Aristoteles’in orta yol öğretisine bir örnek veriniz.

Aristoteles’in “Nikomakhos’a Etik” adlı eserinde insan, eylemlerinde bulunan aşırılık ya da eksiklik arasındaki dengeyi bulmak için orta bir yol izlemelidir. Aristoteles’in “orta yol” öğretisine bir örnek veriniz.

Aristo’ya göre dünya ve evren mükemmel bir denge içerisinde olduğundan dolayı milyarlarca yıldır vardır ve var olmaya devam edecektir. İnsan vücudu ve beyni de bu mükemmel dengeyi yansıtabilen biricik nesnelerdir. Bizler düşünce ve davranış dünyamızda da bu dengenin benzerini ya da homoloğunu kurabilirsek o zaman biz de sonderece güçlü bir düşünce dünyasına, yaşam pratiğine sahip olabiliriz. Denge burada ne anlama geliyor? Aristo Sofistler gibi bir odaya kapanmayı ve kendini dünyadan arındırmayı övmediği gibi hazcı Eğikür gibi yaşamın tamamını sadece zevk ve sefa üzerine kurmayı da önermiyor. Aristo’ya göre yaşam bu ikisi arasında mükemmel bir denge noktasında sürdürülmeli. Bunun için de her geçen gün birey kendine daha çok telkinde bulunmalı ve kendini daha iyi bir şekilde eğitmeli. İşte Aristo’nun denge felsefesi dediğimiz şey bizzat budur.

Aristoteles’e göre bir nesnenin ne olduğunun bilgisini insan nasıl elde eder? Açıklayınız

Aristo, öğretmeni Platon’dan tamamen farklı düşüncelere sahipti. Hatta Aristo ve Platon birbirinden tamamen farklı iki zıt felsefenin kurucusudur bile diyebiliriz. Aristo’ya göre bir nesnenin bir durumun ya da bir canlının bilgisinin edinebilmesinin sadece ve sadece tek bir yolu vardır. O yol da tamamen empirik bir yoldur. Yani deneye ve gözleme dayalı olarak ilerleyen ya da ilerlemek zorunda olan bir yoldur. Uzun çalışma saatleri içerisinde doğayı bizzat gözlemleyen ve gözlemlemenin kuşkusuz en büyük kanıt ve veri olduğunu söyleyen Aristo’ya göre bir varlığın bir nesnenin burada ya da var olduğunun bilgisini almamızın tek yolu, o nesneyi beş duyu organımızdan en az biri ile algılamamızdır. Eğer bir nesneyi duu organlarımızdan  en az bir tanesi ile algılayamıyorsak o nesneye var demeye kesinlikle gücümüz yetmez. Dolayısıyla bir nesneyi var kılan da yok eden de bizim duyu organlarımızın varlığı ya da yokluğudur.

Herakleitos, “Her şey akar.” ve “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” sözleriyle doğada sürekli bir değişim olduğunu iddia eder. Bu iddiayı destekleyen kanıtlar nelerdir?

Her şey akar, dünya üzerinde her şey sürekli olarak değişim ve akış halindedir. Bundan dolayı Heraklitos ayrıca şunu da söyler: ‘’Bir nehirde iki kere yıkanamazsınız.’’ Bu cümle de soruda geçen diğer cümleler ile aynı anlamı taşır. Bir nehirde yıkandıktan sonra o nehire tekrar girene kadar nehirden akan sular değişmiştir, nehirin taşları değişmiştir, nehirin üstündeki hava değişmiştir. Kısacası maddenin hiçbir hali, aynı maddenin bir saniye önceki hali gibi bile olamaz. Bundan dolayı bir nehirde iki kere yıkanamayacağı gibi insan asla aynı kalamaz. Karakteri, tavırları düşünceleri sürekli bir değişim ya da evrim içerisindedir.  Buna en yakın örnek olarak ise hücrelerimiz verilebilir Hücrelerimiz her geçen saniye yaşlanmakta ve bundan dolayı da biraz daha ölüme yaklaşmaktadır. Hücrelerin yaşlanmasını bir an için bile durdurmak imkansız ve manasız bir hareket olacaktır. Her şey akar.

Günlük hayatta birçok örneği ile karşılaşılan bilgi ve erdem ilişkisi hakkında bilgi ve erdemin ne olduğu ve birbiriyle ilişkisinin doğurduğu sonuçları gözeterek özgün felsefi bir deneme yazınız

Bilgi ve erdem denilince kuşkusuz akla gelen ilk kişi Aristo’dur. Aristo oldukça önemli olarak görülen bir metninde erdemin sadece ve sadece bilgin kişiler tarafından gösterilebilebileceğini, kötülüğün ve erdemden yoksun davranışların ise ancak ve ancak bilgiden yoksun ve cahil kişiler tarafından gösterilebileceğini yazmıştı. Peki, bunun anlamı nedir? Bunun anlamı şudur. İnsan eğer kendi erdemden yoksun davranışlarının sonucunu bilseydi yani bu konuda cahil olmasaydı, yani bu konuda bilgi sahibi olsaydı bir şekilde erdemli davranmayı tercih edecekti.

