Orta Çağda Avrupa Ordularının Genel Özellikleri Nelerdir?

Orta Çağda Avrupa Ordularının Genel Özellikleri Nelerdir?

Ortaçağda Avrupa ordularının özelliklerine değinmeden önce Ortaçağ Avrupa’sının özelliklerinden bahsetmek yerinde olacaktır. Ortaçağ Avrupa’sının genel özellikleri şunlardır;

  • Ortaçağ’ın siyasi düzeni Avrupa’nın genelinde feodalite olarak adlandırılan bir sisteme göre yapılandırılmıştı.
  • Ortaçağ’da halk, toplumu oluşturan zümre ayrılmıştı ve aralarında eşitlik yoktu. Halk köylüler, rahipler, soylular ve burjuvalar gibi çeşitli sınıflara ayrılmıştı.
  • Halkın toprak edinmeye ve sahip olmaya hakkı yoktu. Genel olarak topraklara Senyör adı verilen kişiler sahipti ve bu topraklarda sınırsız yetki ve hakları vardı. Bu senyörlerin kendilerine ait malikâneleri, ekonomik ve siyasi hakları, kendi emirlerinde besledikleri silahlı kuvvetleri ve sahip oldukları bölgelerde kendi belirledikleri kuralları vardı.
  • Ortaçağda yaşanılan Feodal düzen sebebiyle Avrupa’da dini, kültürel ve siyasî bölünmüşlük hâkimdi.
  • Ortaçağ Avrupa’sında en büyük otorite Vatikan ve ona bağlı bulunan kiliselerdi.
  • Ortaçağ Avrupa’sında Vatikan kaynaklı dogmatik bir dinsel düşünce sistemi hâkim olduğu için fikir ve sanat faaliyet yok denilecek kadar azdı. Bu dönemde bilimsel bilgi ve deneysel önemsiz olarak görülmüştü.

 

Ortaçağ Avrupa Ordularının Özellikleri

Avrupa, Ortaçağ’da Vatikan’ın dini otoritesi ekseninde hareket eden siyasi oluşumlar nedeniyle eğitim ve sosyal yapılarda bağnazlığın hüküm sürdüğü bir coğrafya haline gelmiştir. Ortaçağda tıpkı Avrupa’nın genelinin belli özellikleri paylaşması gibi orduları da belli başlı özellikleri paylaşmıştır. Bu özellikler şunlardır;

  • Ortaçağ Avrupa’sında orduyu oluşturan birlikler atlı ve yaya olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı.
  • Orduyu oluşturan bu birlikler de silahlı ve silahsız olarak ayrılmaktaydı.
  • Ordular genel olarak haçlı seferlerinde olduğu kutsal olduğu düşünülen bir anlayış ile oluşturulmaktaydı.
  • Ordular ya kale içlerinde ya da belli bölgelerde çadırlarda barınmaktaydı.
  • Dini esaslar ve gelenekler yönetim biçimlerinde ön planda yer almaktaydı.

Orta Çağ Avrupası’nda Feodalite Egemenken Osmanlı Devleti’nde Uygulanan Toprak Sisteminin Özellikleri Nelerdir?

Orta Çağ Avrupasında Feodalite Egemenken Osmanlı Devletinde Uygulanan Toprak Sisteminin Özellikleri Nelerdir?

Feodalizm kavramı derebeylik olarak bildiğimiz sosyal, ekonomik ve siyasal bir örgütleniş şeklidir. Özellikle Ortaçağ Avrupa’sında yaşanmış olmakla birlikte tarihi süreç içerisin de çok yaygın olarak karşılaşılan bir yapıdır. Feodal yapıların özellikleri şunlardır;

  • Feodalizmin yaygın olduğu toplumlarda klasik anlamda kabul edilen merkezi esaslara uygun bir idare biçimi yoktur. Bunun yerine küçük birimlere ayrılmış yapılar söz konusudur.
  • Feodalizmin kaynağı olarak dokuzuncu yüzyıl Fransa’sı kabul edilmektedir. Nitekim bu tarihten sonra ortaçağ Avrupa’sına derebeylik sistemi de bu ülkeden geçmiştir.
  • Feodal sistemlerde halk ve idareciler arasında kast sistemi bulunmaktaydı. Yani bir eşitlik yoktu. Toplumsal yapı soylular yani aristokrasi, ruhban sınıfı yani rahipler, burjuva yani görece zengin kesim ve köylülerden meydana gelmekteydi.
  • Feodalizmin hüküm sürdüğü topraklara ise soylular egemendi.
  • İktisadi sistem ise kapalı bir yapıdaydı.

