Büyük İskender, Roma ve Sasani Devletlerinin Geniş Coğrafyalara Hükmetmelerindeki Etkenler Nelerdir?

Büyük İskender, Roma ve Sasani Devletlerinin Geniş Coğrafyalara Hükmetmelerindeki Etkenler Nelerdir?

Büyük İskender: M. Ö. 356 tarihinde doğmuş M. Ö. 326 senesinde ölmüş ve yaşadığı dönemde o zamanki bilinen dünyanın yarısını fethetmiştir. Fethettiği bu topraklar üzerinde de devletini kurmuş bir hükümdardır.

Roma imparatorluğu: M. Ö. 753 senesinde bir kurt tarafından süt verilen Romus ve Remus isimlerindeki ikiz kardeşler tarafından kurulduğu rivayet edilmiştir. Yıkıldığı tarih olan M. S. 476 tarihine kadar çok geniş bir coğrafyada ve pek çok kavmi hâkimiyeti altına alan bir devlettir.

Sâsâni İmparatorluğu: Şuan İran İslam Cumhuriyeti olarak bildiğimiz coğrafi bölgede M.Ö. 226 ila M. S. 641 tarihleri arasında hüküm sürmüş bir devlettir.

Büyük İskender, Roma Ve Sasani Devletlerinin Hâkimiyet Esasları Nelere Dayanmaktadır?

Asırlar boyunca geniş coğrafyaları ve birbirinden faklı din, dil, kültür ve renge sahip kavimleri hâkimiyetleri altında bulundurmalarını sağlayan, bozulması sonrası yıkılmalarına neden olan etkenler şunlardır;

  • Disiplinli ve profesyonel niteliğe sahip, düzenli bir ordu teşkilatına sahip olmaları,
  • Hem halk ve devlet ilişkileri anlamında hem de kişiler arasında geçekleşen sorunlarda adaletli bir idare tarzını benimsemiş olmaları,
  • Farklı din, dil, kültür ve renge sahip toplum ve bireylere karşı hoşgörülü davranmaları,
  • Halktan adil şekilde vergi tahsil etmeleri,
  • Devletin yönetim kademelerinde eğitimli ve liyakat esaslarına riayet edilen güçlü bir idari yapı organize etmeleri.

Artı Ürünün İnsan Yaşantısına Etkileri Nelerdir?

Artı Ürünün İnsan Yaşantısına Etkileri Nelerdir?

Artı ürün, on dokuzuncu yüzyıl içerisinde yaşamış, bir ekonomist ve sosyal bilimci olan Alman filozof Karl Marx tarafından geliştirilen bir teoridir. Artı ürün teorisi diğer bir teori olan artı değer kuramı ile birlikte anılmaktadır.

 

Artı Ürün ve Ticaretin Gelişimi

Artı ürün: bir ürün veya malın üretilmesinin, üreticisi tarafından ihtiyacından fazla üretilmesi olarak tanımlamak mümkündür. Bu teorinin şekillenişi insanoğlunun gelişim merhaleleri ile paralellik göstermektedir. Nitekim çeşitli madenlerden elde edilen kullanışlı aletlerin üretim süreçlerinde kullanılması hem üretim verimliliğini hem de ürünün değerlendirilmesini pozitif anlamda etkilemiştir.

Fazladan ürün elde etmeye başlayan üretici bunu başka ihtiyaçlarını gidermek amacıyla değiştirme ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyaç ise ilk başlarda takas ekonomisi ve sonrasında ise ticaretin doğmasına sebebiyet vermiştir. Ticaretin ortaya çıkması ile birlikte ise çeşitli iş kolları, bu iş kollarında uzmanlaşma ve ulaşım da gelişmiştir.

 

Artı Üründen Artı Değere

Artı Değer: Üretim süreçlerinde meydana gelen artı ürün ise beraberinde artı değer kuramını da getirmiştir. Artı değer kısaca imal edilen ürünler ile bu ürünlerin imal edilmesi amacıyla karşılanan maliyet arasındaki farktır.

