Ben kimim konusunda neden farklı cevaplar vardır?

Ben kimim konusunda neden farklı cevaplar vardır?

İnsan “Ben kimim?” sorusunu kendine sorarken aslında nasıl dünyaya geldiğini, dünyaya geliş amacını, ölümden sonraki hayatının nasıl olacağı vb. sorulara yanıt arar. Ancak bu yanıtların cevapları sürekli değişkenlik gösterir. Çünkü yaşanılan zaman, mekân ve olaylar bu soruların cevaplarını da değiştirmektedir.

 

“Ben kimim?” sorusunu her insan farklı şekilde cevap verir. Bu cevapların farklı olmasının nedenleri arasında kişilerin inançları, hayata bakış açıları, tarihsel hafızaları, duygusal ve düşüncesel iç dünyaları gibi sebepler sayılabilir. “Ben kimim” sorusu aslında zor bir sorudur ve zaman zaman verilen cevaplarda değişiklikler görülür. Bu cevapların değişmesi kişilerin ruhsal dünyalarındaki değişimlerin neticesidir. Aslında insanoğlu kendi kimliğinin arayışı içindedir aklıyla yanıt bulamadığı soruların cevapları çağlar boyu aramaya devam edecektir.

 

“Ben kimim?” sorusuna en kapsamlı açıklamalar felsefi ve dini açıdan aslında getirilmiştir. Bilimsel verilerle elde edilen bulgularda insanın yaratılışı hakkında fikir vermektedir.

Ben kimim? konusunda farklı cevapların olmasının en büyük nedeni işte dini, felsefi ve bilimin yaptığı bu açıklamalara dayanır.

Bilim; insanı psikolojik ve biyolojik olarak incelemiş ve insan bedeninin yapı özelliklerini kendi yöntemlerini kullanarak açıklamaya çalışmıştır.

Din ise, “ben kimim?” sorusuna iman ve inanç noktasından yaklaşmış ve kendi açıklamalarının delileri olarak kutsal kitaplarda yazılanları göstermiştir.

 

Felsefi açıdan da “ben kimim?” sorusu filozlarca yıllarca tartışılmış ve farklı cevaplar verilmiştir. Bazı filozoflar bu soruya akılsal temellendirmeler yaparak yanıt aramış bazıları ise hem dini hem de doğa kavramı üzerinde değerlendirmiştir.

Yaşanan olaylar, insanların kendi varlığını sorgulamasında neden bu kadar önemlidir?

Yaşanan olaylar, insanların kendi varlığını sorgulamasında neden bu kadar önemlidir? Değerlendiriniz.

 

İnsanoğlu belli amaçlar ve idealler uğruna araştırır, sorgular, öğrenir ve yaşadığı olaylara neden-niçin soruları içinde bir yanıt aramaya çalışır. Örneğin niçin savaştığını bilmeyen bir kişinin savaşı kazanma gibi net bir hedefi olamaz.

Buna günümüzden bir örnek verecek olursak Güney Doğu’da yaşanan terör olaylarında PKK taraftarları, kendilerine anlatılan bağımsızlık idealleri uğruna örgüte katılmış ancak gelinen noktada bir sonuç alınamamış olduğunu fark edince “niçin bu oluşumun içinde olduğunu” anlamaya ve sorgulamaya çalışır. Çünkü ona söylenenlerle karşı karşıya kaldığı durum aynı değildir. Onun inandığı ve idealleri uğruna ölümü bile göze aldığı bu hareket onu kandırmış ve bir hiç uğruna hem kendini hem ailesini bu bataklığa sürüklemiştir. Üstelik devletine de büyük bir ihanet içindedir.

 

Bu kişi yaşadığı ve tecrübe ettiği bu durum karşısında bir karar vermek zorundadır. Madem aklını kullanarak doğruyu bulmuştur hayatına başka bir yön çizmesi gerekir. İlk başladığı noktayla son geldiği durum arasında dağlar kadar fark vardır. Bir yol ayrımındadır ve aklını ve vicdanını kullanarak hayatını değiştirmek zorundadır.

 

Hepimizin hayatında dönüm noktası olan önemli bir olay mutlaka vardır. Bu olay neticesinde yaşamımızı gözden geçiririz ve ona göre adımlar atmaya başlarız. Bu nedenle yaşanan her olaydan ders çıkarmasını bilen insan eninde sonunda doğruyu bulacaktır. İster iyi ister kötü tecrübeler olsun hayat her zaman sürprizlerle doludur. Hedefimizi doğru belirleyip alınması gereken tedbirleri zamanında ve yerinde aldığımız takdirde hem yaşamımızın anlamını hem de varlığımızın sebebini bulmuş oluruz.