 

Osmanlı Devleti ve Toprak Rejimi

Osmanlı Devleti’nde toprak sistemi ortaçağ Avrupa’sından farklı olarak, kendisinden evvel yaşamış diğer Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi yapılandırılmıştır. Temelde üç farklı toprak rejimi olmakla birlikte bu ana yönetim biçimleri de kendi içlerinde ayrılmıştır.

  • Bunlardan ilki tamamen halka ait olan, öşür ve harici olmak üzere ikiye ayrılan sistemdir. Bunlardan ilki fethedilen veya fethedilmeden önce de Müslümanlara ait olan, sahibinin her türlü tasarrufuna sahip olduğu topraklardır. Harici topraklar ise fethin gerçekleştirildiği sırada gayr-i Müslimlere ait olan ve el konulmayan arazi ve mülklerdir. Bunlardan devlet vergi almaktaydı.
  • İkincisi ise daha çok topluma hizmet vermek ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla kurulan hastane, imarethane, cami, medrese ve çeşitli vakıfların kurulduğu ve satılması kesin olarak yasak olan vakıf arazileridir.
  • Son olarak ise tımar, has, zeamet, mukataa ve ocaklık gibi çeşitleri olan ve tamamı devlete ait olan topraklardır. Bu topraklar belli amaçlarla ve özellikle de tarımsal faaliyet amacıyla ve vergisi ödenmek kaydıyla halka verilmekteydi.

Medeniyetlerin Askeri Teşkilatlanmaya İhtiyaç Duymalarının Sebepleri Neler Olabilir?

Medeniyetlerin Askerî Teşkilatlanmaya İhtiyaç Duymalarının Sebepleri Neler Olabilir?

İnsanoğlu yeryüzünde var olmaya başladığı andan itibaren ilk olarak hayatta kalabilmek amacıyla yiyecek ihtiyacını gidermiş, ardından ise barınacak bir yer gereksinimi duymuştur. Bu gereksinimi de karşıladıktan sonra da dışarıdan gelebilecek tehlike ve saldırılara karşı güvenlik ihtiyacı doğmuştur. Bu da kendisini koruya bilmek maksadıyla çeşitli silahların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Dünyanın farklı bölgelerinde kurulmuş ve binlerce yıl yaşamış olan medeniyetler de tıpkı ilk insanlarda olduğu gibi güvenlik ve asayişi temin etmek amacıyla çeşitli özellikler de askeri teşkilatlar kurmuşlardır. Bunlar kimi zaman o medeniyete mensup her bireyin ihtiyaç durumunda bu işi üstlenmesinden, profesyonel ordu teşkilatlarına kadar değişim göstermiştir.

 

Asayiş ve Emniyet Teşkilatlarının Gelişimi Arasındaki İlişki

Fakat insanların emniyet gereksinimlerin giderilmesinde dönüm noktası düzenli olarak bu işle meşgul olan güvenlik birimlerinin oluşturması oluşmuştur. Nitekim devletlerin kurulması bu düzenli emniyet birliklerini askeri bir düzene kavuşturmuştur. Zamanla kurulan bu askeri yapılarda kendi içlerinde çeşitlenerek istihbarat, kırsal kesimden sorumlu jandarma, daha çok şehirlerde görev yapan polis teşkilatlarının gelişimini sağlamıştır.

Bu nedenle askeri teşkilatların medeniyetlerce kurulmasının temel sebepleri şunlardır;

  • Devletin güvenliğinin sağlanması,
  • Medeniyetleri oluşturan halkların can, ırz ve mal emniyetinin temini,
  • Devletin sınırlarının korunması ve genişlemesi,
  • Adil bir düzen kurulmasının önemli koşullarından birin güvenlik ve asayişin sağlanması olması gelmektedir.

Kast Sisteminin, Hindistan’ın Siyasi Birliğine Etkileri Nelerdir?

