Bilimsel açıklama her durumda işe yarar mı?

Bilimsel açıklamanın “her durumda” işe yarayıp yaramadığına geçmeden önce, bilimsel bilginin ne olduğu ve ölçütlerinin nasıl belirlendiği hakkında küçük bir tanımlama yapmamızda yarar vardır. Bir bilginin bilimsel olup olmadığının ölçütleri, gözlemlenebilir, deney yapılabilir ve yanlışlanabilir olmasıdır. Örnek olarak dünyadaki tüm aslanlar sarı renklidir önermesini ele alalım. Bu önerme, gözlem ile kontrol edilmesi mümkün durumdadır. Aynı şekilde su 100 derecede kaynar önermesi de deney ile kontrol edilebilirdir. Yanlışlanabilirlik ilkesi ise, önermenin yanlışlanabilir olmasıdır. Yani gözlemciler “siyah” bir aslan gördüklerinde, bu bilgiyi yanlışlar ve yeni bir bilgi elde ederler.

 

Bilimin yapısı ve bilimsel bilginin ölçütleri nedeniyle kapsama alanı yalnızca somutluklarla sınırlıdır. Somut bir araştırma nesnesi olmadan bilimsellikten bahsedilebilmesi mümkün değildir. Bu nedenle bilimsel açıklama her durumda işe yarar mı sorusuna net bir cevap verebiliriz; Hayır.

Bilimsel bilgi, tüm nesnel evrende işimize yarayabilir. Ancak gözlemlenemeyen, deney yapılamayan ve yanlışlanamayan önermeler karşısında çaresizdir. Örnek olarak Tanrı var mıdır? Sorusu üzerine bilimsel açıklama yapabilmek, hem teknik hem de metafiziksel olarak mümkün değildir. Bununla birlikte bilim ve bilimsel tekniği tanımlayan tüm düşünceler bütünü felsefenin konusudur. Yani bilimin sahip olması gereken “her şeyin bir nedeni vardır” ön kabulüne dayanarak yapılan bilimsel araştırmalar, her şeyin bir nedeni vardır kabulüne bilimsel yöntemler aracılığı ile ulaşamazlar.

Bilimin Olumsuz Etkilerinin Yaygınlaşmasından Kimler Sorumlu Tutulabilir?

Bilimin insanlara sayısız yararları olduğu gibi, kuşkusuz tarih boyunca birçok zararı da olmuştur. Örnek olarak insan ömrü ortalaması geçmiş çağlarda çok düşüktü. Aynı şekilde doğum ölüm oranları neredeyse yüzde ellilere varıyordu. Modern tıbbın bilimsel yöntemler ile gelişmesi sayesinde insan için “kıyamet” dediğimiz birçok olayın önüne geçilmiş oldu. Artık hiç kimse düşen bir yıldırımdan dolayı ölmüyor, teknolojik ve dayanıklı binalar depremler tarafından etkilenmemizi engelliyor, basit bir sıtma hastalığı nedeniyle milyonlarca insan hayatlarından olmuyor.

 

Tüm bu olumlu etkileri beraberinde inanılmaz insan kıyımlarına da neden olmuştur. Örnek olarak atom enerjisinin serbest kalmasından doğan “nükleer enerji”, tüm insanlığın enerji sorununu çözebilecekken, bir savaş silahı olarak kullanılıp yüzbinlerce insanın ölmesine neden oldu. Bu durumda sorumlu tutulması gerekenler nelerdir? Bilim midir? Yoksa insanlar mı?

Bu durumda suçlunun kim olduğunun anlaşılabilmesi için güzel bir örnek vermek istiyorum; bir bıçak yardımı ile, boynuna idam ipi asmış kişiyi ölümden kurtarabilirsiniz. Ancak aynı bıçak ile cinayet de işleyebilirsiniz. Cinayet işlenmesi durumunda suçlu bıçak mıdır? Bıçağı üreten teknoloji midir? Kesinlikle insandır. Buna benzer olarak bilimsel yöntemlerin bir sonucu olan ve çevreyi kirleten kimyasal atıklar, bilimin bir suçu değildir. Aynı şekilde kendi kimyasal yapıları da bir “kusur” değildir. Sorumlu tutulabilecek tek varlık, iyi ve kötüyü ayırt etme özelliğine sahip olduğu halde “kötülük” yapan insandır.

