Bir annenin çocuğu için neler yapabileceği ile ilgili düşüncelerinizi paylaşınız.

Bir annenin çocuğu için neler yapabileceği ile ilgili düşüncelerinizi paylaşınız.

Gözlerimizi dünyaya açtığımızda hatta daha dünyaya açmadan tanıdığımız tek canlı annemizdir. Annelik içgüdüsel bir durum olarak değerlendirilir ki öyledir.  Her dişinin içinde annelik içgüdüsü bulunur. Doğurma yeteneğine sahip olan her kadın için bu genellemeyi yapabiliriz anne olsa da olmacada. Anneler çocuğu için neler yapabilir düşüncesi bizi çok geniş bir yelpazeye götürür.

 

Anne çocuğun için ne yapmaz ki?

Anne çocuğu için sigara içmez örneğin karnına düştüğünü öğrendiği andan itibaren ona zarar vermemek için 9 ay boyunca kendine dikkat eder ve evladının sağlığı için düzgün beslenmeye dikkat eder  ( imkânlar dâhilinde)

 

Dokuz ayın sonunda çocuğunu kucağına aldığında doğumun acısını kendi acısını sızısını unutarak evladını doyurur. Anneler hep şunu söyler aman yavruma bir şey olmasın.  Çocuğum üşümesin çocuğum üzülmesin. Çocuğumun kalbi kırılmasın.

Olurda sinirlenir bağırır da terlik falan fırlatırsa size emin olun o gece ağlayarak uyur.

 

Evladı gülsün diye ceEe oynayan hadi bebeğim yapabilirsin diye motive ederek ilk adımını atmasını sağlayan ilkokul gününde öperek ben yanındayım diyen her gün işinden kendinden feragat ederek ödev yaptırmaya çalışan bir canlıdan bahsediyoruz.  Siz büyüdüğünüzde ise bütün zor zamanlarınızda yanınızda olmaya çalışan örneğin babanızın arabasını almak istediğinizde aracı olan, çocuğa kızma diye kendini feda eden bir kadın sizin için neler yapmaz.

Bir anne evladı için dünyada kurar bana göre dünya da yıkar.

Doğal çevremizi nasıl değiştiriyoruz?

16Örnekler veriniz.

Her geçen gün doğal çevremiz insan eliyle değişime uğramaktadır. Özellikle büyük şehirlerde yüksek binaların yapılması nedeniyle caddelerde pekte yeşile rastlamak mümkün olmuyor. Bu değişiklikler yapılırken ne yazık ki ağaçların kesilmesi de zaman zaman söz konusu olabiliyor. Her ne kadar kanunlarda belirtilmiş olsa da bu kurallara uyanlar maalesef çok az.

 

Dünyada ki insan sayısı arttıkça doğal çevreye verilen zararda artmaktadır. Bazen ihtiyaçlarını karşılamak içi doğal denge bozulsa da çoğu zaman bilinçsizce kullanılan doğal kaynakların kullanılması da söz konusu olabiliyor.

 

  • Doğal çevremiz genellikle şu sebeplerden dolayı her geçen gün değişmekledir:
  • İnsanlar kendilerine yaşam alanları açmak için çevreyi değiştirmekte
  • Gelişen sanayi ile birlikte açılan fabrikaların atıkları ve dumanları çevreye büyü zarar vermekte.
  • İnsanların çevre temizliğine önem vermediklerinde hem denizler hem de nehirler kirletilmekte ve dolayısıyla bu sularda yaşayan hayvanların da yok olmasını sağlayarak doğal dengenin bozulmasına neden olmakta
  • İnsanların zevk için veya kürkleri için birçok hayvanı avlamaları sonucu da birçok hayvan türünün neslinin yok olmasına neden olmakta
  • Kozmetik alanında kullanılan birçok ürün atmosfere karışmakta ve ozon tabaksına zarar vermektedir. Bu durumda güneş ışınlarının dünyaya ya daha fazla etki etmesine neden olarak mevsim değişikliklerine neden olmaktadır.
  • İnsanların yaptıkları israfta doğal hayatın değişmesini sağlar. Örneğin kâğıt ihtiyacımızı ormanlardan karşılarız. Ancak gereksiz kâğıt israfı nedeni daha fazla ağaç kesilmekte ve ağaçlar azalmaktadır.
  • Turizm faaliyetleri içinde yeni otel inşaatları yüzünden birçok ağaçlık alan katledilmekte ve para uruna doğal denge bozulmaktadır.

 

Doğal yaşamı korumak için çıkarılan birçok kanun vardır. Ancak insanoğlu bu kanunları zaman zaman bozmakta ve kendi menfaatleri uğruna hem bitkileri hem de hayvanları katlederek doğaya zarar vermektedir.

