilinen ülkemiz topraklarında da petrol vb. enerji kaynaklarının varlığını düşünüyorum. Ben bu kaynakların ortaya çıkarılması adına çalışmalar yapardım. Yoksa demeyin. Var. Eğer olmasa ülkemizin üzerine bu kadar çorap örülür mü ? Başımızı kaldıramıyoruz ki bu kaynaklara yönelelim. O kadar bela ve musibetin tabi ki düşmanlarımızca sebepleri vardır. Bunlardan birinin de zengin yer altı kaynakları olduğunu ve çıkarılıp vatandaşlarımızın refah seviyesini yükseltilmesinin gerekliliğini düşünüyorum. Büyük bir bilim insanı olsaydım bu çalışmaları yapardım.

Dünyaya fayda sağlayacak bir buluş yapsaydınız bu ne olurdu?

Dünyaya fayda sağlayacak bir buluş yapsaydınız bu ne olurdu? Bu buluşu nasıl yapardınız?

 

İnanmak başarmanın yarısıdır. Zira zorlaşan hayat şartları ve yaşamın sıkıntılarını atlatacağız inancı ile bizde oluşan sabır halini sürdürmemiz için gerekli. Sadece günlük hayatımız için söylemiyorum. Genel olarak sürdürdüğümüz tüm yaşantımız boyunca inancımızın bize katkı sağlayacağı kesin. Tam da burada ümit etmek ya da ümitsiz olmak giriyor devreye. İnanmadığımız her durum için ümitsiz ve inandığımız her durum içinse ümitli oluruz. Peşinden koştuğumuz hayallerimizin gerçeğe dönüşmesi, hedeflerimizin gerçekleşmesi için çalışmamız ümidimiz olduğu zaman daha az zorlayacaktır. Yani inanırsak. Sadece kendi hayatımızda ki çabalarımız için inanmak da olmaz. Tüm insanlığa fayda sağlayacak bir işte faaliyet sürdürmek ve insanlığın herhangi bir ihtiyacını gidermek düşünüldüğü zaman büyük bir olay gibi gelir bizlere. Başaramayız düşüncesi ile inanmamamız daha yolun başında pes etmeye benzer.  Oysa bizler inanarak yaklaşırsak yapamasak bile başarılı olmuş sayılırız. Çünkü tarih sadece başarılardan bahsetmez. Özellikle ilklerden bahseder, başaramasa da ilk o düşünmüştü der.

 

İnsanların aslında şöyle olsa çok iyi olur dediği şeyler gözümün önünden geçiyor. Ben de bir gün öyle bir cümle kullandığım anda aslında yapımının ileri ki yıllarda gerçekleşebileceği bir buluş geldi aklıma. Alanım değil ama bir mühendis olsam kesinlikle üzerinde çalışmalar yapardım. Pahalılaşan hayat şartları insanları zorluyor ve devletler enerji kaynakları için savaşlar çıkarıyor. Bu enerji kaynaklarının kullanım alanını kısıtlarsak bu denli büyük bir ihtiyaç hasıl olmaz diye düşündüm önce. Sonrada nerede kullanılıyor bu enerji kaynakları derken aklıma en yaygın olanı arabalar geldi. Her gün milyarlarca araba bu enerji kaynaklarının varlığı sayesinde yol kat edebiliyor. Eğer benzinle veya diğer akaryakıtlarla çalışmayan (elektrikli hibrit motorlarda dahil buna) araçlar üretilirse bu sorunun ortadan kalkacağını düşündüm. Bunun kendi kendisinin enerjisini üretebilen motorların projelendirilmesi ile yapılabileceği çok ta uzak bir ihtimal değil.