Yeni oluşan felsefe akımları, kendinden önceki felsefi akımlarından bağımsız mıdır?

Yeni oluşan felsefe akımları, kendinden önceki felsefi akımlarından bağımsız mıdır? Açıklayınız.

 

Felsefenin doğuşundan itibaren günümüze kadar tüm olanlarda olduğu gibi felsefi görüşlerde de önemli değişimler gerçekleşmiştir. 18.ve 19. Yüzyıl felsefesine baktığımızda; felsefenin çıkış döneminde gelen bilimsel, sosyokültürel ve felsefi birikimin aydınlanmacı filozoflar tarafından sorgulandığı görülür. Bu sorgulanan felsefi görüşlerin 20.yüzyıl felsefesine büyük etkileri olmuştur.

 

16.ve 17. Yüzyılda gelişen Rönesans hareketleri, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali toplumların üzerinde büyük etkiler bırakmış ve tüm bu etkilerin sonucu yeni felsefi akımların doğması gerçekleşmiştir. Dinden kopuşlar ve bilimsel bilgiye yöneliş, özgürlük, hak ve adalet kavramları hep bu yüzyılın felsefi etkileri içinde tartışılmıştır.

 

18.yüzyıla gelindiğinde bilimin etkisi altındaki felsefeye bakış açısı değişmiş, matematik ve fizik alanındaki buluşlar, felsefede kesin bilginin aranması gerektiği görüşünü oluşturmuştur. Bu yüzyılda ana problem olarak, bilginin doğasında olan sorgulamalarla gerçeğin “ne” ve “nasıl” bilinebileceği hakkında olmuştur. Bu nedenle bu dönem felsefesi daha çok bilgi ve varlık konuları üzerine yoğunlaşmıştır.

 

19.yüzyıldaki felsefi düşünceler daha çok toplumsal sınıf mücadeleleri ve bazı devletler arasında yaşanan savaşlardan etkilenmiş ve bu olaylar çerçevesinde yeni fikirler ortaya atılmıştır. Bununla birlikte 20.yüzyılda yaşanan birince ve ikinci Dünya Savaşları hep 19.yüzyıldaki toplumsal hareketlerin bir sonucudur.

Tüm açıklamaların neticesinde görüldüğü üzere her çağda felsefi görüşler farklı olsa da hem toplumsal olaylardan hem de felsefi görüşlerde etkilenmeler gerçekleşmiştir. Bu nedenle yeni oluşan felsefi akımlar, kendinden önceki felsefi akımlardan bir şekilde etkilenmiştir.

Çağın gelişmelerinden bağımsız bir felsefe olabilir mi? Açıklayınız.

Çağın gelişmelerinden bağımsız bir felsefe olabilir mi? Açıklayınız.

 

18.ve19. yüzyıl felsefesinde yaşanan olaylar ve tartışmalar günümüzde hala sorgulanmaktadır. 20. Yüzyıl felsefesi tüm bu yaşananları tekrar inceleyerek ve anlamlandırarak gelişen bir felsefe olmuştur. Özellikle Avrupa’da başlayan sorgulama süreci felsefede bazı değişimlere yol açmış ve yeni felsefi akımlar oluşmuştur.
Geçmişten günümüze kadar birçok konu felsefi anlamda ele alınmış, sorgulanmış ve farklı düşünceler ortaya atılmıştır. Ancak her çağın kendine özgü bir düşünce sistemi ve problemleri vardır. Biz geçmişteki bir çözümü günümüze uyguladığımızda çoğunlukla etkili sonuçlar almamız mümkün değildir.

 

Her yüzyılda insanlığı derinden etkileyen birçok toplumsal olaylar yaşanmış ve o dönemin filozofları tüm olayları farklı bakış açılarıyla değerlendirmiştir. Bu olayların başında Fransız ihtilali ve Sanayi devrimi gelir. Yaşanan tüm olaylar toplumun farklı şekillerde etkilenmesine yol açmış ve köklü değişiklikler meydana getirmiştir.