Bilimin kötüye kullanımının engellenmesi için neler yapılabilir?

Bilim, insanoğlu için inanılmaz gelişmeler kaydetse de, beraberinde getirdiği birçok olumsuz faktör vardır. Ancak bu olumsuz faktörlerin tamamı, insanın sorumsuzluğu ve vahşi doğasından kaynaklanmaktadır. Var olan hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. Onu ancak “insanlar” iyi ya da kötü amaçlı kullanabilirler.

 

Bilimin kötüye kullanımının engellemesi, yalnızca eğitim ile mümkün olabilir. Buradaki esas nokta, insana zarar verme potansiyeli taşıyan bilimsel gelişmeler değil, insanın kendisidir. Yani nükleer araştırmaların milyonlarca insanı aynı anda öldürebilme potansiyeli, araştırmayı durdurmak için bir neden değildir. Kötü amaçlar zaten bilime ihtiyaç duymaksızın her alanda gerçekleştirilebilirler. Bilim, yalnızca bu kötü amaçları uygulamada kolaylık sağlar. Ancak iyi bir etik bilgisi ile eğitilen toplumlar, zarar vermemeyi ve “iyi” olmayı erdem olarak kabul ederler. Eğer dünyadaki tüm bireyler ve dolayısıyla toplumlar yeteri kadar etik eğitimi aldıysa, var olan nükleer ya da biyolojik silahların hiçbir anlamı olmayacaktır. Aynı şekilde ahlaki eğitim bir yana, tüm devletlerin kabul etmesi gereken evrensel hukuk kuralları, alanında uzman çevreler tarafından kolektif bir biçimde iyice tanımlanmalı, dünya üzerindeki “insan” kaynaklı kötülüklerin önüne geçilmelidir. Eğitim ve modern çağa hitap eden hukuk sistemi ile birlikte yalnızca “bilim” aracılığı ile yapılan kötülükler değil, insanın karşı karşıya kaldığı tüm “kötülükler”, tam anlamıyla bitirilemese bile azaltılabilir.

Bilim, felsefeden yararlanır mı? Nedenleriyle birlikte açıklayınız.

Günümüzde bilim ve felsefe üzerine yapılan en sık hatalardan biri, bu iki disiplini tamamen ayrı kulvarlarda değerlendirmektir. Ancak bu doğru değildir. Sorunun cevabına geçmeden önce bu iki kavramı tamamen farklı olarak değerlendirmenin neden yanlış olduğuna değinelim.

Bilimi ve bilimsel bilgiyi tanımlayan tüm ölçütler, tamamen felsefe tarafından belirlenmiştir. Yani bilimin verdiği bilgilerin güvenilirliğinin ya da “iyi bir açıklama” olduğunun ölçütü, felsefenin bir konusudur. Felsefe olmaksızın bilim ve bilimin yöntemleri tanımlanamaz. Örnek olarak şu önermeyi ele alalım; Bilim insana, varlık hakkında en güvenilir açıklamaları sunar. Bu önerme bilimsel bir önerme değil felsefi bir önermedir. Çünkü bilimin “en iyi olan”,” güvenilir olan” gibi kavramlar üzerine açıklama yapması mümkün değildir.

 

Buraya kadar her şey anlaşıldıysa sorunu cevabına geçelim. Bilim, felsefeden daima yararlanır ve yararlanmaya devam edecektir. Bilimin tüm metafiziksel ön kabulleri felsefi akıl yürütmeler sayesinde mümkün olur. Nesnenin doğasını anlamak istemeden önce, nesnenin bir “açıklaması” olduğuna, ya da herhangi bir hareketin “nedeni” olduğuna inanırız. Her şeyin bir nedeni olduğu felsefi ön kabul, bilimin felsefeden yararlandığına dair küçük bir örnektir. Aynı şekilde cevaplanması bizim için “anlam” iade eden fenomenler, öncelikli olarak felsefi soruşturma ile başlar. Bilimsel yöntem, bu felsefi sorulara gözlemle kontrol edilebilir, deneysel ve tutarlı cevaplar aramaktadır.

