Yaşadığınız yerden herhangi bir nedenle farklı bir şehir ya da ülkede yaşamak zorunda kalsanız neler hissedersiniz? Anlatınız.

Hep aynı yerde yaşar insan. Alışmıştır havasına suyuna. Orda doğmuş büyümüşse farklı bir mahalleye taşınmak bile zor gelir, aklında binlerce anıyla gider.

Alışma duygusu insana kimi zaman iyi gelir kimi zaman ise kötü. Alışkanlıklarından vazgeçemez kendini kötü hisseder hata yapar. Alışkanlıklarında ısrar eder haklı çıkar.

Zor olanı değil kolay olanı tercih ederiz çoğu zaman. Ama ya sorduğunuz gibi tek bir tercih hakkı sunulup zorunda bırakılırsak ? işte o zaman durum vahim. Sadece yaşadığımız yerden ayrı farklı bir yerde şehir veya ülke de yaşamak değil bütün durumlar zordur o zaman. Çünkü kimse zorunda bırakıldığı bir şeyden mutlu olmaz. Herkes kendi tercihini yaşamak ister iyi veya kötü..

 

Ayrı bir yerde yaşamaya zorlanmak da kötüdür. İyi şeyler hissettirmez. Hayatının dönüm noktası olur belki de. Düşünsenize özleyeceği tüm anılar hatıralar geride kalmış bir yana birde yakınlarından uzaklaşması var bu işin. Ailesi arkadaşları işi hiç biri olmayacak demek. Nerden bakarsan bak yeni bir başlangıç sıfırdan başlamaktır bu.

Ağır sonuçlar doğurur. Psikolojik olarak da, alışma zorluğu olarak da, özlem duyma olarak da.. ve şuan sayamayacağım kadar çok zorluk. Her insan kaldıramaz bunu. Kimi kendi ister gitmeyi kimi kendi ister gitmemeyi tercih hakkı varsa ben kalmak istiyorum.

Herhangi bir ülkeye gitmek için yapılması gereken resmi işlemleri araştırınız.

Öncelikle gitmeye karar verdiğiniz ülkenin şartlarına bakmanız gerekiyor. İlk almanız gereken belge tabi k pasaport olacaktır. Bunun yanı sıra gitmek istediğiniz ülke vize istiyor mu? Yahut başka şart koşuyor mu bunlara bakmanız gerekecektir.

Her ülkeye gidebilirsiniz ama hiçbir ülkeye de gidemezsiniz. Burada tamamen sizin istediğiniz önemlidir. Gerçekten isteyip istemediğinizi anladığınız andan itibaren işlemlere şöyle başlayabilirsiniz:

 

  • Pasaport için ilgili il emniyet müdürlüğüne gitmek
  • Vize için gitmek istediğiniz ülkenin konsolosluğuna başvuruda bulunmak
  • Oralarda konaklama için gerekli planınızı yapıp otel ayarlamak

 

Pasaportun farklı çeşitleri mevcuttur. Bunları yine maddeler halinde aşağıda sıralıyorum:

  • Yeşil pasaport(hususi)
  • Bordo pasaport(umuma mahsus)
  • Siyah pasaport(diplomatik)
  • Gri pasaport(hizmet)

 

Sizler bunlardan yeşili ile işlem yaptıracağınızdan yeşil pasaport için müracaat edebilirsiniz. Diğer bir konu gitmek istediğiniz ülke vize istiyor mu ? Eğer istiyorsa gerekli şartlarına bakmak gerekli. Bu şu demektir gitmek istediğiniz ülke turistliğinizi evet kabul edebilir ancak bu süre zarfında burada konaklayabileceğiniz kadar mal varlığına sahip misiniz ? Sahip iseniz gerekli belgeleri temin etmeniz gerekmektedir. Gitmek istediğiniz ülke de belgeler üzerinden bir araştırma yaptıktan sonra sizi kabul edebilmekte veya etmemektedir. Yani her halukarda vize isteyen ülkenin onayını beklemek zorundasınızdır. Eğer o işleminizde onaylanırsa uçak bileti almak dışında başka işlemin kalmamış olacaktır.

Faydalı işler yapmak konulu kısa bir konuşma

“Faydalı işler yapmak” konulu kısa bir konuşma yapınız.