Tiyatronun sembolü olarak gülen ve ağlayan maskelerin bir arada kullanılmasının nedeni ne olabilir?

Tiyatronun sembolü olarak gülen ve ağlayan maskelerin bir arada kullanılmasının nedeni ne olabilir? Bu konudaki görüşlerinizi belirtiniz.

 

Tiyatro bir gösteri sanatıdır.  Konuda bilgisiz isek ve yorumlama yoluyla soruya bir çözüm arıyorsak bu konuda vereceğimiz cevap insanın görselden ne görmek istediğiyle alakalı semboller olduğu olabilirdi.  Tarihsel olarak kökenini incelediğimizde bu sembol maskların iki ayrı filozofu temsil ettiğini görürüz. Bu sembollerden gülen yüz ifadesine sahip olan Herakliotos’u simgelerken ağlayan yüz ifadesi ise Demokritos’u simgelemektedir.

 

Herakliotos insanlığın halini komik ve anlamsız bulduğundan onu gülümseme ile temsil etmeyi Demokritos ise insanlığa acıdığında ve üzüldüğünden onu da ağlama ile temsil etmeyi doğru bulmuşlardır.  Bir diğer rivayet ise tiyatronun asıl amacı olan eleştiri etkisinin masklarda etkili olduğu düşüncesidir. Tiyatro dönemin çarpık işlerini bir nevi protesto edebilmek amacıyla doğan bir sanat dalıdır ve oyuncuların kullandığı sözlerden dolayı kötü şeyler yaşamaması için mask ile sahneye çıkmaları uygun görülmüştür.

 

Bir düşünce de şu şekilde değerlendirilebilir.  Tiyatronun ana kaynağı komedi ve trajedidir.  Bu yüzden ağlayan ve gülen maskların kullanılması kaynağı temsil etmektedir.

 

İnsanlar duyguları sahneye taşıdıkça bu masklar da geliştirilmiş birçok yüz ifadesine ilişkin masklar sahnede kullanılmıştır ama tiyatronun sembolü olarak iki filozof ifadesi günümüze kadar ulaşmıştır.

Emek vererek, çaba göstererek elde edilen sonuçlar her zaman daha değerli olmuştur.

Emek vererek, çaba göstererek elde edilen sonuçlar her zaman daha değerli olmuştur. Bununla ilgili düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Burada olmamı babama anneme yâda herhangi birine değil çabalarıma ve ailemin çabalarımı desteklemesine borçluyum.  Bir olayın gerçekleşebilmesi ve iş bildiren durumun yani eylemin ortaya çıkması için 1. tekil şahsın yani benin çabası esastır. Birinci tekil şahsın ise yani bireyin kendi çabasını görmesi ve kendi çabası sayesinde bir şeyler elde edebileceğini öğrenmesi gerekmektedir.

 

İnsanları değerlendirelim. Dil din ırk yaş ve cinsiyet fark etmeksizin herkesi göz önüne alın.  3 yaşında bir çocuk sizin verdiğiniz oyuncağı yere fırlatırken masanın altına düşürdüğü oyuncağını kendi almayı başardığında daha çok sevinecektir. O yapmıştır ve bu onun için daha kıymetlidir.  Masanın altına eğilirken yaşadığı zorluğu bildiğinden oyuncağının kıymeti artmıştır.  Ama siz her düşürdüğünde o oyuncağı çocuğa tekrar verirseniz çocuk için oyuncağı düşürmenin ya da kaybetmenin bir anlamı olmayacaktır. 20 yaşlarında bir genç kızın üniversite sonuçlarını beklediğini düşünelim. İki yıl boyunca üniversite sınavına hazırlanıp hayal ettiği üniversiteye yerleşmeyi bekliyor. Verdiği iki senelik çaba emek ve mücadelenin sonunda istediği bölüme istediği puanla yerleşmiş olması, onun kendini iyi hissetmesi sağlayacak ve elde ettiği başarının kıymetini arttıracaktır. 50 yaşında birini değerlendirelim. Emekliliğine birkaç yıl kalmış ve emekli olmayı bekleyen bu insanın sizin emekliliğine kendi çabaları ve 25 küsur sene çalışmasının sonucunda ulaşması onu hayatının anlamına yaklaştıracak ve kendi çabalarının meyveleri ile tanıştıracaktır.

 

Balık verdiğiniz herkes bir süre sonra buna alışır ve balık tutmanın ne demek olmadığını bilmediğinden buna kıymet vermeyi unutur. İnsan her şeyden önce unutan bir canlıdır. Balık vermekten vazgeçip insanlara balık tutmayı öğretmek ve kendi tuttuğu balığın lezzetini almasını sağlamak gerekir.

