Sanat, sanat için mi olmalı yoksa toplum için mi?

Sanat, sanat için mi olmalı yoksa toplum için mi? Tartışınız.

Sanatın geliştiği 1400 lü yıllara, Rönesans dönemine baktığımızda ilk olarak sanatın, sanat için geliştirildiğini görürüz. Tabi göze hitap eden güzelliklerinin de insana verdiği hazzın insan için de olabileceği gerçeği var. İnsanlar yaşadıkları topluma göre düşünme becerisini yönlendirir. Her insan yaşadığı toplumda oluşan fikirlerden beslenir. Kimi zaman aynı fikri savunurken kimi zamansa bu fikirlerden beslenerek kendi görüşünü ortaya koyar. Bizlerin yaşamış olduğu toplumda ise sanatın ne için yapıldığı görüşü çok önemlidir. Ülkemizde bu durum insana verilen değerin minimum ölçekte az olduğu ve daha çok sanatın sanat olarak kalması görüşü yaygındır. Toplumu etkilemesi gereken sanatsal ürünler sadece sanat olarak kendi çevresinde gelişmekte olup insanlara fayda sağlayıp sağlamadığı çok da önem arz etmemektedir. Bizlerin istediği tabi ki bu güzelliklerin toplumumuzla buluşturulması.

 

İnsanımız için gelişim göstermesi. Ancak durum çok farklı. Sanata değer verilmeyen toplumda sanatta ne kadar toplum için yapılabilir o da ayrı bir konu. Konuyu daha çok açacak olursak; sanatın değer görmesi ve gelişim göstermesi için insanların ona yönelmesi gereklidir. Eğer ki toplum olarak sanatın gelişimi için çaba harcıyor olsaydık sanatın da toplum için yapılacak olmasından kuşku duymazdık. Bu nedenle toplumumuzda evet sanat, sanat içindir. Ancak olmasını istediğimiz gelişmiş toplumlar ki örnekleri gibi sanatın toplum için olmasıdır. Toplumumuz sanatın sunacağı tüm güzelliklerden faydalanmalı ki sanata olan bakışı değişsin. Sanat sanatçıların onu geliştirilmesini beklememeli. Sunduğu ürünleri topluma fayda sağlamalı ki onu geliştirecek olanla iş birliği yapabilsin.

Namık Kemalin “Edebiyatsız millet, dilsiz insan gibidir.” sözünden ne anlıyorsunuz?

Namık Kemal’in “Edebiyatsız millet, dilsiz insan gibidir.” sözünden ne anlıyorsunuz?

Edebiyatın gelişimine büyük katkıları olan usta kalem. Namık kemal. Elbette ki, söylediği sözlerle kitlelere ulaşmayı hedefleyen muhterem şahsiyet, yine bir benzetme ile gözümüzün görmesini istediği önemsiz sanıp es geçtiğimiz bir durumu el alıyor.

 

Edebiyatın ülkemizde ki gelişimi için çok uzağa gitmemiz gerekmiyor aslında. Osmanlı devletinin gerileme sürecine girdiği yıllarda ortaya çıkan yazarlar, yazılan makaleleri ile dergilerde ki yerlerini alıyor kendi akımlarını başlatıyorlardı. Bu yazarların arasından biri olan Namık Kemal se edebiyatsız milleti dilsiz insana benzetiyor cümlesinde. Söylenen bu söz çok açık aslında. Konuşma yetimizi sağlayan organımız dil olmadan nasıl ki konuşmamız mümkün değil, edebiyatta bu dil gibi insanların konuşması için gerekli bir organ gibi düşünülmüş cümlede. Dahası edebiyatsız konuştuğumuz her cümlenin aslında boş olduğu, dilsiz birisi gibi hiç konuşulmamış sayılacağı gerçeğini gün yüzüne çıkarıyor. Dilsiz bir insan kendini ifade etmesini çok zordur. Gerçek anlam için söylüyorum. Bunu mecazi anlama yoran ve bir benzetme sanatı yapan usta kalem Namık Kemal, edebiyatsız bir insanın kendisini ifade etmesinin zorluğunu anlatıyor bizlere.

