Bilim insanı olmak ister misiniz?

Bilim insanı olmak ister misiniz? Sebepleriyle açıklayınız.

 

Televizyonda ki güncel haberleri takip ettiğimiz her an yeni bir buluşla karşılaşma hayali olan meraklı çocuktum. Nasıl oluyor da akıllarına böyle bir durum geliyor, nasıl olurda buluşu gerçekleştirme gereği hissediyorlar diyordum kendi kendime. Bir an akıllarında beliren bir durum olduğunu varsayardım. Halbuki bilmezdim öncesinde yaptıkları binlerce başarısız deneyimi ya da aylarca ve yıllarca süren çalışmaları. Bende de aynı gelişmenin meydana gelmesi için hep dua eder, acaba bende bir buluş sahibi olabilir miyim diye düşünürdüm.

 

Çok özendiğim kesindi bilim insanlarına. Hem buluşlar ve icatlara bilim insanlarının adı verilerek onların çağlar boyu yaşatılıyor olması da ayrı bir şerefti. Hep bu şerefe nail olmak istedim. Yine de asıl ve öncelikli isteğim insanlara fayda sağlamak ve hayırla yad edilebilmekti. Arkamdan edilecek iki çift güzel söz ve hayır duanın bana yeteceği kanaatindeydim. Hala da isterim bilim insanı olmayı. Ama çok istemek gerektiğini biliyorum. Hatta sadece çok istemek gerektiğinin dahi yetmediği ortada. Çalışmalar yapılmalı. Uzun yıllar sürecek çalışmalar. Sıkılmadan sabrederek ve inatla. Başarısız girişimlerin moral bozukluğu oluşturduğu gerçeği ile gerekirse karşı karşıya gelerek çalışmak. Yıldırmamalı hiçbir zorluk, pes ettirmemeli aklına koyduğun işi yapmalısın. Bitirmeden bırakmamalısın. İstiyor muyum evet istiyorum. Ama bu saydıklarımdan hangi birini yapıyorum belirsiz. Yapsam olur muyum o da belirsiz. Kendime güvenmiyor değilim. Sadece başarı karnem zayıf. Ümitsizliğimin kaynağı olarak kimseyi suçlamamalıyım. Kendimden başka suçlu yok. Sorumlusu benim. Ama yine de bir yol gösteren olsaydı diyor insan içinden. Belki daha farklı olabilirdi her şey. Yaşanılan çevrenin değişikliği bile etki edebilirdi. Diyorum ya diğer faktörler de var ama suçlu aramak olmaz. Zor şartlarda başarı elde edenlere haksızlık etmiş olurum sonra.

Görme, duyma, koku alma, tatma ve dokunma duyularına ait verilerden yararlanarak bilgilendirici bir metin yazınız.

Görme, duyma, koku alma, tatma ve dokunma duyularına ait verilerden yararlanarak bilgilendirici bir metin yazınız.

 

Görme; insanların yaşadığı sosyal çevreyi ve kendisini, vücudunu ve diğer tüm azalarının şeklini ve tüm insanların şeklini tanıyabilmesini sağlayan, göz organının faaliyete göstermesi ile gerçekleşen duyumuzdur. Varlıkların görünmesini sağlayan fizyolojik süreç olarak da değerlendirilir.

Duyma; işitsel verilerin ses adı verilen olayın algılanabilmesi ve yön tespitini sağlayan, çevremizde ki algıladığımız seslerle neler anlatılmak istendiğini bilmemize ve konuşmamızı gerçekleştirmemize yarayan fonksiyondur.

 

Koku alma; duyu organlarımızdan biri olan burnumuz ile nesnelerin yahut cisimlerin farklı tarzda ki kokularını hissedebilmeye denir.

Tatma; dilimizin yardımı ile bir yiyeceğin veya içeceğin tadını alabilmemizi sağlayan duyumuzdur.

Dokunma; nesnelerin kalınlığının ve inceliğinin, sıcaklığının ve soğukluğunun, yumuşaklığının ve sertliğinin deri ile temas edilerek hissedildiği duyumuz.