Faydalı işler az değil ki kısa konuşalım. Tabi önce biz kendimize bakmalıyız. Bakalım biz ne kadar faydalı olabiliyoruz. Yoksa söylenilene kargaları bile inandıramayız. Biz yapabildiklerimizden örnekler verelim. Yapmak istediklerimiz den de bahsetsek kimseyi incitmeyiz herhalde.

Faydalı bir girişimde bulunmak istiyorsak önce niyetimizi kontrol etmeliyiz. Art niyet taşımamalı kötü düşünce gözetmemeliyiz. Desinler diye yapmak kötü düşüncedir, ilerde işim düşer diyerek karşılık beklemek kötü düşüncedir yahut para veya herhangi bir karşılık beklemek kötü düşüncedir. Faydalı olabilmek için karşı tarafı da incitmemeli mahcup etmemeliyiz. Bakın insanların bazıları ihtiyacı yokken dilenir ister bazıları ihtiyaç sahibidir isteyemez. Biraz ferasetli bakmalı doğruyu görmeye gayret göstermeliyiz. Haklıyı haksızı da görmeliyiz.

 

Bir insanın herhangi biri için söylüyorum ufak bir ihtiyacını gidermek borç para vermek de olabilir, duygusal anlamda dertleşmek de olabilir, çalıştığınız işle alakalı bir yardım istemiştir onu yerine getirmek olabilir. Kısaca her şey olabilir.

Bunları yaparken karşı tarafa kırıcı davranmamak mütevaziliği elden bırakmamak en büyük faydadır bence. Kişilere sağlanan faydalı işler evet onları mutlu edecektir ama kendi içinde size ondan çok bana şöyle kötü davranabilirdi ama böyle iyi davrandı diye teşekkür edecektir. Yaptıklarınızla anılmak istemeyin siz yapın zaten anılırsınız. Hem ne demiş iyilik yap denize at balık bilmezse Halık bilir.

Hayatınızda sizi teselli eden şey nedir?

Hayatınızda sizi teselli eden şey nedir? Açıklayınız

İnsanlar doğar büyür ve ölürler. Ülkemiz genelinde ortalama bir insan yaşı 75-80 yıl desek geçipyor. Önemli bir ilaç olarak adlandırdığımız zaman hızla akıp gidiyor. Bizler farkına varamıyoruz bu kıymetli hazinenin. Belki azalınca anlayacağız ya da bitince..

Hayat ise bu kısa zamana sığdırdığımız bize bizi unutturan meşguliyetlerin tümü oluyor. Bir tarafta ailemiz oluyor diğer tarafta arkadaşlarımız. Diğer bir tarafta iş. Hepsi ayrı hepsi farklı duygular yaşatıyor insana. Bizler bu kargaşada kendimizi unutuyoruz. Neye nasıl davranacağımızı düşünürken kendimize haksızlık ediyor kendimize nasıl davranmamız gerektiğini unutuyoruz.

 

Mutluluklar hep üst üste gelmiyor. Ne sende nede çevrende ki bir başka kişi de. Ama üzüntü öyle mi ? bir üşüştü mü insanın başına hepsi birden geliyor. Mutluluk çabuk geçiyor üzüntü ise sürdükçe sürüyor. Nasıl yaşamaya karar veremeden bitecek sanırım hayat.

Ama olsun umutlar var. Hem de bizi teselli edecek kadar büyük. Tesellinin kralı olacak kadar çok. Yaşamayı sürdürmek için gerekli diyor bazıları; belki de.. İşin aslı daha farklı diye düşünüyorum. Umut hayatın ta kendisi. Zenginin de umudu mutluluk fakirinde. Mutluluğa ulaşmak istediğimiz yol umut. Kimi parada umar mutluluğu kimi huzurda. Buda seni ilgilendirir karar senin. Sen istediğini düşün ama umut etmeyi bırakma yoksa intihardan farkı kalmaz bunun. Sonraki hayatında bir ölü gibi yaşarsın..

Özgürlüğün sınırı var mıdır? Tartışınız.