 

Bu nedenle yaşanan bu toplumsal olayları ele alan filozoflar yeni felsefi akımlar oluşturmuş ve düzenin bir an önce sağlanması için çözüm yolları üretmeye gayret etmişlerdir. Çağın problemlerine kayıtsız kalmayan Türk aydınları ’da bu felsefi ana akımlardan etkilenmiş ve onlar da yeni fikirler üreterek bu gelişime destek olmuşlardır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; her çağın teknolojisi, ekonomisi, bilgisi ve ihtiyaçları farklıdır. Bu nedenle geçmiş görüşlerden faydalanılarak yeni fikirler üretmek, yeni çözüm yolları araştırmak ve toplumların ihtiyaçlarını belirlemek gerekir. Yani felsefe çağın gelişmelerinden bağımsız olarak düşünülemez.

Felsefenin gelişmesinde toplumların etkisi nasıl olabilir?

Felsefenin gelişmesinde toplumların etkisi nasıl olabilir?

 

Toplumların farklı ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlarını karşılayacakları farklı alanlar vardır. Bilim, din, sanat, teknoloji, ekonomi vb. gibi alanlar hep insanların ihtiyaçlarını karşılamak için oluşmuştur. Felsefeye baktığımızda ise insanın bilme ihtiyacını gidermek için doğmuş bir akımdır. İnsan, doğası gereği meraklı, sorgulayan ve öğrenmek isteyen bir canlıdır. Bu nedenle çağlar boyunca hep yeni bilgilerin peşinden koşmuş ve koşmaya da devam etmektedir.

 

Felsefenin temel işlevi; doğruluk, gerçeklik ve cevaplanması istenen soruların yanıtlarını arayarak kişilerin bilgiye ulaşmasını sağlayan bir uğraştır. Felsefe hem mevcut düşüncelerin sürdürülmesi hem de yeni fikirlerin geliştirilmesi açısından önemlidir.

İnsanlar için yaşamın anlamı, doğruluk, adalet, özgürlük, eşitlik, iyilik, güzellik, erdem ve mutluluk gibi kavramların hayatlarına dokunmasıdır. Felsefede zaten bu konular üzerine yoğunlaşmış ve çözüm yolları aramıştır.

 

Toplumlar içim vazgeçilmez olan birlik, beraberlik ve sosyal adalet ancak inanılan düşüncenin peşinden gitmekle ve gerekenleri en iyi şekilde yapmakla mümkündür. Toplumlar kendi öz benliklerinden kopmadan özgürce yaşamak istiyorlarsa yaşadıkları çağa uygun çözümler istemek ve üretmek zorundadır.

Eğer bir toplum kendi kabuğunda ve ön yargılarını kırmadan, bir bilgiye körü körüne inanıyorsa bu o toplumun gelişime kapalı olduğunu gösterir. Gerçek özgürlük fikirlerini savunmak ve ideallerinin peşinden gitmekle gerçekleşir. Bir topumu oluşturan bireyler ne kadar sorgulayıcı ve araştırmacı olursa o derecede ileri medeniyet seviyesine ulaşır. Bu tür toplumlarda felsefe her zaman daha fazla önem kazanmış ve sorunların çözüm yollarına daha çabuk ulaşılmıştır.

Bilim ve felsefeye eğitimin etkisi ne olabilir?

Bilim ve felsefeye eğitimin etkisi ne olabilir?

 

Eğitimin birey ve toplum açısından önemi ve işlevi büyüktür. Eğitimin insan için önemi her dönem çağın filozofları tarafından yakından takip edilmiştir. Filozoflar insanın eğitimi hususunda birçok görüş beyan etmişler ve eğitim sistemini yakından irdelemişlerdir.
Eğitimin felsefe açısından ele alınmasının gereği ise “Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz” sorusuna arana cevaplar olmuştur. Bu soruya cevap bulmak içinde ancak felsefenin ışığı içinde tartışılması gerekir.

 

Bilim felsefe ilişkisi 19. Yüzyıl sonlarında başlamış ve özellikle Aydınlanmacı filozoflar tarafından ele alınmıştır. Bilimin gelişmesi doğal olarak eğitime bağlıdır. Yeterli eğitim almadan bilimsel verilere ulaşmak neredeyse mümkün değildir. Orta çağ filozoflarının birçoğu gözlem ve deneyimleriyle görüşlerini bildirmişlerse de bu durum sonraları bilimsel bilgiden uzak olarak nitelendirilirmiştir.
Gerek bilim gerekse felsefe eğitimin ışığında kesin doğrulara ulaşabilir ve yeni görüşlerini temellendirebilir. Felsefe için çok fazla bilgiye ihtiyaç yok gibi görünse de gerçek ve mutlak doğrulara ulaşmak için eğitime ihtiyaç vardır.