 

Beş duyu organımız ile ilgili yukarıda verilen bilgiler genel anlamda öğretici olmanın yanı sıra fayda sağlayacak bilgilerdir. İçerikleri bakımından duyu organlarımızın önemi, bilgilerin araştırılması ile netlik kazanacaktır. Hayati fonksiyonlara sahip bu duyularımızın ve duyu organlarımızın varlığını bilme mecburiyetimiz gereklidir. Bu beş duyu organımızın herhangi birinin bozukluğunda yaşayacağımız sağlık problemi bizlerin yaşamını son drece olumsuz etkileyecektir. Belki de oluşturduğu psikolojik hasarla intiharla sonuçlanabilir. Bu ihtimal hepimizin korunmasını istediğimiz bir gelişmedir. Sadece duyu organlarımızın önemini kavramak adına verilen bir ihtimaldir. Bizler beş duyu organımızla; görür, duyar, koku alır, tat alır ve dokunuruz. Tüm bu faaliyetleri gerçekleştirirken farkına varmıyor olmamız bu olayların önemsizliğinden değil bizlerde bulunan alışma dediğimiz zihinsel kabullenme evresinin gerçekleşmesidir. Alışma; acıları unutturan gelişme olur, acımızı hafifletir. Alışma; mutluluklara alıştırır devamında ki gerekliliği hissettirir. Bunun gibi.

Tat ve koku alma duyunuz olmasaydı ne hissederdiniz?

Tat ve koku alma duyunuz olmasaydı ne hissederdiniz? Bu duyular hayatınıza ne katıyor?

 

Sağlıklı yaşamın her insanın bir hakkı olduğu biliniyor. Hastaneler de hastaları gördükçe parçalanan yüreğim halime şükretmem gerektiğini söylüyor bana. Grip, soğuk algınlığı gibi gittiğim hastaneden psikolojim bozuk olarak ayrılabiliyorum. Tabi ki iyi bir şey hastanelerin varlığı. Ben sadece yaşadığım acının tarifini yapıyorum. Üzülüyorum her hastaya. Onları ziyaret etmenin gerekliliği bir kez daha önem kazanıyor kafamda. Sıkılan hayatlarına renk katmak gerekiyor. Hastalıklarına üzülmelerini engellemek adına yapılacak her ziyaret dertlerini unutturur zannedersem. Kendim içinde öyle düşünüyorum. Ben hasta olarak yatıyor olsaydım hastanede beni ziyarete gelmeyen tanıdıklarımın çetelesini tutardım. Bu konuda kinlenip kızan her hastayı da haklı görürüm. Kızmam. Sağlıklı yaşamın gerekliliği bu yaşayışları gördükçe ayrı bir önem kazanıyor. Düşünsenize önemli azalarınızdan biri veya birkaçı engelli. Gözleriniz görmüyorsa körsünüz, kulaklarınız duymuyorsa sağır.

 

Böyle önemli iki azamızda burun ve dil. Birisi koku almamızı sağlarken diğeri tat almamızı öğretiyor bize. Şimdi koku almadığımızı düşünelim. En iğrenç kokulu yerlerde bulunuyor olabilirdik. Koktuğumuzun farkına varmıyor yıkanmayı gerekli görmezdik. Temizlik algımız oluşmazdı. Yemeklerin kokusunu almaz ne yediğimizin önemi kalmazdı. Birde tat alma duyumuzla ilgilenelim. Yemek geliyor akla ilk olarak tabi. Beğenip beğenmeme gibi durumların oluşumu olmayacak her şeyi yiyebilecektik. İlk bakışta kulağa hoş geliyor gibi görünse de çok ta iyi bir durum değil. Mideniz bulanıyor ama nedenini bilmiyorsunuz. İğrenç sayılabilecek bir yemek yemişsinizdir. Farkında değilsinizdir. Her şeyi geçtim yemek yerken duyduğunuz hazzı yaşamayabilirsiniz. Mutlu olmak için yediğiniz yemeklerde ki tatlarda elinizden alınırsa nasıl mutlu olmayı düşünüyorsunuz ?

Hangi yemekleri seviyorsunuz?

Hangi yemekleri seviyorsunuz? Sebepleriyle açıklayınız.

 

Mutlu olabilmenin çok az şarta bağlandığı ülkemiz şartlarında, sayılı olabilecek mutluluk nedenlerinden bir tanesi de bence yemek. Öyle oluyor ki açlıktan halsiz düşen vücudumuza bu sayede bir katkı sunuyor, kendimizi mutlu edebiliyoruz. Ramazan aylarında daha çok değerini anladığımız bu aktivitenin bir yaşam zorunluluğu olduğunun da farkındayım. Yaşamak için yemek yeme zorunluluğu yerine gelsin diye yemiyorum ama ben. Sevdiğim için yiyorum. Ne yalan öyleyim yemek yedikten sonraki yaşadığım hazzı çoğu şey vermiyor. Ama ne yapalım şöyle bir baksanıza. Bizi daha ne mutlu edebilir ki şu dünyamızda. Mutlu olmamıza engel onca durumda varken. Kendimize karşı açılmış bir savaşta gibiyiz.