Vatan savunması sizin için ne ifade ediyor?

Vatan Savunması Nasıl Yapılmalı?

 

Vatan, üzerinde yaşadığımız ve uğruna canımızı, kanımızı verdiğimiz,  sınırları belli olan kara parçasıdır.

Vatan namustur. Namusta uğruna ölünecek en önemli değerlerimizdendir. Bu nedenle vatanın savunulması için gerekirse malımızı, canımızı seve seve veririz. Vermeliyiz.

Vatan savunması, sadece savaşla olmaz. Vatan savunması, barış zamanı da hazırlık yaparak, ülkenin gelişimi için çalışarak, ülkeyi kalkındırarak da olur. Teknolojiyi, bilimi, eğitimi geliştirerek, ülkemizi severek, ülkemizin çıkarlarını her çıkarımızdan üstün tutarak da olur.

Vatan savunması, ülkemizi daha yaşanılır bir yer haline getirerek, insanların daha mutlu olduğu, refah ve huzurlu yaşadığı bir yer haline getirerek de olur.

 

Savunma sadece cephede olmaz. Ki zaten artık eskisi gibi cephe savaşları da kalmadı. Savaşlarda eskisi gibi silahlarla yapılmıyor. Ülkenin imajının olumlu yönde geliştirilmesi, daha yaşanılır bir ülke haline getirilmesi, temizliği, milli gelirinin artırılması, diğer ülke vatandaşlarının da yaşamak isteyebileceği en azından gelip gezeceği bir yer haline getirmek de bir savunma durumudur.

Vatan savunması sadece savaşla yapılmaz, günümüzde başta teknolojik gelişme olmak üzere tüm alanlarda ülkemizi geliştirerek vatan savunması gerçekleştirmiş oluruz.

Vatanınıza karşı sorumluluklarınız nelerdir?

Sizin bir öğrenci olarak vatanınıza karşı sorumluluklarınız nelerdir? Anlatınız.

 

Vatan, üzerinde huzurlu ve rahatça yaşadığımız, sınırları belli kara parçasıdır. Vatan, gerektiğinde canınızı vermek için beklediğimiz sınırlardır. Sorumluluk ise; bizden büyüklerimizin yapılmasını beklediği olumlu ve güzel davranışlardır.

Vatanımıza karşı birçok sorumluluğumuz bulunmaktadır. Öğrenci olarak ilk görevimiz derslerimize çalışmaktır. Derslerimize çalışarak, hem anne babamızın umutlarının ve yaptığı  harcamalarının hem de devletimizin bizim için yaptığı harcamaların boşa gitmemesini sağlarız. Yine başta anne ve babamıza, kardeşlerimize ve komşularımıza ve okuldaki arkadaşlarımıza iyi davranarak ülkemizin daha güzel olmasını sağlarız. Vatanımıza karşı bir sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.

Çöplerimizi çöp kutusuna atarak, oturduğumuz masa ve sandalyelere zarar vermeyerek vatanımıza iyilik yapmış oluruz. Derslerimize çok çalışarak, öğretmenlerimizi dinleyerek, vatanımızın daha yaşanır bir hale getirerek de sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.

 

Bunların dışında da atanımıza karşı birçok sorumluluğumuz vardır.  Öncelikle saygılı bir insan olmalıyız. Yerlere tükürmemeliyiz. Arkadaşlarımızı rahatsız etmemeliyiz, insanların mutluluğu için çalışmalıyız. Ülkemize gelen turistlere ülkemizi iyi tanıtmalıyız. Onların ülkemiz hakkında yanlış bilgilere sahip olmalarına sebep olmamalıyız. Kendimizi iyi yetiştirerek, kardeşimizin, abimizin, ablamızın iyi yetişmesine yardımcı olarak vatanımıza karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.

Alışveriş yaparken, fişimizi almalı, fiş almayanları uyarmalıyız ki devletin en önemli gelir kaynağı olan vergi daha fazla toplanabilsin. Elektriği, suyu, doğalgazı boşa harcamamalıyız, harcayanları da uyarmalıyız. Vatana karşı en büyük sorumlulukta her şart ve zorluk altında dahi vatanımızı sevmeye devam etmeliyiz.