 

Bilim için eğitim ise olmazsa olmazlardan biridir. Tüm bilimsel buluşlar ve icatlar belli bir bilgi birikimiyle gerçekleşmiştir. Yani tüm açıklamalara istinaden diyebiliriz ki bilim eşittir eğitim. Eğitimsiz bilim olamayacağı gibi eğitimsiz bir toplumdan söz etmekte mümkün değildir. Toplumun eğitime olan ihtiyacı ise bazı felsefi sorulara yanıt aranarak bulunabilir.

Günümüz dünyasının önemli felsefi problemleri neler olabilir?

Günümüz dünyasının önemli felsefi problemleri neler olabilir?

 

20. yüzyıl dünyası gelişen teknoloji, ekonomi ve devletler arası ilişkiler çağı olmuş ve yapılan icatlar, üretilen silahlar neticesinde bir güç gösterisine dönmüştür. Dünya savaşlarının yaşandığı ve toplumların çöküşü politik ve ekonomik krizler neticesinde dramatik olaylar yaşanmış ve kişilerin umutsuzluğa düşmesine yol açmıştır. Bunalıma düşen tolumlar birbirinden koparak bireyselleşmeyi tercih etmiştir.
Ayrıca yaşanan tüm trajediler bazı değer yargılarının da yıpranmasına ve yok olmasına neden olmuştur. 20.yüzyıl filozofları da bu sorunlara kayıtsız kalmayarak çağın bu sorunlarına duyarlılık göstermiş ve kendi felsefelerinde işlemiştir.

 

20. yüzyılda yaşanan tüm bu olaylar ve bilimdeki gelişmeler sistemli bir şekilde incelenerek gelecekte verimli olabilmek için filozofları yeni yöntem arayışı içine sokmuştur.

 

Günümüze gelindiğinde hala yıllar önce yaşamış filozofların savunduğu fikirler ele alınmaktadır. Çağımız teknoloji ve uzay çağı olduğu için felsefeden çok bilimsel araştırmalar ön planda tutulmuştur. Yapılan araştırmalar daha nesnel, deneye ve bilgiye dayalı araştırmalardır.
Aslında felsefe her çağda her toplumda yapılabilir. Eğer soru yoksa cevapta yoktur. Ama maalesef 21. Yüzyıla girdiğimiz şu günlerde insanların çok fazla sorgulama yapmadığını ve hazır bilgilerle hayatını idame ettirdiğini görürüz. Bunda teknolojinin etkisi çok büyüktür. İnternet ortamında her türlü bilgiye saniyeler içinde ulaşmak mümkündür. Bu da insanları hem tembelliğe hem de sorgusuz sualsiz inanmaya itmektedir.

Felsefi içerikli edebi eserlerin aydınlanma üzerindeki etkisi nelerdir?

Felsefi içerikli edebî eserlerin aydınlanma üzerindeki etkisi nelerdir?

 

Felsefenin edebiyat ile ilişkisi 18. Ve 19. Yüzyıl da yapılan felsefesini önemli bir şekilde etkilemiştir. Bu dönemde öne sürülen düşüncelerin aktarımı felsefenin dışına çıkarak sanatsal bir anlatım tarzına dönüşmüştür. Bu anlatım tarzı insanların felsefeye olan ilgisini arttırmış ve kitaplara daha fazla önem verilmeye başlanmıştır.

 

18.yüzyılda matbaaların sayısında büyük bir artış gözlenirken basılı eserler daha fazla insana ulaşmıştır. Özellikle Avrupa’da artık birçok yayına ulaşmak mümkün olmuştur. Bunun en büyük etkilerinden biri burjuva sınıfının hızla büyümesi ve felsefeyle birlikte dil ve edebiyata olan büyük ilgidir.

Bu dönemin filozof ve aydınları sadece felsefi eserler değil farklı alanlarda da eserler vermeye başlar. Yazılan eserler genel olarak toplumu ilgilendiren problemleri ele alır. Daha çok akla yönelik felsefi eserler ön plandadır ve bunlar burjuva sınıfına hitap eder. Edebi eserleri ise daha fazla halkın sorunlarına değinerek onların duygularına dokunan eserlerdir.

Bu dönemin atmosferini gözler önüne seren edebi eserler sayesinde felsefinin halk arasında yayılmasını sağlar. Özellikle filozofların edebi eserler kale alması düşünsel zenginliği arttırmış ve dolayısıyla halkın aydınlanmasına büyük katkılarda bulunmuştur.

İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur sözüne göre insan toplum içinde özgür hareket edebilir mi?

J.J. Rousseau’nun “İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur.” sözüne göre insan toplum içinde özgür hareket edebilir mi? Gerekçeleriyle yazınız.

J.J. Rousseau, devlete yönelik görüşlerini açıklarken doğal yaşamdan hareket eder ve ilk insanın doğada özgür ve eşit yaşadığını belirtir. Bu durumun toplumların oluşmasıyla da son bulduğuna işaret eder. Özellikle “mülkiyet” kavramının ortaya çıkmasının ardından özgürlüğün ve eşitliğin ortadan kalktığı savunur.

 

Rousseau’ya göre özel mülkiyet anlayışının yaygınlaşmasıyla “hak” kavramının ortaya çıkardığını ve bununda doğal yaşamı ortadan kaldırdığı ileri sürer. Ayrıca Rousseau’ya göre toplumların zorunlu olarak bir araya gelmelerinden dolayı “toplum sözleşmesi” ile devletlerin meydana geldiğini belirtir. İlk devletin oluşumundan sonra devletlerin giderek arttığını ve bu durumunda savaşları beraberinde getirdiğini savunur.

 

Haksızlıkların giderilmesi için yapılan bu toplum sözleşmesinin insanları köleleştirdiğini ve bunun ardından artık geriye dönüşün mümkün olmadığını söyler. Bu durumda yapılacak tek şey doğal hayata uyumlu bazı yasa ve kanunların çıkarılmasıdır.

 

Toplum sözleşmesi ile bir araya gelen insanlar sonrasında çıkartılan yasalara uymak zorundadırlar.  J. J. Rousseau’nun “İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur.” Sözü de filozofun doğal yaşamdan yana olan görüşlerin neticesinde söylenmiştir.

 

Günümüze geldiğimizde insanların tüm hak ve özgürlükleri belli yasa ve kanunlarla güvence altındadır. Her toplumun kendine özgü belli kuralları vardır ve kişiler bu kurallara uymak zorundadır. Aksi halde kargaşa ve düzensizlik oluşur, buda beraberinde birçok problemi beraberinde getirir.

Bu nedenle insanın her ne kadar özgürlüğü kanunlarla güvence altına alınmış olsa da kendi istediği gibi davranması mümkün değildir.

İnsanın kesin buyruğa uyarak hareket etmesinin amacı nedir?

İ.Kant, “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı eserinde insan için kesin bir buyruk, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceği maksime (kural) göre davranışta bulunmasıdır. Buna göre insanın kesin buyruğa uyarak hareket etmesinin amacı nedir? Açıklayınız.

 

İ.Kant, “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı eserinde “ahlak” ve “etik” kavramlarını aynı anlamda kullanmıştır. Kant’a göre etik alanında koşulsuz buyruğa dayanan bir sistemin kurulmasını savunur. Akıl sahibi bir varlığın amacının kendisinin yasa koyucu olduğu bilincini taşıyarak “ödeve uygun” eylemde bulunmakla kalmayıp “ödevden dolayı” eylemde bulunmanın gerekliliğini taşıması gerekir. Kant’a göre buradaki ayrım kişinin kendi rolünü vurgulamakla birlikte yapılan eylemin toplumsal ve psikolojik içgüdülere karışmasını engellemek olmalıdır.

 

Kant, herkesin kabul etmesi gereken bir yasanın “ahlak yasası” olması için, bu yasanın içinde olan tüm yükümlülüklerin sonucu mutluluğun oluşmasını belirtir. Tüm diğer yaslarda da amaçlanan budur. Buradaki mutluluk insanın doğal yaşamındaki koşullarda değil zorunlu akılsal koşularda aranmalıdır.

Kant, “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı eserinde şuna dikkat çeker. Genel yasalarca belirlenmiş “ödev” buyruğunu davranışın maksimi gibi yani sanki kendi istemimi gibi davranışta bulun ve bu davranışın sonucunda yapılan eylemler bir araç değil bir amaç uğruna yapılmasıdır.

İnsanın yaşamını sürdürmesi bir ödevdir ve buna herkesin doğrudan doğruya bir eylemi vardır. Ancak insanların gösterdikleri bazı endişe ve iç değerleri kuraların(maksimlerinin) çoğu zaman ahlaksal bir içeriği yoktur.