 

Her gün farklı bir cephesinde savaşıyoruz. Şartların zorluğu bizlerin mutluluk duyacağı şeylerin de küçülmesini sağlıyor. Ben asla nankörlük olarak düşünmedim bu konuyu. Ama diğer toplumlara nazaran kendi içimizde ki mutluluk payının bu derece az olması zoruma gidiyor. Benden sonra gelecek olan neslime ne bırakabilirim bir yana, kendim için neler yapabilirim bile gerçekleşmiyor. Konu dağılmadan devam edeyim. Yemeklerin bende ki yaşattığı mutluluk; sevmediğim yemek olunca mutsuzluğa dönüşüyor ve bana karşı bir cephe daha açılmış oluyor. Sebze yemeklerinden herhangi biri ile karşılaşmam benim için yeter bir sinirlenme nedeni. Ama etli olan her yemek benim mutluluğum. Kazanmış olduğum bir zafer adeta. Abartıyor muyum bilemem. Her insanın düşünüşleri farklı olabilir. Saygı duyarım. Bana karşı saygı duyulmasını da bu nedenle önemserim. Kavurma, mercimek çorbası, salata ve yoğurt gibi bir menü bana dünyanın güzelliklerinin açken göremediğim gerçeğini değiştirtiyor ve yedikten sonra her güzelliği anımsayabiliyorum. Bilmiyorum belki de bu cevabı açken yazmamalıydım.

Uzayda bir yolculuğa çıkacak olsaydınız nereye gitmek isterdiniz? Niçin?

Uzayda bir yolculuğa çıkacak olsaydınız nereye gitmek isterdiniz? Neden?

 

Bazen gitme isteğimiz o kadar uzaklara dayanıyor ki şehir veya ülke değiştirmek yetmeyecek gibi oluyor. Bizler hayalimizin peşinde gitmeyi elbette çok istiyoruz ama her zaman bu mümkün olmuyor. Çevresel etkenler ve toplumsal baskıların oluşturduğu örf adet ve geleneklerden bağımsız yaşamanın mümkün olmadığı gerçeği gitmek istediğimiz her an yüzümüze çarpılıyor. Gitmek bu kadar zor olmamalı. Ancak kafamızda ve yaşayışız tarzımızda ki gelişmelerin bizlerde oluşturduğu baskı da ki izler, kendimizi iyi hissetmemiz yerine insanların iyi hissettirilmesi yönünde çiziliyor. El alem ne der sorusu bir yana el alem seni iyi tanısın baskısı bunaltıyor. Gönüllerimizde ki sevgimizi dahi karşı cinse aktarırken duyduğumuz utanç bu baskının sonucudur. Dışımızda yaşayacağımıza içimizde kalmasına devam ettirdiğimiz her duygu bizleri psikolojik olarak rahatsız ediyor.

 

Her an patlayacak bomba gibi oluşumuz; insanların asık olan yüzlerinden, çatık olan kaşlarından belli değil mi? Şöyle bakalım etrafımıza kim mutlu diyebiliriz ki? Halbuki diğer dünya ülkelerinin gelişmişlik seviyelerini nasıl elde edildiğine bakarsak önce toplumun üzerinde ki baskıyı en aza indirdiğini görürüz. Bizlerin ise hayali bile vizyonsuz oluyor çoğu zaman. Bırakın uzaya yolculuğa çıkma hayalini köyümüze gitme hayalini bile kuramaz oluyoruz. Elimiz kolumu bağlı. Kimseyi sorumlu tutmuyorum demek olmaz. Herkes sorumlu. Toplum içerisinde yaşayan ve ferdi olarak kendi çevresini etkisi altında bırakan herkes sorumlu. Bu baskılar durduk yere oluşmuyor bizler den dolayı oluşuyor. Çalınan hayallerimize mi yanalım yaşadığımızı hayatın kalitesinin düşüklüğüne mi ? Zengin fakir ayrımı da yapılamaz bu konuda. Böyle yaşanılan bir toplumda zenginde olsan bir fakir de olsan bir. Ama yine de çalınmış hayalimin öğrenilmesi isteniyorsa belirteyim. Uzaya gitme isteğim hiç olmadı. Gidecek olsaydım da Jüpiter’e gitmeyi isterdim.

Gelecekte uzayda yaşamamız mümkün olabilir mi?