 

Her bilgiyi haznemize alırken düşünme yetimize kaybetmemeliyiz. Düşünmeliyiz öğrendiğimiz bir bilgiyi. Kulaktan duyma sözlerle kendimiz bilgili olarak nitelememeliyiz. Yoksa edebiyatın tadını da alamayız. Kuru kuruya bilgi sahibi olmak ezberlemekten başka bir şey değildir. Bizi geliştirmez aksine geriletir. Bu sebeplerle edebiyatı kazanım haline getirmek için edebiyatı anlayarak öğrenmeli düşünerek geliştirmeli ve kullanarak dilsiz bir insan tabirinden kendimizi uzak tutmalıyız.

Kişinin kendini zaman zaman mutsuz hissetmesinin nedenleri neler olabilir?

Kişinin kendini zaman zaman mutsuz hissetmesinin nedenleri neler olabilir? Tartışınız

Psikolojik nedenler buna sebep oluyor  olabilir. Bu kadar kısa ve öz değil tabi ki. Bir çok nedeni vardır bunun. Her insan zaman zaman bu mutsuzluk halini elbette yaşar. Her insanın da mutsuz olabilmesi için kendine göre nedenleri vardır. Hepsi birbirinden farklı, hepsinin mutsuzluk oluşturabilecek seviyesi ayrıdır.

 

Bütün insanları etkileyecek mutsuzluk nedenleri de vardır. Ancak soruda bunun kastedildiğini düşünmüyorum. Nedensiz hissedilen bir mutsuzluğun zaman zaman yaşanıyor olmasının nedeni sorulmuş. Cümleyi biraz açınca saçma geliyor sanırım. Daha fazla açıklık getirelim madem. Şimdi kişi evinde televizyon karşısında meyvesini yiyorken birden bire kendini mutsuz hissetti. İşte bu neden kaynaklanıyor diye düşünelim.

 

Bence daha önceleri yaşadığı büyük üzüntüler kişinin hayatında kalıcı bir etki bırakmış, yediremeyip kendi içine attığı sıkıntılar kendi kendini hırpalamasına neden olmuş olabilir. Bu bir ihtimal. Devamında üstünden yıllarda geçmiş olsa dahi kendinin bile unuttuğu bu üzüntü nedeni ile hiçbir neden yokken, aklında bile değilken bir anda mutsuzluk onu kaplamış şekilde bulabilir kendini. Böyle hisseden insanlar psikolojik danışmanlara yönlendirildiğinde genelde geriye giderek düşünülür, sorun bulunup çözülür. Kişinin çocukluğuna kadar inilir bu seanslarda. Faydalı mıdır ? Yani faydasız olsa bu kadar geniş çaplı bir çalışmaya zemin hazırlamış olmazlar. Daha başka neden arıyorsak kişinin çevresine de bakmalıyız. Yaptığı işe yediği yemeğe kadar her şeyi ayrıntılarıyla bilmemiz gerekiyor. Yoksa nereden bilebiliriz o kişinin ne düşündüğünü. Belki yine bilemeyiz ama hiç değilse hakkında fikir sahibi oluruz. Çevresinde ki insanların mutsuzluğu bile çoğu zaman başlıca bir sebepken kendi haline üzülmeyen kişilerin sayısı da az değildir.

Bireyin yalnızlaşmasında modern yaşamın etkileri var mıdır?

Bireyin yalnızlaşmasında modern yaşamın etkileri var mıdır? Tartışınız.