 

Aristo’ya göre bu tartışılabilir bir konu bile değildir. Kötülük yapmanın ya da erdemden yoksun tavır göstermenin sebeplerini gerçekten tam olarak kavrayamamış olan insanlar kötülük yapan ya da erdemden yoksun davranış sergileyen insanlardır. Bundan dolayı bir toplumda kötülüğü yenmek istiyorsak yapmamız gereken ilk ve tek şey insanları konu hakkında bilinçlendirmektir.

İnsanın çıkarını düşünmesi, Konfüçyüs’ün ahlak görüşleri açısından ne gibi sonuçlar doğurur? Değerlendiriniz

İnsanlar toplum içerisinde yaşayan ve ortak normlara ya da bir başka değişle değerlere sahip olan varlıklardır. Airsto’nun deyimine göre insan politik bir hayvandır dememiz bile mümkündür. Bu noktada ortak hareket edilen ya da başkalarını ilgilendiren konularda da insan bireyi, bir olayın toplumsal ya da sosyal açılarını da düşünmeli ve seçimlerini buna göre yapmalıdır. Eğer buna göre yapmazsa ve sadece kişisel dönemlik çıkarlarını düşünürse insanlık dünyada büyük bir kaosa ve bilinmezliğe yol açabilir. İnsanların kendi içlerinde çözmeye çalıştıkları pek çok durum ve olay ancak ve ancak beraber hareket edilirse ve ortak çıkarlar göz edilirse çözülebilir. Çünkü kişisel anlık çıkarlar çoğu zaman toplumsal uzun süreçli çıkarlar ile çatışır. Dolayısıyla Konfüçyüs’ün  da salık verdiği ya da önerdiği gibi problemleri çözerken mümkün olduğunda toplumsal bir perspeftifren bakmalı ve kişisel bencillik güdülerimizden uzakta durmalıyız. Ancak bu şekilde daha medeni bir ülke ve dünya yaratırız.

Filozofların arkhe arayışlarıyla fizik ve biyoloji alanlarındaki çalışmalar arasında benzerlik kurulabilir mi? Açıklayınız.

Filozofların arkhe dediği şey, bütün dünyadaki varlık ve canlıların temeli anlamına gelmektedir. Var olanc anlı ya da cansız bütün varlıkların, somut ya da soyut bütün kavramların var oluşu arkhe’den gelmiştir diyen idealist filozoflar genellikle bu kavramı bir temel unsur türetmek amacı ile kullanırlar. Bu kapsamda filozofların, tıpkı doğa bilimciler gibi maddeleri parçalarına ayırma isteği içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Normalde bir biyolog ya da bir fizikçi, hücreyi ya da elektronu ele alarak bu varlıkların yegane temelini bulabilmek için bu varlıkları parçalarına ayırmaya çalışırlar. Parçalarına ayırmak sürecinde amaç daha fazla ayrılamayacak noktaya ulaşmak ve bu noktayı kullanmaktır. Bu kapsamda çalışma yapan pek çok filozof da soyut ya da somut varlıkların tamamını düşünsel olarak parçalarına ayırmaya ve onların en küçük en bölünemez parçasını bulmaya meyleden kişilerdir. Bundan dolayı da filozofların arkhe arayışı pozitif bilim yapan kişilerin bilim yapma tarzına son derece benzer.

Filozofları varlığın ilk nedenini araştırmaya iten sebepler nelerdir?

Filozoflar yüzyıllar boyunca varlığın nereden ve nasıl geldiğini, yani varlığın ilk nedenini sorguladılar. Bu sorgulamanın temel sebebi kuşkusuz kendilerinin de bir varlık olmalarıydı ve bilinçli varlıklar olarak kendilerini bu dünyada tam olarak nereye koymaları gerektiğine karar verememeleriydi. Bundan dolayı da filozoflar, bu dünya içerisinde kendi yerlerine karar verebilmek, kendilerini tanıyabilmek ve tanıtabilmek adına durmadan ilk nedeni sordular. Filozofların kendilerini bir yere konumlandırma isteklerinin temelinde varoluşçuluk yatmaktadır.

 

Kendilerini bu dünya içerisinde yabancı hissetmek filozofların yaşama dair duygu umut sevinç ve beklentilerini  yok edecektir çünkü dünya onlar için anlamsız ve tanıdık olmayan bir yer halini alacaktır. Yaşam sevincini ve sürecini koruyarak yaşatmanın ise tek yolu yaşam ile kaynaşmaktır. Dolayısıyla ilk filozoflardan bu yana tüm düşünür ve felsefeciler ilk maddenin nereden geldiğini, varlığın ilk nedenini araştırmışlardır. Her ne kadar varlığın ilk nedenini bulamadılarsa da yine de bu uğraş bile onlara bir anlam katmıştır demek mümkün.