Sizce gelecekte uzayda yaşamamız mümkün olabilir mi? Açıklayınız.

 

Teknolojinin gelişimi ve bilimin ışığı dünyamızı aydınlatmaya devam ediyorken her gün farklı bir yenilikle karşılaşıyor olmak artık bizi şaşırtmıyor. Önceleri  böyle bir şey nasıl mümkün olabilir diye hayretler içerisinde kaldığımız kimi gelişmeler şimdilerde normal bir gereksinim olarak algılanıyor. Acaba üretilmeden önce nasıl yaşıyormuşuz soruları o kadar çoğalıyor ki her gelişmenin gerekliliği ve yaşamın parçası olduğu düşüncesi dünyamızı hızla değiştiriyor. Değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanıyor olduk. Uzay çalışmalarının artması da bizi şaşırtmıyor. Mars ta yaşanılabilir mi hayat var mı yok mu diye yapılan tartışmalara çokça rastlıyoruz. Yaşadığımız dünyanın yeterliliği konusunda tükenilen kaynakların ve ham maddelerin azlığı ve uzayda çokça bulunduğu iddiası bu gelişmeleri hızlandırıyor. Gelecekte daha farklı bir çok gelişmelerin yaşanacağı da bir gerçek. Tüm bunların nedeni ve sonuçlarına baktığımız zaman uzayda yaşama isteği üzerinde oluşan yoğun çalışmalar uzayda yaşama ile neticelendirilebilir. Neden olmasın. Biz göremesek bile bizlerden sonra gelen nesillerin uzay da yaşamanın gerçekleştiğini görmeleri çok zor bir ihtimal sayılmaz.

 

İnsanları uzayda yaşamak için şimdiden planlar yapıyorlar. Uzaya gidecek araç içerisinde yer almak için bile servetler ödüyorlar. Farklı heyecan anlayışı ve maceraperestliğin yanı sıra sadece orda yaşama isteği olan kişilerde yok değil. İnsanoğlu tarih boyunca tüm gelişmeleri gerçekleştirirken temeline zaruri ihtiyaç olarak baktığından başarabilmiştir. Artık uçan arabaların ve yapay zekalı robotların dahi yapım aşamasında olduğumuz bu çağda uzayda yaşamın bulunması veya yaşanabilecek şartların oluşturulması çok uzak sayılmaz.

İnsanlara ve diğer canlılara yardım etmek için nasıl bir yöntem geliştirirdiniz?

Siz olsaydınız insanlara ve diğer canlılara yardım etmek için nasıl bir yöntem geliştirirdiniz?

 

Her insanın içinde oluşturduğu ve hayallerinde çokça yaşadığı farklı bir dünyası elbette vardır. Benim için de öyle. Hayal dünyamın ufkunun genişliği ve büyüklüğü konusunda bir sınırlamam olmadı hiç. Hep iyilik ve güzellikle doldurduğum o dünyayı bir gün yaşayacağım ümidini taşıdım. Öyle bir hayat kurdum ki kimsenin kimseye zararının dokunmadığı, mutlu olmakta bir sınırlamanın olmadığı güzelliklerle ve iyiliklerle dolu. Savaşların yaşanmadığı, masum insanların ölmediği, haksızlıkların yerini adaletin aldığı, başkasının emeği üzerinden güç devşirilerek zenginin daha zengin, fakirin emeği çalınarak daha fakir yaşamadığı bir dünya. Zor değil mi ? Bence de zor. İnsanların fıtratı maalesef hep daha fazlasını istemek ve gerçekleştirmek için, birbirini görmezden gelerek ezmesi ile kendini tatmin etmesinden geçiyor. Umutların tükenmesinden korkuyorum ben. Sadece kendim için değil tüm insanlığın umudunu yitirmesinden bahsediyorum. Böyle birer ikişer kayıp giden o güzel hayal dünyalarımız ve yitirilen umutlar çoğaldıkça endişe duyuyorum. Ya bundan sonrası için herkes bu düzenin bir parçası olmak ister de güzellikleri ve iyilikleri kovalayacak kimse kalmazsa diye.