Kast Sisteminin, Hindistanın Siyasi Birliğine Etkileri Nelerdir?

Bu soruya yanıt vermeden önce kast sisteminin ne olduğunu tanımlamak meselenin tamam olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi için önemlidir. Kast sistemi, bir araya gelmiş ve toplumsal yapıyı oluşturmuş insan grupları arasında kimin daha öncelikli ve değerli olduğunu, hangi kesimin devleti yönetmeye veya zenginlikleri elinde tutmaya hakkının bulunduğunu değişmez sınırlar ile belirleyen bir sınıflandırma biçimidir.

Gelişmemiş ve klasik toplumlar da bu sınıflar çeşitli kademelere ayrılmıştır. Bunlar;

  • Aristokratlar yani yönetici zümre,
  • Ruban sınıfı yani dini görevliler,
  • Burjuva yani görece zengin ve ticaretle uğraşanlar,
  • Köylüler,
  • Köleler.

 

Kast Sistemi ve Hindistan

Hindistan’da çok eski zamanlardan beri uygulana gelen ve Hindu inancına mensup kişilerin toplumsal olarak bir araya gelerek örgütlenebilmeleri maksadıyla oluşturulmuş sınıfsal ayrım esasına dayanan yapıya kast sistemi denilmektedir.  Bu sisteme göre Hindu inancı sahip olan her bir birey kast sisteminin zaten belirlemiş olduğu sınıfın doğal üyesi olarak doğar. Bu sınıfı değiştirmek ise kesinlikle imkânsızdır. Bu nedenledir ki kast sistemi ile siyasi birlik arasında mutlak bir ilişki söz konusudur. Bunun nedenleri ise şunlardır;

  • Kast sistemi insanları eşit olarak görmediği için toplumsal birliktelik yoktur,
  • Toplumsal birlik olmaması insanlar arasındaki ilişkileri sınırlamaktadır,
  • İnsanlar içinde doğdukları kast içerisinde yaşamak zorundadır, bu nedenle sadece kendi sınıfından veya daha alt kesimden olanlar ilişki kurabilmektedirler,
  • Kast sisteminin bu aşılması imkânsız yapısı merkezi otoritenin hâkimiyet alanını güçlendirmektedir. Merkezi yönetim son derece kuvvetlidir.
  • Halkın herhangi bir şekilde isyan etmesi veya başkaldırması mümkün olamamaktadır.

İpek Yolu’nun Geçtiği Bölgelere Hakim Olan Türk Devletleri Hangileridir?

İpek Yolunun Geçtiği Bölgelere Hâkim Olan Türk Devletleri Hangileridir?

İpek yolu yüz yıllardan beri hatta günümüzde dahi önemini korumakta olan, doğu ve batı arasındaki ticaretin yoğun olarak yapılabilmesini sağlayan bir ticaret ve ulaşım güzergâhıdır. Bu yol, Çin’den başlamakta, Anadolu topraklarını da geçtikten sonra Akdeniz’in kullanılmasıyla Avrupa’nın en uzak ülkelerine kadar uzanmaktadır.

 

İpek Yolu’nun Devletler İçin Önemi Nedir?

İpek yolu bir ticaret yani çeşitli ürünlerin alım satımı ile para kazanılmasını ve zenginlik elde edilmesini sağlayan bir rota olması nedeniyle bu coğrafyada kurulmuş veya ticaret yapmak isteyen her devlet için önemli olmuştur. Bu coğrafyada kurulmuş olan devletler için bu yolu kontrol altına almak vergi toplamak, kervansaraylar inşa ederek buralardan gelir sağlamak veya büyük pazarlar kurarak buralarda ticareti yaygınlaştırıp zenginleşmek gibi imkânlar sunduğu için mühimdi. Ayrıca bu kadar geniş bir alanda ticareti kontrol eden devlet siyasi ve askeri olarak da gelişebilmekteydi. İpek yolu üzerinde yüzlerce yıl hâkimiyet savaşlarının yaşanmasının sebebi de budur.