Örneğin üretim amacıyla çalıştırılan bir köleye sadece temel ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek kadar ödeme yapılması ve feodalizm zamanlarda bir kişinin vaktini hem kendine verilen hem de toprak sahibinin tarlasında çalışarak geçirmesi gibi. Ancak sanayi devriminden sonra ise durum farklılaşmıştır. Çünkü kapitalizmin ortaya çıkması ile emek karşılığı ücret ödenmeye başlanmıştır. Fakat bu sefer de işçiye az ücret ödenmesi, çalışma saatlerinin uzatılarak sabit ücrete çalıştırılması durumu meydana çıkmıştır. Bu durum daha ileriki süreçte ise ekonomilerin ve kültürlerin küreselleşmesi olgusuna evirilmiştir.

İzlediğiniz filmde askerlerimize cephane taşıyan çocuklardan biri olduğunuzu hayal ederek defterinize, yukarıda okuduğunuz metnin özelliklerine uygun bir metin yazınız.

120 filminde askerlerimize cephane taşıyan çocuklardan biri olduğunuzu hayal ederek defterinize, yukarıda okuduğunuz metnin özelliklerine uygun bir metin yazınız.

 

Hepimiz aslında o günlerde yaşamayı hep merak etmişizdir. Biz orada bulunsak bu kadar cesur davranabilir miydik diye sorarız kendimize. Hayretler içerisinde izlediğimiz filmlerde ya da okuduğumuz kitaplarda ki o kahramanlardan biri olmayı istemişizdir hep. Kahraman olmak da özendirici evet ama bizler vatanın ve milletin öz değerlerini savunmak için bir işe yarayabiliriz düşüncesiyle istemişizdir. Vatanı savunanlara yaşımız küçükse de yardımcı olmak istemiş, şerefli üniformaların büyük gelmesine aldırış etmeden giymek istemişizdir. Her Türk vatandaşı bugün bu bilinçle büyüyor aslında. Atatürk’ün gençlerin emaneti koruyabileceğini düşünmesi boşuna değildir o yüzden. Bizler tarih okumalı daha da bilinçlenmeliyiz. Eksiğimiz çok.

 

Tarihten ders çıkarırsak günümüze ışık tutabilir gelişen olayları daha rahat kavrayabiliriz. Bu sayede kendi fikrimizi geliştirir başka fikir ve düşüncelerin tesiri altında kalmamış oluruz. Her fikre her düşünceye elbette saygı duymalıyız. Ancak bizlerden istenilen kendi fikrimizi geliştirmektir. Kurtuluş savaşı veya o dönemin gerçekleşen diğer savaşları zamanında yaşamadık. Bu nedenle cephede askerimize yardımımız dokunmadı. Ancak günümüzde ki savaşları çatışmaları anlarsak günümüzün şartlarında oluşan cephelerde yardıma koşabilir merminin en ağırının altına girebiliriz. Günümüzde kahraman olmak da zor bu yüzden. Biz niyetimizi kahraman olmak için değil de vatan sevdası için yaparsak daha hayırlı olur. Bir internet fenomeni olmayı arzulamak yerine bunu istememiz bize tarihimizin yüklediği zorunluluk ve önemli bir görevdir.

Yıldırım Bayezid Dönemine Kadar Osmanlı Devletinin Beyliklere Karşı Farklı Politikalar İzlemesinin Sebepleri Neler Olabilir?

Osmanlı devletinin farklı beyliklere farklı davranmasındaki sebep siyaset usulü ile hâkimiyet sağladığı bölgelerde bu egemenliği devam ettirmek, gazaya devam edebilmek için Anadolu’yu sakin tutmaktır. Ancak I. Murat’ın 1389’da vefatı sonrası tahta çıkan Yıldırım Bayezid döneminde Anadolu’da bulunan Türk beyleri yeniden ayaklanmıştır. Ayrıca Bizans da Selanik başta olmak üzere bazı yerleri geri almıştır.

 

Yıldırım Bayezid kontrolü ele geçirdikten sonra Aydın, Saruhan, Menteşe, Hamid ve Germiyan beyliklerinin kalan kısımlarını bir yıl gibi kısa bir sürede işgal etmiştir. Ayrıca Karaman oğlu beyliğinin üzerine yürüyerek barışa zorlamıştır. Ancak Karaman oğlu dışında en kuvvetli rakip olarak karşısına Sivas Sultanı Kadı Burhaneddin çıkmıştır. Yıldırım Bayezid Osmanlının Anadolu’daki hâkimiyetini tekrar kurduktan sonra yönünü batıya çevirmiştir. Bu faaliyetleri Yıldırım Bayezid’e “Gaziler Sultanı” unvanı verilmesini sağlamıştır. 1398 tarihine geldiğinde ise Yıldırım Bayezid Anadolu ve Rumeli’deki küçük beylikleri ortadan kaldırarak kısa zaman içerisinde merkeziyetçi bir devlet kurmuştur.