 

Böyle konuştuğumuz zaman bizi eleştirenler elbette olabilir. Bir doğru düşünen sen değilsin, tabi ki herkesin iyi düşünceleri var sen bize çözüm önerinden bahset diyebilirler. Şöyle ifade edeyim; insanlara yahut diğer tüm canlılara iyilik yapmak adına yardım etmek için öncelikle zenginlerden alır fakirlere verirdim. O iş öyle kol değil kim malını kazancını başka birine vermek ister ki diyenleri duyabiliyorum. Ama bu sınıf farkını ortadan kaldırmadıkça adaleti tesis etmek çok zor. Zenginin kazanç kaynakları birer ikişer azaltılıp fakirlerin bu konuda ki çalışmalarını desteklemek, vergi oranlarını gelirlere göre belirlemek, evsizlere iş ve kalacak yer imkanı sağlamak ve daha bir çok proje geliştirilebilir. Yeter ki istensin. Küresel düzenin bir parçası olmaktan yeter ki vazgeçelim. Yeter ki kendimiz adına istediğimiz her şeyi bir başkası içinde isteyebilelim. Bencil olmak insanlara yardımın yapılmasına karşı tavır sergilemek sizleri insanların hayal dünyasında ki düşmanları yapabilir. Bu normal dış dünyada size karşı duyulan düşmanlıktan daha şiddetlidir. Unutmayalım.

Herhangi birine iyilik yaptığınızda veya size bir iyilik yapıldığında kendinizi nasıl hissedersiniz?

Herhangi birine iyilik yaptığınızda veya size bir iyilik yapıldığında kendinizi nasıl hissedersiniz? Duygularınızı arkadaşlarınızla paylaşınız.

 

Bizler hissettiklerimiz duygulara göre yaşamımızı değerlendiririz. İyi hissediyorsak güzel bir hayatımız olduğu, kötü hissediyorsak sıkıntılı bir hayatımız olduğunu düşünürüz. Yaşamımız boyunca kendimizi iyi hissedebilmek için çeşitli girişimlerde bulunur hayatımızı güzelleştirmeye çalışırız. Bizlerin dışında gerçekleşen gelişmeler de yaşamımızı etkiler. Çevresel faktörlerin bizim tarafımızca iyi veya kötü olması bize ve yaşamımıza yön verir. Çevresel faktörlerin etkisini engelleyemesek de bu faktörlerin oluşumu sırasında müdahalede bulunabiliriz. İyilik yapmak, bizlerin dış dünyasında iyi tanınıyor olmasına etki ettiği gibi, bizlere karşı oluşacak iyi ön izlenim oluşturmamızı sağlar. İnsanlarla olan ikili ilişkilerde iyi davranıyor olmamız bizim yararımızadır bu nedenle. Sadece iyi tanınıyor olmak için iyilik yapmak olmamalı niyetimiz. İyilik için iyilik yapmalıyız. Herhangi bir iyilik yaptığımızda bizde oluşacak tarifi mümkün olmayan güzel hisler yaşamamız bile iyilik yapmamız için geçerli bir neden. Kendi adıma konuşuyorum. İyilik yaptığım zaman dünyayı değiştirdiğimi ve tüm kötülüklere karşı attığım adımı hem gururla içimde taşıyorum hem de oluşan sevinçle hayata daha farklı bakıyorum. Üstesinden gelinemeyecek hiçbir zorluğun olmadığını düşünüyorum bu sayede.

 

İyiliğin vicdani olarak oluşturduğu rahatlık da var tabi. Birde işin farklı boyutu var. Bize iyilik yapılması gibi. Özellikle zor anımızda yapıldıysa bu iyilik hafızamızdan silinmeyecek kadar derin izler oluşturabilir. Kişiye karşı oluşan mahcubiyetimizin yanı sıra aynı şiddette bir iyiliğinde bizim tarafımızca yapılacak olmasını düşünürüz ve kurgularız. Artık o kişiye manevi anlamda veya maddi anlamda hangi şartlarda iyilik yaptıysa borçluyuzdur. Önce ona olan iyi niyetinin karşılığını şükranlarımızı sunarak vermeliyiz ki buda iyilik yapmak kadar değerli bir erdemdir. Sonrasında bize yapılan iyilikle yaşadığımız hazzın mutluluğunu yaşayabiliriz. Günlerce ya da haftalarca yaşadığımız sıkıntılı günlerin ardından gelen bu iyilikle oluşan rahatlık ve atılan stres, psikolojimize etki ettiği kadar yaşamımıza yön vermemizde de etkili olacaktır.

İyilik eden iyilik bulur atasözünden ne anlıyorsunuz?

“İyilik eden iyilik bulur.” atasözünden ne anlıyorsunuz?