Bu savaşlar neticesinde pek çok devlet ipek yolunun hâkimiyetini ele geçirmiş olduğu gibi bu devlet arasında Türk devleri de bulunmaktaydı. Ancak tarih boyunca pek çok Türk devleti bu yol üzerinde hâkimiyet kurmuş olsa da tamam anlamıyla Türklerin egemenliğine Osmanlı zamanında geçmiştir. Tarih boyunca ipek yoluna hâkim olmuş Türk devletleri şunlardır;

  • Asya ve Avrupa Hun devletleri,
  • Göktürkler,
  • Karahanlılar,
  • Uygurlar,
  • Büyük Selçuklu ,
  • Gazneliler,
  • Osmanlı İmparatorlukları.

İlk ve Orta Çağlarda Üretimin Yeterli Aşamaya Gelememesinin Nedenleri Nelerdir?

İlk ve Orta Çağlarda Üretimin Yeterli Aşamaya Gelememesinin Nedenleri Nelerdir?

İlk ve Ortaçağlarda üretimin yeterli aşamaya gelememesinin nedenleri ilk başlarda insanların üretim yapmak amacıyla kullanabilecekleri yeterli teknolojiye ve bilgi birikimine sahip olmamalarıydı. Bu duruma bir de zaman zaman yaşanan salgın hastalıklar, doğa felaketleri ve savaşlar da eklenince insanlar sadece tüketebilecekleri kadarını yetiştirmek ve üretmek durumunda kalmıştır.

Ancak zamanla nüfusun artması ve insanların bilgi düzeyleri artmasıyla birlikte yeni aletler ve üretim yöntemleri geliştirmeleri bu durumu tersine çevirmiştir. Nitekim insanoğlu ateşe hükmetmeye başlamış ve doğaya da hükmedebileceği düşüncesini beraberinde getirmiştir.

 

Ateşin İcadı ve Üretim İlişkisi

Ateşin kontrol edilmesiyle birlikte çeşitli madenlerden hem tarımda kullanabilecekleri hem de diğer amaçlarla faydalanabilecekleri aletlerin geliştirilmesi mümkün olmuştur. Bu sayede ihtiyaç duyduklarından fazla üretim yapabilmelerine olanak sağlamıştır.

Ortaçağda ise feodal beyler geniş topraklara hükmettikleri ve bu toprakların sahipleri oldukları için bu arazilerde yaşan insanlarla sadece onların hayatta kalabilmelerine yetecek kadar ürünü paylaşmış ve fazla olan kısmını ise kendi zenginlikleri için değerlendirmişlerdir. Bu durumda geniş arazilerin yeterli oranda verimli kullanımını sınırlandırmıştır.

Fakat düzenin değişmesiyle birlikte sırandan insanların da mülkiyet edinmeye başlamasıyla bu durum değişmeye başlamıştır. Bu sayede çok az imkâna sahip olsa dahi bu imkânı en üst seviyede kullanarak istifade etme düşüncesi doğrudan üretimin gelişmesini ve artmasını sağlamıştır.

İlk Çağlardan İtibaren Tarım Üretimini Artırmak İsteyen İnsanlar Hangi Faaliyetlerde Bulunmuş Olabilir?

İlk Çağlardan İtibaren Tarım Üretimini Artırmak İsteyen İnsanlar Hangi Faaliyetlerde Bulunmuş Olabilir?

İnsanların yeryüzünde var olmaya başlamalarından sonra öncelikli ihtiyaçları, hayatta kalabilmek amacıyla gıda maddesi temini olmuştur. Sonraki aşamada ise barınma ihtiyacının giderilmesi gelmiştir. Barınmak amacıyla insanların bir araya gelmeleri ise küçük grupları, sonraki evrede ise toplulukları ve toplumları meydana getirmiştir. Ancak insan nüfusu arttıkça ve irili ufaklı toplulukların sayısı çoğaldıkça avcı-toplayıcı usuller ile hayatlarını devam ettirmekte olan insanoğlunun geçim kaynakları da değişmeye başlamıştır. Bu değişim insanların da yaşam tarzını değişime uğratmış ve göçebelikten yerleşik yaşama yönelme süreci başlamıştır.