Sizce engel nedir?

Engel Kendimiziz

Engel, yapılmak istenen şeyin yapılmasını zorlayan, yapılmamasına sebep olan, olayın olumsuz sonuçlanmasına sebep olan şeylerin bütünüdür.
Yazımızda engelli vatandaşlarımızdan bahsetmek istiyorum. Engel aslında insanın zihnindedir. Fiziksel olarak zorluklar yaşayıp da düşünsel olarak engeli olamayan bir çok insan görünürde bir engeli olmayıp, düşünsel olarak olumsuz düşünen, yapamayacağını düşünen birçok insan daha fazla aktif olmaktadır. Buna en güzel örnek de dünyaca ünlü fizikçi Stephan Hawking’tir. Görünürde fiziksel olarak bir engellidir. Tekerlekli sandalyede yaşamıştır. Ellerini, kollarını hareket kısıtlaması mevcuttur. Ancak düşünce olarak bir engeli yoktur. Yapamam dememiştir. Ve bugün dünyada milyarlarca engelsiz insandan daha fazla iş yapmıştır, dünyayı etkilemeyi başarmıştır.

 

Yine çevremize bakarsak, ya da ülkemizdeki sporculara bakarsak, sağlam fiziğe sahip milyonlardan daha başarılı ve hayat dolu insan görmemiz mümkündür. Bu da bize engelin aslında zihnimizde bir duvar olduğunu, o duvarın büyümesine izin verirsek fiziksel olarak engelimiz olmasa da engelli olabileceğimizi, o duvarın yıkılmasını sağlarsak da fiziken engelli olsak da aslında engelli olmadığımızın en güzel örneklerini teşkil etmektedir.
Engeli insanın kendisi oluşturmaktadır. Ön yargılarımızla aslında hayata engelli bakabiliriz. İnsanlar hakkında, ya da başka varlıklar hakkında gereksiz ve bilgisizce yargılarda bulunarak onlar hakkında kendimize engel koyarak aslında bir engelli oluruz.

Engel, fizik şartlardan çok zihinseldir ve insan kendisi karar vermektedir engellik oranına.

Resmi kurumların ve sosyal yardım kuruluşlarının engelliler için yaptığı çalışmaları araştırınız.

Engelliler İçin Yapılanlar

Bugün, ülkemizde resmi devlet kurumları ve sosyal yardımlaşma dernekleri engelliler için birçok çalışma gerçekleştirmektedir. En başta da okullaşma oranları artırılmaya çalışılmakta, engelliler için okula gitmede engellerin kaldırılması için her şey yapılmaktadır.

 

Engellilerin rehabilitasyon merkezlerinden daha kolay yararlanmaları için bu merkezler tamamen ücretsiz hale getirilmiş, neredeyse her sokakta bu merkezlerin açılması sağlanmış, yine bu okullara giderken ve gelirken servislerin ücretsiz olması sağlanmıştır.

 

Engelli vatandaşlara bakan aile bireylerine maaş bağlanıp, hayatları bir nebzede olsa kolaylaştırılmaya çalışılmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı resmi okulların tümünde özel alt sınıflar açılmış ve engelli öğrencilerin normal eğitim ve öğretimden geri kalmamaları için önlemler alınmıştır, yine bu okullara da servisler ücretsizdir.

 

Okul sonrası engellilerin çalışması için gerekli çalışmalarda yapılmıştır. Belli sayısının üstünde çalışan sayısı olan iş yerlerine engelli çalışan alma şartı getirilmiş, devlet memuru olarak da çalışmaları için pozitif ayrıcalıklar tanınmıştır.

 

Engelli vatandaşlar hakkında maalesef olumsuz algıya sahip vatandaşların bu görüşlerinden sıyrılmaları için başta kamu spotu olmak üzere birçok mecra yoluyla harekete geçilmiştir.

 

Sosyal yardım kuruluşları ve özel kurumlar, görme ve duyma sorunu olan vatandaşlar için özel alfabe ile kitap basımı ve kitapların sesli okunması konusunda ön ayak olmuş ve engelli vatandaşların da kitaplardan yararlanması konusunda kolaylık sağlamışlardır.