Gelişen teknoloji ve sağladığı imkanlar gün geçtikçe artıyor durumda. Özellikle cep telefon konusu üzerinde önemle durulması gereken bir mesele. Biliyoruz ki artık cep telefonları sadece konuşmak için değil sosyal medyanın en aktif kullanıldığı cihazlar haline geldi. Özellikle genç kitlelerin dünyaya olan entegresi sosyal mecralar da oluyor. Ancak ne kadar faydalı bilgilere erişilme imkanı sunsa da yine de zarar oluşturacak durumlarda söz konusu. Her faydalı olanı alma gibi bir yapıya sahip olmayanlar tüm zararlı alışkanlıkları bu sosyal platformlarda kolayca kabullenebiliyor. Zararlı olan her durum maalesef engellenemiyor. Son yıllarda mavi balina olarak adlandırılan oyun, dünyamızın bir kısmında yaygın olarak kullanılmış bir çok gencin ölümüne neden olacak kadar zarar vermiştir. Bizlerin de günlük hayatımızda her sıkıldığımız anda elimize aldığımız telefonlarımızla bazı sosyal medya platformlarında gezdiğimiz bir gerçek. Yanlış olanı bilmemiz yeterli gelebilir bize. Ama her insan için aynısını söyleyemeyiz. Yanlış olanın zarar verecek olanın daha cazip hale getirilmesi tercihleri o yöne kaydırıyor.

 

Modernleşen bu yaşam tarzı insanların sıkılmasında ki duyguyu kullanarak insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor. Halbuki durum çok vahim. Her bunalıp elime aldığımız telefonlar, bizlerin etkileşim kurduğu dış dünya ile aramızda büyük engel teşkil ediyor. Kullanılan cihazlar yüzünden insanları dinlemiyor konuşulan konulara odaklanamıyoruz. Bu durumdan huzursuzluk duyan karşı taraf konuşulmaması gerektiğini düşünerek irtibatı kesiyor. Veya ilgimizi çeken paylaşımlar yüzünden biz diğer insanlarla irtibatı kesiyor yanlarına daha gitmeyerek sosyal medyada gezintiye devam ediyoruz. İster öznel deyin ister genel eleştiri. Tam anlamıyla hayatımızda yalnızlaştığımız buna da modern yaşamın etki ettiği yadsınamaz bir gerçektir.

Bir edebi eser, yaşamı bire bir yansıtabilir mi?

Bir edebî eser, yaşamı bire bir yansıtabilir mi? Tartışınız.

Hayat gerçek olaylar üzerine kuruludur. Gerçek yaşanan olaylar tabi ki bir hikayeden daha etkileyicidir. ‘Bir musibet bin nasihatten iyidir’ denmesinin nedeni de budur. Şöyle ki her gün derse giriyoruz ve öğretmenlerimiz bizlere dersin boşluklarında nasihatler ediyor bizlere bilgi öğretmenin yanında hayati konularda da eğitiyorlar. Eğitim öğretim derken boşa değil yani. Ancak anlatılan olaylar veya okunan edebi eserler de yaşamı yansıtır. Tabi bire bir olmamakla birlikte. Şöyle ki okuduğumuz edebi eserden çıkardığımız dersle yaşamdan aldığımız ders nitelik bakımından aynı olabilir ama nicelik bakımındansa arada farklar oluşacaktır. Hem aynı etkiyi göstermeyebilir hem de insanlar okudukları her edebi eserin yaşantıda uygulanması konusunda başarılı olmayabilir. Örnekle açıklayacak olursak; edebi bir eserde insanların gereğinden fazla değer verdiklerinde üzüleceklerinden bahsetmiş olsun. Büyük bir değer karşılığında gördüğünüz davranış biçimi beklentinizin altında kaldığı için sizin üzülmeniz kaçınılmazdır desin. Şimdi birde yaşanılan hayatla mukayese edelim. Çok sevip değer verdiğiniz bir insan sizi düşündüğünüz gibi sevmemiş olsun ve arkasına bakmadan çekip gitsin. Size göre hangisi daha etkili olur ? Bana göre tabi ki yaşanılan olay daha çok etkileyici olur.

 

Yaşamın içinden örnekler verir bizde bu örnekleri dikkate alırız okuduğumuz edebi eserlerde. Bazıların da o kadar güzel anlatılır ki konu kendimizi olay örgüsünün içinde buluruz. Bir film izlemekten daha etkileyici olur. Ancak gerçekte ki yaşanan olaylar zihnimizde öyle bir yer eder ki olumlu veya olumsuz bir çok etkisi yansır bizde. Psikolojik olarak da etkisinden kurtulamayız olayın. Öyle etkileniriz. Bu nedenle bir edebi eser evet yaşamı yansıtabilir ancak bire bir yansıtması mümkün değildir.