 

Avcı-Toplayıcılıktan Tarım Toplumuna Geçiş

Avcı-toplayıcı toplulukların yiyecek bulmak ve avlanmak amacıyla kullandıkları sivri taşlar ve sopalar, ilkel aletler artık yerleşik yaşamda vazifelerini yerine getiremez durama gelmiştir. Çünkü insanlar yerleşik yaşama geçmeye başlamaları ile birlikte tarım faaliyetlerine başlamışlardır. Fakat tarım yapılabilmesi için verimli ve sulak arazi ihtiyacı insanları göç etmeye zorlamıştır.

Bu faaliyetler toprağın sürülmesinden sulanmasına, ürünlerin ekiminden hasadın kaldırılmasına ve elde edilen ürünlerin işlenmesine kadar farklı alet ve gereçlere ihtiyaç duyulmasına sebep olmuştur. Bu nedenle ilk önce çeşitli tarım aletleri geliştirilmiş, ardından ise sulama teknikleri ile taşımacılık bunu izlemiştir. Ancak insanlık tarihinde insanoğlunun gelişiminde çığır açan başat iki olayın ilki ateşin icadı ve kontrol altına alınması ve ikincisi tekerleğin keşfi olmuştur.

Sasani, Bizans ve Moğol İmparatorluklarının Benzerlik ve Farklılıkları Nelerdir?

Gücün Meşruiyet Kaynağı Bakımından Sasani, Bizans ve Moğol İmparatorluklarının Benzerlik ve Farklılıkları Nelerdir?

İnsanlar bir araya gelerek sosyal bir birliktelik ve yaşama biçimi olan toplumsal yapıları oluşturmuşlardır. Bu toplumsal yapıların da her geçen gün giderek büyümesi ve belli sınırlar içerisinde var olmaya çalışmaları devletleri meydana getirmiştir.

Devlet basit tanımı itibariyle, bir araya gelmiş ve sınırlar ile çevrelenmiş organize yönetim organlarıdır. Doğal itibariyle devletler onu oluşturan halklar tarafından yönetilmektedir.  Bizans, Sasani ve Moğol İmparatorlukları başta olmak üzere pek çok devlet ve imparatorluğun örgütleniş biçiminde temel farklılık veya benzerlikler egemenliğin yani yönetme hakkının kime ait olduğuna ve kaynağına göre değişmektedir.

 

Sasani, Bizans ve Moğol İmparatorluklarında Meşruiyetin Kaynakları Nelerdir?

Devletlerin yönetimlerine hâkim olan unsurların bu hâkimiyetleri temelde iki farklı egemenlik kaynağına bağlanmaktadır.

Tanrısal Egemenlik: Bunlardan ilki ve en eski kökenlere sahip olan biçimidir. Bu hâkimiyet biçimi dini bir kaynaktan bezlenen hâkimiyet şeklidir. Buna göre devleti yönetmeye hakkı olan kişi veya zümre bu hakkı doğrudan tanrıdan almaktadır. Bunun yazı sıra hâkimiyet hakkını tanrıdan aldığını iddia eden zümreler ve kişiler bu hakkın devamlı olduğu iddiasıyla bunu babadan oğula geçirme yöntemini de kullanmışlardır.

 

Dünyevi Egemenlik: Bu hâkimiyet biçimin kökenleri antik Yunan’da site devletlerinde uygulanmaya başlayan ve zaman ilerledikçe gelişen, demokrasi yöntemi yani seçim ile iş başına getirilen hükümetler ile yürütülmektedir.

Bu üç devlette hâkimiyetin kaynağı itibariyle kutsal yani tanrısal egemenlik hakkına dayanarak hâkimiyetlerini sürmüşlerdir. Bunlardan sadece Bizans’ta sadece devlete hâkim olan zümre değil aristokrat sınıf da kutsanmış olarak kabul edilmiştir.

Büyük İskender, Roma ve Sasani Devletlerinin Geniş Coğrafyalara Hükmetmelerindeki Etkenler Nelerdir?

Büyük İskender, Roma ve Sasani Devletlerinin Geniş Coğrafyalara Hükmetmelerindeki Etkenler Nelerdir?

Büyük İskender: M. Ö. 356 tarihinde doğmuş M. Ö. 326 senesinde ölmüş ve yaşadığı dönemde o zamanki bilinen dünyanın yarısını fethetmiştir. Fethettiği bu topraklar üzerinde de devletini kurmuş bir hükümdardır.