Akıl sağlığı yerinde olmayanlara karşı toplumun yaklaşımı nasıldır nasıl olmalıdır?

Akıl sağlığı yerinde olmayanlara karşı toplumun yaklaşımı nasıldır, nasıl olmalıdır? Gözlemlerinizden hareketle tartışınız.

 

Doğuştan akıl sağlığı yerinde olmayan insanlara aileleri veya devlet sahip çıkmakta bakımları üstlenilmekte ve onlarında insanca bir hayat yaşaması sağlanmaktadır.  Ancak bazen bu durumun tam aksini de görebilmekteyiz.  Vicdan ve merhametten yoksun insanların varlığı ne yazık ki yüzyıllardır kabul edilen bir gerçektir.  Akıl merhumundan mahrum bir insanın insan olmadığını düşünen bu zihniyetler bu insanlara eziyet ve işkence etmeye eğilimlidir. Genel olarak toplumun tutumu ise yöreden yöreye değişebilmektedir diyebiliriz.  Doğu kültüründe bu insanlar dışlanırken batıda daha çok kabul edilmekte ve toplumda yaşamalarına izin verilmektedir. ( batının her kesimini de buna dâhil edemeyiz elbette.) Akıl sağlığı yerinde olmayan ama etrafına da zarar vermeyen insanlar genelde toplum tarafından dışlanmaz ama etrafına zarar verdiğinde ve saldırgan bir tutum içerisinde olduğunda insanalar onun zapt edilmesini isterler çünkü çocuklara ve etraflarındaki her canlıya kontrolsüz güç uygulayabilirler.

 

Örneğin bizim mahallede Ayşe teyzenin oğlu var.  Doğuştan zekâ geriliği varmış otuz yaşında maaş kendisi beş yaşında bir çocuğun aklına sahip, Ayşe teyze ona çok güzel bakıyor.  Tertemiz giyindiriyor her zaman alakadar oluyor.  Bizlerde bu yüzde n onunla oyun oynuyoruz çünkü oldukça terbiyeli ve düzgün davranıyor annesinin sözünden dışarı çıkmıyor zararsız olması bizim onu sevmemiz ve bizden biri gibi davranmamız için etkili oldu ama zarar veriyor da olsaydı Ayşe teyze oğlu için tedaviyi göze alırdı diye düşünüyorum. Aklı sağlığı yerinde olmayan insanları toplumdan dışlamak değil onları da topluma dâhil ederek insan gibi yaşamalarını sağlamak gerekiyor.

Kişisel çıkarlar ile milletin çıkarları çatıştığında farklı tutumlar izleyen kişilerin davranışları nasıl değerlendirilmelidir?

Kişisel çıkarlar ile milletin çıkarları çatıştığında farklı tutumlar izleyen kişilerin davranışları nasıl değerlendirilmelidir? Tartışınız.

 

Kişisel çıkarları ile kendi çıkarları çatışan insanların tutumları olumlu ve olumsuz olarak iki başlık altında değerlendirilmelidir.

Bu konuda sağlıklı bir sonuca varabilmemiz açısından bu yöntemi kullanmanın faydalı olacağına inanıyorum.  Çıkar bireyin olay veya kişiden fayda sağladığı durumların gerçekleşmesi ile sağlanır.  Milletin çıkarları ile bireylerin çıkarları nasıl çatışır peki?

 

Çok zengin iş adamlarını ele alalım. Ülkede mevcut bir kriz var ve yönetim iş adamlarını hibe yapmaya devletin kalkınmasına çağırıyor. Devletin hibe için belirlediği tutar ise gelirlerine kıyasla bu insanları zorlamayacak hatta devede kulak kalacak bir rakam.  Burada bireyler kendi çıkarlarını düşünerek milleti es geçip hibe desteğinde bulunmadığında çıkar çatışmasından söz edebiliriz.  Ancak bu olumsuzlama yönünde bir çatışmadır. Burada devlete hibe edilmesi gereken tutarı birey verdiğinde çıkar birliği edilmiş olur.

 

Bireylerin belirli zamanlarda milletle ya da devletle çıkarları çatışabilir. ( bayrak, dil ve yönetim şekli çıkar çatışmasına dâhil edilemez)

Bu durumda bireyin tavrı bize olumlu ya da olumsuz çatışmayı verir.

Unutulmamalıdır ki milletin refahı her şeyden önce gelmektedir.

Gelenekten yararlanılarak yazılan romanları mı, yeni teknikler kullanılarak yazılan romanları mı okumayı seviyorsunuz?