Kurtuluş Savaşı’nda savaşan Şerife Bacı hakkında ne biliyorsunuz?

Bir Kahraman: Şerife Bacı

 

Bundan 90 yıl önce Türk milleti yok olma ile karşı karşıya kalmıştı. Elinde yiyecek ekmeği kalmamış, ordusu dağıtılmış, düzenli askeri kalmamış, ülke birçok noktadan birçok ülke tarafından işgal edilmişti.

Tarihi boyunca Türk milleti aç kalsa da, silahı kalmamış olsa dahi özgürlüğü, namusu ve vatanı için canını seve seve vermiştir. Hem de kadın erkek demeden. Kadınlar da en az erkekler kadar savaşlarda canını dişine takmış ve vatanını korumuştur. Kurtuluş Savaşımızda birçok kadın kahramanımız mevcuttur. Bunlardan en bilinenlerinden bir de Şerife Bacıdır.

 

Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul ve diğer yerlerden Ankara’ya Anadolu’ya silah sevkiyatı yapılmaktaydı. Sevkiyat yapılan yerlerden biri de Kastamonu’ydu. Burada kadınlar da silahların saklanması ve korunmasında aktif görev yapmaktaydılar. Şerife bacı da küçük bebeğine rağmen cephede silahların korunması ve sevkiyatında canla başla savaşıyordu. Hayatının baharında daha 20 yaşında küçük bebeğinin üşümesini de göze alarak, top mermilerinin ıslanmasının engellemek için bebeğinin battaniyesini dahi mermiler üstüne sermiştir. Bebeği Elif’i ise top mermiler arasında taşıyordu. Ancak, top mermilerini taşırken maalesef bebeği ile birlikte donmuş ve şehit olmuştu. Acıklı ama bir o kadar kahramanca bir şekilde vefat eden Şerife Bacı, tarihteki şanlı yerini almıştı 1921 yılında…İsmi bugün Kastamonu’da birçok yere verilerek tarihteki yerini hiç unutturmayacak ….

 

İstiklal Marşı bizim için neden önemlidir?

Düşmana Her Daim Sözümüz: İstiklal Marşımız

 

İstiklal bağımsızlık demektir. Bir milletin en önemli ve en başta gelen özelliği bağımsız olmasıdır. Türk milleti tarihin hiçbir vaktinde istiklalinden bağımsızlığından taviz vermemiştir.

Milletler, bağımsızlıklarını, istiklallerini tüm dünyaya duyurmak isterler. Bunu da sembollerle yaparlar. Bu sembollerden bazıları, kendi diline sahip olmak, kendi paranı basmak ve kendi marşını çalmaktır.

Türk milleti bundan 90 yıl önce yine bir yok olma davası ile karşı karşıya kalmıştı. Ya köleliği kabul edecek, başka milletlerin boyunduruğu altında yaşayacaktı, ya da ölme pahasına istiklalini bağımsızlığını koruyacaktı. Elinde ekmeği, silahı olmadan ölmeyi de göze alarak istiklalini korumayı seçti.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yıllarca savaştı ve istiklalini geri kazandı. İstiklalini kazandığını ve nasıl kazandığını hem tüm dünyaya duyurmak hem de gelecek nesillere aktarmak için bir ulusal marş gerekmekteydi. Yapılan yarışma sonucunda milli şairimiz, Mehmet Akif ERSOY’un 10 kıta olarak yazdığı mükemmel şiir “İstiklal Marşı” olarak kabul edildi.

İstiklal Marşımız tüm dünyaya bağımsızlığımızın ilanı olduğundan bizim için son derece önemlidir. İstiklal Marşımızı her söylediğimizde topraklarımızda gözü olanlara bugüne kadar ne yaptıysak yine aynısı yapmaya hazır olduğumuzu haykırmış oluyoruz.

Düşmanlarımıza karşı kardeşlerimize “Korkma”           diyor, düşmanlarımıza ise korkmalarını söylüyoruz.

Umarız ki bir daha İstiklal Marşı yazmak zorunda kalmayız ancak, zorunda kaldığımızda da yazmaktan geri kalmayacağımızı tüm dünyaya İstiklal Marşımızla her zaman söylemeye devam edeceğiz.