Çocukların olumsuz davranışlarının anneleri ve babaları üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız.

Çocukların olumsuz davranışlarının anneleri ve babaları üzerinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız

Anne baba olmadan çocuk sahibi olmanın verdiği hazzı yaşamak, o hissi anlatmak imkansız. Öyle farklı bir duygu ki bu tüm dünyanın sana karşı oluşturduğu bir cephe olsa sende tek başına onun için savaşıyor olsan bir mutsuzluk hissetmezsin. Gün içinde yaşanan sıkıntılar, zorluklar akşam babanın iş dönüşünde yavrusunda gördüğü ufak bir gülümseme ile bir anda yok olabiliyor. Bir anne açlıktan halsiz de kalmış olsa saatlerce bir şey yemeden bekliyor da olsa çocuğunun karnını doyurmadan mutlu olmayacaktır. Bu nedenle anne ve babanın hakkının çocuklar tarafından ödenmeyeceği bir gerçektir. Ancak hayırlı bir evlat sahibi olmanın verdiği haz bir anne babayı mutlu edebilir.

 

Ailenin mutlu olmasını ister çocuklar elbette ama yapılan işler hatalı olunca üzerler anne babayı. Bilerek yahut bilmeyerek yapılan hatalar her ebeveynin yüreğine atılan bir ok gibidir. Derinden yaralar onları. Çünkü tüm hayatları boyunca kendi yaşama sebepleri olarak gördükleri çocukları, bu hatalarla aslında onlara da karşı bir kusur işlemiş olurlar. İstedikleri başarıyı onlara sunmaları gereken çocuklar yapılan yanlışlarla başarısızlık sununca sevinemeyecekleri bir gerçektir. Yine de severler evlatlarını hatasını örtmeye gayret ederler. Bir daha sakın ha yapma derler. Tün bunlar olumsuz örnekler tabi ki. Birde ebeveynlerine karşı saygılı davranan, çevresine karşı sorumluluk sahibi daima anne ve babasının sevgisine karşılık verenler var. Bakın onlar bu dünyayı güzelleştiren çiçekler, nefes almamızı sağlayan yeşilliklerdir. Sadece anne babasını mutlu etmez onlar. Tüm insanlığa fayda getirirler. Yaptıkları işler doğru olur. Yanlış ta yapsalar özür dilemesini bilirler. Kısacası çocukların davranışları anne ve babaları üzerinde olumlu veya olumsuz davranışına göre etki eder. Hiç bir aile çocuklarının davranışından bağımsız olamaz.

İnsanların olayları abartarak anlatmalarının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

İnsanların olayları abartarak anlatmalarının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

Yalan demeye çekinmeyin. Herkes sert bir üslubumun olduğunu belirtir. Ne yapayım elimde değil. Abartarak anlatma değildir o yalandır yalan. Olmayan bir şeyi var gibi anlatıyorsa ve böyle alışmış zevk alıyorsa yalancının daniskasıdır o. Sanki sen hiç söylemedin mi demeyin elbette ki söylemişimdir ancak bu iki elin parmaklarını geçmez. Ufak çapta meselelerdir onlarda. Ki bir aile saadeti söz konu olursa söylerim. Kimsenin benim söylediğim doğru ile ayrılmasını istemem. Hem her doğru her yerde gerçekten söylenmez. Bak onu yapanlarda boş boğazdır. Hemen her yerde zevzeklik yaparlar. Söyledikleri doğru olsa da yaptığı yanlıştır. Doğru olalım evet ama yerinde.