Özgürlük, felsefe içerisinde o kadar çok tartışılan bir konudur ki, hemen her filozofun bu konu hakkında bir fikre sahip olduğunu görebilirsiniz. Özgürlüğün bir sınırı var mıdır sorusu, özgür iradenin varlığı ya da yokluğu üzerine yöneltilmiş metafizik bir soru değildir. Bu soru, insan özgürlüğünün nereye kadar olması gerektiğini kapsayan ahlak felsefesi sorusudur.

 

İnsan özgürlüğünün bir sınırı olmalıdır.  Her ne kadar sınırlamalar gerektiren bir yerde kelimenin tam anlamıyla özgürlükten bahsedilemese de, sosyal bir varlık olan insanın bu gibi sınırlamalara ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Klasik bir argüman ile özgürlük; bir başkasının özgürlük alanına müdahale edildiği anda biter. Ancak günümüz hukuk sistemi, bir başkasının “hakkına” müdahale etme potansiyelinizi dahi engeller. Örnek olarak gece 00:00’dan sonra yüksek sesle evin içerisinde müzik dinliyorsunuz. Bunu bir özgürlük davranışı olarak yorumlamak mümkün olmayacaktır. Komşuların “uyuma” hakkını ellerinden almış olacağınız için, hem hukuk sistemi tarafından cezai yaptırım ile karşı karşıya kalacak, hem de felsefi anlamda da bu davranışınız özgürlük kapsamı içerisinde yer almayacaktır. Bu örnek, bir başkasının özgürlük alanına ettiğiniz müdahaleyi özetler. Bir de, başkasının herhangi bir hakkına müdahale etme potansiyeli taşıyan yasaklı eylemler vardır. Alkol aldıktan sonra araç kullanmak, basit anlamda özgürlük gibi görünür. Ancak alkol alanların bilimsel bir tespit ile kaza yapma oranı %75 gibi bir rakama denk geliyorsa, hukuk sistemi deneyimlerden aldığı bilgiler doğrultusunda bu durumu özgürlük olarak değerlendirmeyecektir.

İnsanın özgür olduğunu belirleyen ölçüt, davranışları mıdır? Tartışınız.

Davranışların özgürlüğümüzün ölçütü olarak görülmesi nedeni, bağımsızlık ilkesi ile doğru orantılıdır. Eğer davranışlarımız hiçbir şeyin etkisi alında kalmadan salt “isteğimiz” doğrultusunda gerçekleşiyor ise, özgür olduğumuzdan bahsedebiliriz. Ancak psikoloji, nöroloji ve nöropsikoloji bilimlerinin ortaya koyduğu üzere, bireyin her “şeyden” bağımsız bir şekilde davranış göstermesi mümkün değildir. Bu nedenle insanın özgülüğü kavramının ölçütü sadece “davranış” olarak alırsak, özgür olmadığımız gerçeği ile yüz yüze kalırız. Dünyaca ünlü nörologlardan biri olan David Eagleman, karakteri “2” şeyin oluşturduğunu söyler. Bunlardan ilki genetik gerçekliğimizdir. Beyin, genetik gerçeklik sınırları içerisinde var olmak zorundadır. Davranışlarımızın ise beyin dediğimiz organdan bağımsız olması mümkün değildir. Bu nedenle bize yüklenen ilk program olan genetik, belli sınırları da beraberinde getirir. Karakteri oluşturan bir diğer unsur ise çevredir.

 

Doğumumuzdan itibaren bir çevre içerisinde varlığımızı sürdürürüz ve bu çevrenin durumu, karakterimizin oluşumunu doğrudan etkileyen bir faktördür. Karakteri oluşturan bu iki durum, kesinlikle bizim seçimimiz ve kontrolümüz altında değildir. Genetik gerçeklik, anne ve babamızdan zorunlu bir şekilde bize verilmiş biyolojik sınırdır. Çevremiz ise, biz daha kendimizin farkına varmadan çoktan oluşmuştu bile. Bu nedenle sahip olduğumuz karakter, bizim seçimlerimiz doğrultusunda oluşmuş görünmüyor. Ancak “her şeyden bağımsız olarak düşünebilir miyiz?” sorusu, felsefe çevrelerince tartışılmaya devam eden bir konudur. Son olarak özgürlüğün ölçütünün davranışlar olduğu düşüncesine varabilmek için henüz çok erken görünüyor.