Roma imparatorluğu: M. Ö. 753 senesinde bir kurt tarafından süt verilen Romus ve Remus isimlerindeki ikiz kardeşler tarafından kurulduğu rivayet edilmiştir. Yıkıldığı tarih olan M. S. 476 tarihine kadar çok geniş bir coğrafyada ve pek çok kavmi hâkimiyeti altına alan bir devlettir.

Sâsâni İmparatorluğu: Şuan İran İslam Cumhuriyeti olarak bildiğimiz coğrafi bölgede M.Ö. 226 ila M. S. 641 tarihleri arasında hüküm sürmüş bir devlettir.

Büyük İskender, Roma Ve Sasani Devletlerinin Hâkimiyet Esasları Nelere Dayanmaktadır?

Asırlar boyunca geniş coğrafyaları ve birbirinden faklı din, dil, kültür ve renge sahip kavimleri hâkimiyetleri altında bulundurmalarını sağlayan, bozulması sonrası yıkılmalarına neden olan etkenler şunlardır;

  • Disiplinli ve profesyonel niteliğe sahip, düzenli bir ordu teşkilatına sahip olmaları,
  • Hem halk ve devlet ilişkileri anlamında hem de kişiler arasında geçekleşen sorunlarda adaletli bir idare tarzını benimsemiş olmaları,
  • Farklı din, dil, kültür ve renge sahip toplum ve bireylere karşı hoşgörülü davranmaları,
  • Halktan adil şekilde vergi tahsil etmeleri,
  • Devletin yönetim kademelerinde eğitimli ve liyakat esaslarına riayet edilen güçlü bir idari yapı organize etmeleri.

Artı Ürünün İnsan Yaşantısına Etkileri Nelerdir?

Artı Ürünün İnsan Yaşantısına Etkileri Nelerdir?

Artı ürün, on dokuzuncu yüzyıl içerisinde yaşamış, bir ekonomist ve sosyal bilimci olan Alman filozof Karl Marx tarafından geliştirilen bir teoridir. Artı ürün teorisi diğer bir teori olan artı değer kuramı ile birlikte anılmaktadır.

 

Artı Ürün ve Ticaretin Gelişimi

Artı ürün: bir ürün veya malın üretilmesinin, üreticisi tarafından ihtiyacından fazla üretilmesi olarak tanımlamak mümkündür. Bu teorinin şekillenişi insanoğlunun gelişim merhaleleri ile paralellik göstermektedir. Nitekim çeşitli madenlerden elde edilen kullanışlı aletlerin üretim süreçlerinde kullanılması hem üretim verimliliğini hem de ürünün değerlendirilmesini pozitif anlamda etkilemiştir.

Fazladan ürün elde etmeye başlayan üretici bunu başka ihtiyaçlarını gidermek amacıyla değiştirme ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyaç ise ilk başlarda takas ekonomisi ve sonrasında ise ticaretin doğmasına sebebiyet vermiştir. Ticaretin ortaya çıkması ile birlikte ise çeşitli iş kolları, bu iş kollarında uzmanlaşma ve ulaşım da gelişmiştir.

 

Artı Üründen Artı Değere

Artı Değer: Üretim süreçlerinde meydana gelen artı ürün ise beraberinde artı değer kuramını da getirmiştir. Artı değer kısaca imal edilen ürünler ile bu ürünlerin imal edilmesi amacıyla karşılanan maliyet arasındaki farktır.

Örneğin üretim amacıyla çalıştırılan bir köleye sadece temel ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek kadar ödeme yapılması ve feodalizm zamanlarda bir kişinin vaktini hem kendine verilen hem de toprak sahibinin tarlasında çalışarak geçirmesi gibi. Ancak sanayi devriminden sonra ise durum farklılaşmıştır. Çünkü kapitalizmin ortaya çıkması ile emek karşılığı ücret ödenmeye başlanmıştır. Fakat bu sefer de işçiye az ücret ödenmesi, çalışma saatlerinin uzatılarak sabit ücrete çalıştırılması durumu meydana çıkmıştır. Bu durum daha ileriki süreçte ise ekonomilerin ve kültürlerin küreselleşmesi olgusuna evirilmiştir.