 

Gelelim olayları anlatırken abartanlara. Yani yalan söyleyenlere. Bir kere böyle insanlar toplum içinde çok fazla değer görmezler. Dikkate alınmazlar. Yaptıkları ve yapacakları işlerde kendilerine olan güveni boşa çıkaracakları düşüncesi ile güven vermezler. Çalışamazlar. Ailevi sıkıntılar daima olur. Toplumda dışlanırlar. Arkadaşları olmaz. Olsa da onun gibi denk gelirse olur. Düzenli bir hayata sahip olmazlar. Her işleri karışık her durumları sıkıntılıdır. Yani abartarak anlatıyor olmak bir insana değer katmaz. Her insan kendi çevresince tanınır bilinir. Bunu hava atma ya da kendini farklı gösterme çabasında olan insanlar neden anlamaz bilemiyorum. İnsan kendini bilmeli çevresinde de kendinin tanındığı düşüncesiyle davranmalı. İlla bir değer sahibi olmak istiyorsa dürüst davranmalı olayları anlatırken daima doğru olanı söylemelidir. Günümüzde genel olarak karşılaştığımız bu tarz insanların amacı hava atmak dışında kendini üstün göstermek ve var olan eksikliğini kapatmaya uğraşmaktır. Ancak enerjilerini daha doğru konuşmaya harcasalar her şey yolunda seyredecektir zaten.

Zor durumlarda kalmanın insan davranışlarını nasıl etkiler?

Zor durumlarda kalmanın insan davranışlarını nasıl etkileyebileceğini tartışınız.

Zoru sevmek diye bir tabir kullandınız mı hiç hayatınız da ? İlla ki kullanmışızdır. Çevremiz de ki inşalar arasında tarif yaparken kullanmadıysak kendimiz için kullanmışızdır. Kullanmasak da duymuşuzdur. İnsan neden zoru sever diye düşünmedik aslında bu tabiri kullanırken. O kadar çok şeyi düşünmeden konuşuyoruz ki… İnsan kendine iyi geldiğini düşündüğünden mi sever zoru yoksa onu güçlü tuttuğu için mi bilinmez. Herkes kendi içinde kendine göre cevap versin buna. Herkesin fikri farklıdır elbet ama bana göre bir kişi zoru tek bir nedenden dolayı sevmez. Bunun birkaç nedeni vardır. Kendine güveniyordur, iyi geldiğini düşünüyordur, şükür etmek için bir sebebi vardır… Gibi.

 

Zor durumda kalıp istemeden de olsa katlanmak zorunda  olduğumuz durumlar ise tabi ki davranışlarımızı etkileyecektir. Psikolojik etkilerine kesin gözüyle bakabiliriz. Bunun yanı sıra dışarı karşı kendini yalnızlaştırma, ya da tam tersi çok insanla bir araya gelip bu durumu unutmaya çalışma, şiddete başvurma veya çok sakin olma gibi sıralayabiliriz. Yaşanan zorluğun derecesine göre de değişir bu durumlar. Etkisi çok fazla olmasına olsun ama çözümü için sadece sakinleştirici var. Bu insan sakinleştiricinin etkisi geçtiğinde ne yapmalı peki ? Tekrar bir sakinleştirici daha mı ? Komik oluyor. Artık bilim çağının içindeyiz. İnsan davranışları konusunda gerekirse ders bile okutulmalı. Bu konuda bilinçlenmek çok önemli. Şöyle de düşünebilirsiniz zor durumda olmasanız bile zor durumda olan birinin yaşamış olduğu durumu dışarıdan gözlemleyebilir, ona yardımcı olabilmek adına istediği tarz da ona yaklaşabilirsiniz. Fayda sağlamak denilirken kendimiz için düşünmemeliyiz sadece. Başkasını da anlamaya gayret etmeliyiz. Anlayamıyoruz diye de geri çekilmemiz onu daha da itmez mi o çukura ? Anlayan ve anlaşılabilir olmamız topluma fayda sağlar. Bu neden le zoru sevmeyen birini gördüğünüzde lütfen üzerine gitmeden anlamaya ve ona yardımcı olmaya çalışın. Sakın hal ve hareketlerine bakarak ona kızmayın. Bu onun değil yaşadığı zorluğun öyküsü.

“Yapı” Kavramından Ne Anlıyorsunuz?

“Yapı” Kavramından Ne Anlıyorsunuz?