Fen bilimlerinin (fizik, kimya vb.) sosyal bilimlere (psikoloji, sosyoloji vb.) göre daha önce felsefeden ayrılmasının nedenini açıklayınız.

Fen bilimleri ya da pozitif bilimler olarak adlandırdığımız fizik, kimya, biyoloji vb. alanların, felsefi yöntemlerden ayrılarak bilimsel yöntem üzerine oturtulmasının nedeni araştırma nesnelerinin daha somut olmasıdır. Ancak sosyal bilimler kümesi içerisinde yer alan psikoloji, sosyoloji, siyaset, tarih gibi alanların araştırma nesneleri pozitif bilimlerinki kadar somut değildir. Örnek olarak kimya içerisinde meydana fenomenleri inceleyelim. Suyun hangi elementler ile oluştuğuna, hangi koşullardan nasıl davrandığına dair soruların cevapları, gözlem ve deneyler ile kolayca saptanabilir. Ayrıca su bileşiğine yöneltilebilecek felsefi soru ağacı oldukça daralmıştır. Bunun nedeni suyun tamamen somut bir araştırma nesnesi olması ile alakalıdır. Şimdi de bir sosyal bilim olarak kabul edilen psikolojiyi ele alalım. Psikoloji kısaca, insan davranışlarının nedenleri üzerine araştırma yapan disiplin olarak kabul edilebilir. Psikolojinin hem somut, hem de soyut araştırma nesneleri bulunmaktadır. Ancak somut olan araştırma nesnesi bile, bilim tarafından henüz sınırları çizilememiştir; Beyin.

 

Beynimiz, görünürde somut bir araştırma nesnesi olarak karşımıza çıksa da, karmaşık yapısı ve varlığından bahsettiren bilinç, zihin, düşünce, akıl gibi kavramlar soyuttur. Bu bu soyutluklar karşısında felsefeye oldukça geniş bir alan kalmıştır. Hatta günümüzde bile sosyal bilimlerin tam olarak pozitif bilim prensiplerine göre çalışmadığı söylenebilir. Hala daha psikoloji, sosyoloji ve siyaset gibi alanlarda çeşitli felsefi yaklaşımlar söz konusudur.

Deneyle Kanıt Göstermeyi Neden Daha Önce Kimse Denememiştir? Yorumlayınız.

Deneyim ve tecrübe ile bilgi ediniminin mümkün olduğu görüşüne antik çağlarda rastlamak pek mümkün değildir. Deneyimden gelen bilgiyi reddeden iki meşhur filozof olan Sokrates ve Platon, bilginin ancak ve ancak akıl ile elde edilebileceğini savunmuşlardır. Onlara göre dış dünya nesneleri kusurludur, eksiktir ve yanıltıcıdır. Aynı şekilde duyu organlarımız, dış dünyayı deneyimlerden yanılırlar. Bu nedenle Sokrates ve Platon gibi filozoflar, iç dünyamıza yoğunlaşmışlardır. Onlara göre bilginin en kusursuz örneği matematiktir ve geometridir. Buradaki bilgiler tamamen evrenseldir ve hiçbir şekilde doğruluğundan şüphe edilemezler. Bununla birlikte Sokrates, “doğurtmak” olarak tabir ettiği bilgi edinim yöntemi fikrini ortaya atmıştır.

 

Matematik ve felsefe hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir çocuğa, yalnızca doğru soruları sorarak çocuğun zihninin geometriyi aslında bildiğini iddia eder. Öğrencisi Platon da, hocası Sokrates’in araladığı yoldan devam eder. Felsefe’nin en meşhur ve etkili olmuş iki filozofu, çağlar boyu birçok filozofu da etkilemiştir. İbn Sina, Farabi, İmamı Gazali gibi büyük islam düşünürleri, kendinden öncekilerden etkilendikleri gibi, kendilerinden sonrakileri de etkilediler. Bu nedenle deneyim ile elde edilen bilgi değersiz ve yok sayıldı. Ancak modern felsefenin ortaya çıkışı ile birlikte deney ile kanıt gösterme fikri bilimin temelini oluşturdu. John Locke, David Hume gibi filozoflar bu deneycilik akımının felsefi temellerini oluşturmuş ve modern bilime yön vermiştir.