 

Her insanın vicdanı kendi polisidir yazarken emniyet müdürlükleri, burada insanların vicdanına güvendiğini ve hata yapmalarını engelleyecek yegane gerçek olduğundan bahsetmek istemiştir. Öyledir de. Her insan yapacağı yanlış bir işten dolayı vicdanı rahatsız olur. Vicdanı vesilesi ile yaptıysa o yanlışı ya pişmanlık duyar düzeltmeye gayret eder yahut yapmadıysa yapmaktan vazgeçer. Kötülük yapmak ne kadar insan vicdanını rahatsız ederse iyilik yapmak ta o kadar rahatlatır. Vicdani bir sorumluluğu yerine getiren her insan ayrı bir haz duyar. Tabi sadece vicdani sorumluluğu yerine getirmek için iyilik yapmak olmaz. İyilik, insana insan olduğu için değer vermenin de gereğidir aynı zamanda. Bizler her insana iyilik yapmak istemesek de bu sorumluluktan kaçarak yaşamayız. İyilikten anlamaz o nankör şeklinde ki ithamlarımız bizim değerimizi eksiltir.

 

İyilik eden iyilik bulur atasözü ile de anlatılmak istenen, her iyiliğin karşılığının mutlaka iyilik olacağıdır. Burada anlaşılması gereken iyilik yaptıktan sonra karşılığını iyilik olarak beklemek asla değildir. Bunun söylenmesinde ki asıl amaç o veya bu şekilde, bu dünyada veya ahirette karşılığının kesinlikle iyilik olacağı şeklindedir. Zaten karşılık beklenerek iyilik yapılıyorsa o da iyilik sayılmaz. Kendi çıkarını gözeten biri için bu iş çıkarcılıktan başka bir şey değildir. Kimse biz ona iyilik yaptık diye bize muhtaç değildir. Bizlere yapılan iyiliğin de karşılığını vermek zorunda değiliz düşüncesi çıkabilir buradan. İşin o boyutu bize bağlı. İster iyilik yapana iyilik yaparız istersek de tepkisiz kalırız. Kimse bizi zorlayamaz bu konuda. İyilik yapan kişiler bile.

Büyüklerimiz niçin bizlere öğüt verirler? Onların verdiği öğütleri dikkate alır mısınız?

Büyüklerimiz niçin bizlere öğüt verirler? Onların verdiği öğütleri dikkate alır mısınız? Niçin? Düşüncelerinizi arkadaşlarınızla paylaşınız.

 

Aynı hatayı tekrarlamak kişinin kendine olan öz güvenini yitireceği gibi kişiyi olumsuz bir çok yönde etkileyebilir. Kimse yaptığı bir hatayı tekrar etmek istemez. Hata yapmalıyız diyemem ama yapılan tek bir hata bile insanın olgunlaşması açısından zararının yanında fayda da sağlayabilir. Bazen insanlar hata yaptıklarında hayatın sonuna geldiğini düşünüp çok üzülürler. Durumu düzeltilemeyecek kadar kötü olduğunu varsayarlar. Halbuki bizler hayıflanmak yerine yaptığımız hatadan ders almalıyız ki aynı hatayı tekrar etmeyelim.

 

Büyüklerimiz de bizlerden yaşayış olarak daha çok tecrübe sahibi oldukları için zaman zaman öğüt verip nasihat ederler. Onlarda yanlış yaptıkları durumları ve bundan çıkardıkları dersleri bize aktarırlar ki bizlerin de aynı yanlışı yapmamasını ve aynı hataya düşmememizi isterler. İyi niyetlerinin tezahürü olarak algıladığımız bu öğütler tabi ki bizlere faydadan başka bir şey kazandırmaz. Zamanının kıymetli olduğunu düşünüp dinlemeye vakit ayıramayacak derecede kibirli olmak bizleri bu faydalardan mahrum eder. Boş işlerle ilgili olmada ki çabamızı bu öğütleri dinlerken verirsek bizim yararımıza olacaktır.

 

Dikkatle dinlememiz gereken öğütlerden alacağımız dersler hayatımıza yön vermemiz açısından elzemdir. Bu öğütleri şahsım adına dikkate aldığımı belirtmek isterim. Ders çıkarmak için hataya düşmeyi beklemek yerine verilen öğütleri dinlemek daha önemlidir. Çünkü kişi kendi adına yararlı olabilecek her durumu değerlendirmeli ve yanlışa düşmemeye gayret göstermelidir. Buda öğütleri dinleyerek gerçekleşir. Usanmadan sıkılmadan dinlediğimiz her nasihat bizleri olgunlaştıracak olayların karşısında ki tutumlarımızı kolaylaştıracaktır.