Gelenekten yararlanılarak yazılan romanları mı, yeni teknikler kullanılarak yazılan romanları mı okumayı seviyorsunuz? Düşüncelerinizi nedenleri ile açıklayınız.

 

Gelenekten yararlanma konusunda şekil ve biçim özelliklerinden mi bahsediyoruz yoksa anlamdan mı bahsediyoruz diye iki formda cevap verebiliriz bu soruya. Eğer modern romanda şekilci ve biçimci bir geleneksel yapıdan yararlanma düşünce si yâda durumu söz konusu ise bu tarz romanları okumaktan hoşlanacağımı düşünmüyorum. Çünkü dönemin öğretim tekniklerini ve eğitim teknikleri ile eğitilmiş değilim. Bilmediğim şekil ve tür biçimleri okurken bana sıkıcı ve benden olmasına rağmen yabancı gelecektir.

 

Buna örnek olarak Osmanlı Türkçesini verebiliriz. Osmanlı Türkçesi de Türkçedir evet ama Osmanlı Türkçesinde kullanılan Arap alfabesi ile eğitim almadığım için bu alfabe ile yazılan bir romanı okumakta zorlanırım.  Türkçe olması da zorlanmamı engellemez ne yazık ki.

 

Anlam bakımından gelenekten yararlanan modern roman

Modern romanın anlam bakımından gelenekten yararlanmasını tercih ederim. Çünkü temel öğreti yüzyıllar boyunca farklı formlarda da olsa özünde aynı olarak verilmiştir.  Bunun gelenekle efsane ile fabl ve destanla süslenmesi ve modern hayatında destansı bir dille anlatılması hoşuma gider.

 

Aynı örneği değerlendirelim. Osmanlı Türkçesi’ni bana hikâyeleri ve kullanım alanları ille veren bir kitap roman tünde bir kitap daha çok okumak isteyeceğim bir kitap olacaktır. Vav’ın yolculuğu diyerek başlayan ve alfabedeki tüm harfleri bir efsaneyle bağdaşık olarak anlatan bir kitap hem bana alfabeyi anlatacak hem de onu sevmemi sağlayacaktır. Bu durumda eserden çok daha fazla bilgi alabil ve aldığım bilgiyi de işe yarar bir şekilde hayatıma geçirebilirim.

Bütün iyelik eklerini en az bir kez kullanmak koşuluyla kısa bir olay yazısı yazınız.

Aşağıya, bütün iyelik eklerini en az bir kez kullanmak koşuluyla kısa bir olay yazısı yazınız.

 

İyelik ekleri

1.tekil şahıs iyelik eki: -m

2.tekil şahıs iyelik eki: -n

3.tekil şahıs iyelik eki : -i/-ı

1.çoğul şahıs iyelik eki:-miz

2.çoğul şahıs iyelik eki: -niz

3.çoğul şahıs iyelik eki: -leri

 

Eve erken gelmiştim. Okuldan erken çıktığım için mutluydum ve boş kalan zamanımı güzel değerlendirmek biraz hava almak istiyordum. Hava almaktan kastım dışarı çıkmak ve sokaklarda dolaşmak değildi. Beynimin rahatlamasını ve hava almasını istiyordum. Bunun için kitap okumaya karar verdim ve babamın kitaplarından birini alıp kurcalamaya başladım.  Daha önce görmediğim bu hikâye kitabı ilgimi çekmişti.

– Nereye gidiyorsun?

– Bilmediğim yerlere gitmek istiyorum. Benimle gelmek istiyor.

– Kim seninle gelmek istiyor.  Delirdin mi? tek başına gitmekten bahsederken birinin seninle gelmesi nasıl mümkün olabilir?

– Hayır delirmedim. Deli olan sizlersiniz. Hepiniz delirmişsiniz.

– Her zaman yaptığın gibi kaçıyorsun.  Dünya ve insanlar normal bak tuhaf olan sensin. Ve yalnızsın. Herkesten daha fazla deli saydıklarından da fazla yalnızsın.

– Yalnızları tanıyor musun sen?

– Evet, tanıyorum senin gibiler işte hiç kimse yokken gitmeye çalışanlar uzaklara üstelik yeterince uzakta değilmiş gibi. İşte onlar hem deli hem de yalnızlar.

– Neden buradasın, onlar neden burada o halde?

– Seni seven insanlar onlar, bir zamanlar bizim gibi olduğun o zamanlar seni seven insanlar? Sesinin son perdesine uzandı ve avazı çıktığı kadar bağırdı.

– Neden buradasınız?