Türkçe’de değişik anlamları karşılayan pek çok farklı kelime var. Dilin zenginliğinin bir göstergesi olan bu durum, anlatılmak isteneni en iyi şekilde anlatmayı amaçlar. İşte bu kavramlardan biridir yapı. Birbirinden bağımsız bir sürü anlamı bünyesinde barındırır. Her çeşit mimari eser için kullandığımız gibi, parçalarına somut bir şekilde bağlı olan bir bütünü ifade etmek için de kullanıyoruz. Öte yandan soluk alan varlıkların tinsel ve bedensel özelliklerinin bütününü anlatmak için de bu kavramı tercih ediyoruz.

 

Geniş bir kullanım alanı olan bu kelimenin sözlüklerdeki birincil karşılığı, farklı amaçlara hizmet eden mimari eserlerin tanımlanmasıdır. Bu açıdan baktığımızda kavramın kapsadığı diğer anlamların da buradan türediğini söylemek mümkün. Mimaride bütünü iyi bir şekilde oluşturmak için parçaların her biri diğeriyle uyum için de olmalıdır. Yine canlılar mimari eserler gibi iç organların, uzuvların ve ruhun bağlantılı olduğu muhteşem bir sistemdir. Bu sistemdeki bir rahatsızlık ana yapıya yani canlıya zarar verecektir.

 

Diğer taraftan yapı kavramı bir düzeni, düzenli olma durumunu da çağrıştırır. Sistemin sorunsuz çalıştığı ve belirli kalıplarda ilerlediği izlenimi verir yapı kavramı. Parçalar bir bütün oluşturacak düzende bir araya gelmiş demektir. Bu düzenin güzelliği ya da çirkinliği tartışmaya açılabilse de ortaya koyulan bütün yani yapı kimse tarafından yadsınamayacaktır. Yapılmakta olan konut, köprü ve yol benzeri eserler için de bu kavramın tercih edilmesi, bir düzen dahilinde ilerlemesi ve işin sonunda parçaların bir bütünü oluşturacağından olsa gerek.

Türkçeyi Zenginlik Bakımından Değerlendiriniz.

Türkçeyi Zenginlik Bakımından Değerlendiriniz.

Dil dediğimiz kavram insanların iletişim kurmasında ve hayatını idame ettirmesindeki en önemli araçtır dersek abartmış olmayız. Dilin kültürden beslendiği bir gerçektir. Buna bakarak zengin bir dil için zengin kültür gereklidir diyebiliriz. Bunların yanı sıra, dilin köklü bir geçmişe dayanması, geniş bir coğrafyaya yayılması ve geniş kavramlar alanına sahip olması da dile zengin sıfatının yakıştırılmasının öncüllerindendir. Yani zengin dil denildiğinde aranılması gereken en genel özellikler bu üçüdür.

 

Türkçenin gelişim tarihi ve alanına baktığımızda bu şartları karşıladığını görmekteyiz. Binlerce yıldır Türkçe dünyanın farklı pek çok bölgesinde konuşulmuş ve zaman içinde evrilerek şimdiki halini almıştır. Yani Türkçe’nin tarihsel bir derinliğinin bulunduğu, bugün bile devinim içinde bir dil olduğu söylenebilir. Geçmişte olduğu gibi bugün de farklı coğrafyalarda farklı lehçelerle Türkçe konuşulmaktadır. Bu bağlamda Türkçe yaygın bir dil olarak da değerlendirilebilir.

 

Dil zenginliğinde önemli olan bir diğer konu ise sözcük sayısıdır. Türk Dil Kurumu, hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük veri tabanında 616.767 adet söz varlığı olduğunu yazıyor. Tabi, bunların içinde deyim, terim ve isimler de var. Onlar çıkarıldığında bile dilin oldukça geniş bir kelime yelpazesi olduğunu söylemek mümkün. Dil zenginliğinde tartışılan bir diğer meselede yabancı kelimelerin yeri konusudur. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dünya üzerinde saf haliyle kalan, başka kültürlerden kelime almayan bir dil yoktur. Farklı kültürlerle etkileşimin kaçınılmaz bir sonucudur bu durum. Kültürü geliştiren etkileşimler şüphesiz dili de zenginleştirir. Ve şöyle bir anlam daha çıkarılabilir: Başka kültürlerden etkilendiğimiz kadar başka kültürleri etkilemişizdir.