Bu çağda bilim, felsefeye göre daha ön planda mıdır? Örneklerle açıklayınız.

Pozitif bilim ile uğraşan bilim insanlarının, felsefeyi gereksizleştirmesi söz konusudur. Bunun, içinde bulunduğumuz çağ bağlamında da çeşitli haklı gerekçeleri olabilir. Ancak bu “haklı” gerekçeler, felsefenin tam olarak anlaşılamaması ile alakalıdır.

Herkes tarafından kolayca kabul edilebilir ki, içinde bulunduğumuz evrende “işe yarar” bilgi edinebilmemiz “yalnızca” bilimsel yöntem ile mümkündür. Örnek olarak akıllı telefonlar, güvenilir ve hızlı seyahat eden arabalar, gelişmiş işlemciler, ölümü geciktiren tedavi yöntemleri gibi “insanın” temel ve sosyal tüm ihtiyaçlarını bilimsel yöntem ile giderebiliyoruz. Ancak hiçbir felsefi soru ya da fikir, bu gibi problemlerimize kalıcı çözümler üretememekte. Hatta birçok kişi tarafından felsefe artık, edebi söz sanatları bütünü gibi tanımlamalar ile değersizleştiriliyor.

 

Ancak bilimin, felsefeye göre daha ön planda olduğu görüşü bile, felsefi bir soruşturmadır. Çelişki, işte tam da burada başlıyor. Bilimin değerli, felsefenin değersiz olduğuna dair beyan ettiğiniz her fikir, felsefi bir fikirdir. Bu gibi neyin daha “değerli” ve “gerekli” olduğunu ifade eden önermeler, bilimden çıkmaz ve bilimin bir konusu değildir. Bilim yalnızca somut fenomenleri çeşitli yaklaşımlarla açıklayan disiplindir. Bu çelişkinin en komik yanı ise, felsefeyi eleştirmeye başlayan bilim insanlarının farkında olmadan felsefe yapmaya başlamasıdır. Yukarıda da ifade edildiği şekilde, bilimin felsefeden daha ön planda olduğu düşüncesi, felsefenin tam olarak anlaşılamaması ile alakalıdır.

Bilimsel yöntem kesin bir bilgi verir mi?

Bilimsel yöntem, felsefi anlamda yüzyıllardır incelenmiş, ana hatları konusunda genel anlamda mutabık kalınmıştır. Bu yöntem kısaca şu şekilde sıralanabilir; Çeşitli gözlemler sonucu bir hipotez ortaya atılır. Bu hipotez, gözlemin devamlılığı ve deney yöntemi ile test edilir. Bu testler sonucunda hipoteziniz destekleniyorsa teori haline gelir. Teori ise, içerisinde gözlemsel ve deneysel olarak desteklenen birçok bilgi içerdiği gibi, çeşitli tahminler de ortaya koyar. Bu teorinin akıbeti, yanlışlanana kadar devam edecek, yanlışlandığı durumda hataları düzeltilip yoluna devam edecektir.

 

Buraya kadar bilimsel yöntemin nasıl bilgi ettiğini gördük. Ancak herkes tarafından anlaşılmalıdır ki, bilimsel yöntem “kesin” bir bilgi vermez. Ancak bu duruma bilim insanlarının karşı çıktığı yanılgısına düşmeyin. Tüm bilim insanların ya da camiası, bilimin bu yönteminin bilincindedir ve yeni bir bilgi elde etmek için tahminlerden sıkça yararlanıldığı bir gerçektir.

Bilimsel yöntemin kesin bilgiler veremeyeceği konusunu netleştirebilmek için, bu duruma verilmiş en iyi iki örneği inceleyelim;

-Dünyanın güneş etrafında dönüşü 365 günde tamamlanır.
Bu bilgi kesin ve eksiksiz görünüyor ancak ne yazık ki evrensel değildir. Dünyanın güneş etrafındakini dönüşünün daima 365 günde tamamlandığı bilgisini kesinleştirmek için sonsuz kez gözlem ya da deney yapmamız gerekir. Ancak sonsuz kez bu durumu deneyimlemek ve gözlemlemek mümkün değildir. Burada gözlemden hareketle tümevarımsal bir tahmin söz konusudur, kesinlikten bahsedilemez.