Hepimiz senin için dedi içlerinden biri senin için geldik haydi dön artık evimize gidelim. Konuşan annesiydi.  Annesinin sesini tanırdı gözlerine hücum eden yaşları elinin tersiyle sildi.

– Gelemem o benimle gitmek istiyor.

– Onunla boşluğa süzülüverdi. Herkes onu beklerken o gözyaşlarını savurarak onunla gitmişti.

– O kimdi ne annesi ne de diğerleri hiç öğrenemedi.

Efsane, masal, fabl gibi anlatı türlerinden modern romanda yararlanılması esere nasıl bir katkı sağlar?

Efsane, masal, fabl gibi anlatı türlerinden modern romanda yararlanılması esere nasıl bir katkı sağlar? Düşüncelerinizi sözlü olarak paylaşınız.

 

Efsane, masal, fabl, hikâye ve anlatı türlerinin tamamı bugünkü modern romanın oluşmasındaki temel yapı taşlarıdır. Efsanelerin fablların ya da kısa öykülerin altında yatan temel istek bu yazılar ve anlatılar aracılığı ile bireye bir şeyleri kavratmak ve öğretmektir. Modern romanın da bu temel kaynaklardan yararlanması olumlu yönde bir katkıdır diye düşünüyorum. Bir efsaneden yola çıkılarak inşa edilmiş bir romanda imgelemlerin varlığı ve geçmişe gönderme yapılması bu eserlerin bu hikâyelerin de merak edilmesini sağlayacaktır.  Örneğin Sunay Akın, eserlerinde yoğun bir bilgi yağmuruna tutar insanı.  Ama bilgiyi o kadar güzel bir dil ile verir ki. Vietnam savaşının detaylarını sırf dönemde var olan bir oyuncak hikâyesinden yola çıkarak öğrenmek istersiniz.

 

Benzer bir örnek olarak yine modern roman üzerine çalışan İhsan Oktay Anar’ı ve İskender Pala’yı gösterebiliriz. İskender Pala bir Eski Türk edebiyatı profesörüdür ve eserlerinde Eski Türk edebiyatı terimlerini modernize ederek okuyucuya sunar.  Belki de birçoğumuz od ’un ateş anlamına geldiğini İskender Pala’nın kitabı sayesinde öğrenmişizdir. İhsan Oktay Anar’ın puslu kıtalar atlası eserinde ise denizcilik terimlerini eseri okurken bilinçaltında öğreniriz hatta amit adlı eserini anlamak için bir denizcilik sözlüğüne ihtiyaç duyabiliriz.

 

Modern romanın gelenekten yararlanmasının bir seçenek değil bir gereklilik olduğunu düşünüyorum.  Yeni ve eski harmanlanmaz ise insan kendini tanıyamaz ve anlayamaz.

Denizin insan yaşamındaki yeri ile ilgili görüşlerinizi belirtiniz.

Denizin İnsan Yaşamındaki Yeri

 

Denizin insan yaşamındaki yerini değerlendirmek istediğimizde herkes için farklı bir anlam ifade ettiği sonucuna varabiliriz. Çünkü aslında deniz olarak değil su olarak baktığımızda her zihnin farklı bir yapıyla suyu değerlendirmesi olağandır.

 

Suyun insanın varoluşundan bu yana, ürettiği ve kurguladığı her şey de bir yeri olmuştur.  Bunları örneklendirmek için mitolojik kaynaklara göz gezdirmekte fayda var.

 

Yunan mitolojisinde ismine aşina olduğumuz Poseidon’u görürken roma mitolojisinde deniz tanrısı olarak Neptün’ü görürüz. Tufan mitlerini incelediğimizde ise birçok tanrının deniz üzerinden asi gelen insan ırkını yok ettiğini ve denizin aslında tanrısal bir güç olduğunu gözlemlemekteyiz.

 

Günümüzde ise her insanın hayalinde bir parça yer eden deniz kenarına yerleşsem düşüncesi denizin insana huzur veren daha doğrusu duyun insanı dinginleştiren ve sakinleştiren yapısının her insan üzerinde eşit oranlarda olmasa da etkili olduğunu görmekteyiz.

 

Su neden bu kadar önemli? Su var oluşun başlangıcı, insan bir damla sudan meydana geldi ve insanın içgüdüsel olarak varoluşuna özlem duyması da kaçınılmaz bir son demek konu üzerine düşünceleri belirtirken yanlış olmayacaktır.

Bir diğer araştırma da suyun yapısında canlılık olduğunu kanıtlar verileri sunmuş ve aslında deniz veya göl fark etmez bu canlı yapının biz insan türü tarafından benimsenmesini anlamlı hale getirmiştir.