Yazının bulunması, insanın bilgi edinme sürecini nasıl etkilemiştir?

Eski zamanlarda kültürler arası deneyim ve etkileşimin sağlanabileceği tek alan yüzyüze görüşülebilen alanlardı. Bundan dolayı kültürlerin çoğunda her gece ateşin başında oturup bazı töre hilayelerini hareketlerle ya da sözcüklerle birbirlerine anlatma, geniş ticari dönemlerde toplumları kaynaştıracak etkinlikler düzenleme gibi gelenekler vardı. Ne var ki daha sonra yazı ortaya çıktı.

 

Yazının ortaya çıkması öncelikle bilgilerin kaybolmasından eskisi kadar endişe etmek zorunda kalmamak demekti. Evet, eskisi kadar endişe etmeye gerek yoktu. Çünkü bir şekilde bilgi kayıt altına alınacaktı ve bu kayıttan yüzlerce yıl geçse bile bu kaydı bulan kişi bu bilgiye yüksek ihtimal ile, yazı eğer çok anlaşılmaz değil ise ulaşabilecekti. Yazının bulunması ile birlikte toplumun uzun süreli hafızası kayda başladı. Bundan dolayı da  artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bir kulaktan bir kulağa yayılan subjektif dedikodular değil, sadece belli bir elde bulunan kağıt ve kalem tarihi belirleyecekti. Bu hem korkunç, hem de ilgi çekici bir gelişmedir.

Geçmişteki medeniyetler arasında bilgi, inanç, deneyim ve kültürel etkileşim nasıl sağlanmıştır?

Bilindiği üzere eskiden yazı ya da başka bir kayıt aracı yoktu. Şu günlerde neredeyse her türden iletişim ve aktarımımızı iletişim araçları ile ya da kitle iletişim araçları ile yapmaktayız. Yüksek terabaytlar dolusu medyatik hafızası bulunan devasa cihazlarımız ve trilyonlarca basılan kitabımız var. Anayasalarımız, gelenek ve göreneklerimizin anlattığı yerel ana yasalarımız var. Bunların tamamı insanlar ve medeniyetler arasında bilgi, inanç, deneyim ve kültürel etkileşimin aktarımını sağlıyor. Fakat eski zamanlarda böyle alternatifler yoktu.

 

İnsanlar sadece ve sadece birbirleri ile yüz yüze görüştüklerinde birbirlerinden bir şey öğrenebiliyorlardı. Ne var ki birbirleri ile yüzyüze görüşme olayı ise insanlar için çok zordu. Bundan dolayı da oldukça nadir gerçekleşirdi. Çünkü örneğin ulaşım araçları yoktu. İşte o zamanlarda insanlar toplu bir şekilde görüşmelerin sağlandığı ticaret bölgelerinde, büyük ayin ve dini törenlerde birbirlerine alışkanlıklarını kazandırırlardı ve babadan oğula denecek tarzda bu alışkanlıklar aktarılarak bir kültür haline getirilmeye çalışılırdı.

Felsefenin ilk yöneldiği konu ve problemler neler olabilir?

Felsefenin yöneldiği ilk konu ve problemler hakkında gerek arkeologların gerek antrologların gerek ise sosyologların çok sayıda çalışması olmuştur. Bunların yanı sıra evrimsel psikologların da en çok çalıştığı konulardan bir tanesi ilk insanın psikolojik olarak hisleri, istekleri ve düşünceleridir. Bu kapsamda felsefenin yöneldiği ilk konulardan birinin kendini ve dünyayı anlama üzerine yoğunlaştığı söylenir. Felsefe ilk zamanlarda modern bir düşünme disiplini olarak görülmedi, felsefe bir anlamaya çalışma etkinliğiydi.

 

Örneğin şimşek çaktığında ve yağmur yapmaya başladığında bu yağmurun neden yağdığı, gökyüzündeki ihtişamlı fakat korkutucu aydınlığın neden oluştuğu gibi sorular insanların beyninde yer edinirdi. İnsanlar ise bu sorulara kendi çaplarında mantıklı olacak cevaplar bulmaya çalışırlardı. İlk zamanlarda bu cevaplar supernatural da denen doğaüstü güçlere yoruldu. Bu da kuşkusuz din felsefesinin ve ilkel dinlerin başlangıcına atılan bir adımdı. Zaten tarihe ve tarihi kalıntılara bakıldığında, müzeler ziyaret edildiğinde görülür ki hakkında en çok motif bulunan konulardan bir tanesi de din ve Tanrı’dır.