 

Küçük devletleri ve beylikleri devletin himayesi altına alarak kendi bünyesine katabilmiştir. Ancak büyük beylik ve devletler ile ise anlaşma ve barış yolunu tercih etmiştir. Yıldırım Bayezid Türk beylikleri üzerindeki bu siyasetini tamamladıktan sonra hızlı ve şiddetli bir şekilde Balkanlar’da Macaristan’ın üzerine yürümüştür. Ayrıca Çanakkale’de bir deniz üssü kurarak boğazların kontrolünü de ele geçirmiştir. Bu hareketleri ile sadece Hıristiyan âlemini tehdit etmekle kalmamış Moğol Hükümdarı ve aksak olarak anılan Timur’a ve Mısır’da kurulmuş olan bir Türk devleti olan Memlüklülere de karşı çıkmıştır. Nihayet Timur ile Ankara civarında Çubuk ovasında karşı karşıya gelerek yenilmiş ve 28 Temmuz 1402’de esir düşmüştür.

Osmanlı Ordusunda Maaşlı Askerlerin Yanında Toprağa Bağlı Tımarlı Sipahilerinde Kullanılmasının Sebepleri Nelerdir?

İkta ve tımar sistemi eski çağlardan bu yana uygulanmaktadır. İslam devletlerinden Büyük Selçuklulara geçtiği düşünülen yönteme göre İslam devletlerinde askerlere değil de yüksek rütbeli komutanlara ve devlet adamlarına toprak veriliyordu. Selçuklular döneminde Sultan Alp Arslan ve Tuğrul Bey komutanlara ve beylere hizmetleri karşılığında ikta veriyordu. Hassa birliklerin geçimler ise yönetimleri altında yer alan ülkelerden toplanan vergiler ile sağlanıyordu.

 

Zaman geçtikçe askerlerin vergi toplama konusunda usulsüzlükler yapmaları, aşırı vergi toplamaları ve devlet hazinesine aktarmaları gereken miktarları aktarmamaları ekonominin gittikçe kötüleşmesine neden olmuştur. Devlet bunun önüne geçebilmek için askerlerin vergi bölgelerini ellerinden almak istese de bunda başarıyı sağlayamamıştır. Nizâmü’l-mülk’ün tımar sisteminde köklü değişiklikler yapmaları Büyük Selçuklu Devleti’nde yaşanan bu olumsuzluklar nedeniyledir. Selçuklu ordusu askeri tımar sistemi sayesinde ordunun masrafsız bir şekilde beslenmesini ve donatılmasını sağlamıştır.

 

Tımar Sisteminin Faydaları

 

Selçukluya ait toprakların büyük kısmının tarıma açılmasına olanak sağlayan tımar sistemi imar faaliyetlerinin gelişmesine de olanak sağlamıştır. Tımar sistemi uygulaması Büyük Selçuklu Devleti’nde gelirlerin artmasına, asayişin sağlanmasına ve Selçuklu ülkesine gelen göçlerin istihdam edilebilmesine olanak sağladığı görülmektedir. Askeri tımar sistemini uygulayanlar arasında Anadolu Selçuklu Devleti de yer almaktaydı.

 

Tımar sisteminden;

  • Moğol istilası nedeniyle kaçarak Anadolu’ya göç eden Harezm emirleri
  • Memleketleri çeşitli nedenlerle ellerinden alınan prensler
  • Devletin yüksek rütbeli memurları
  • Hanedan üyeleri ikta ediliyordu.

Tımar sisteminin uygulanması Osmanlı İmparatorluğu ve Selçuklulardan ayrılan devlet beyliklerinde de bu nedenlerden dolayı devam etmiştir.

 

Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Döneminde Fetih Yönünü Batı Olarak Belirlemesinin Sebepleri Neler Olabilir?

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminde fethin yönünü batı olarak belirlenmesinde dört etken söz konusudur.

Bunlardan ilki dindir. Çünkü diğer İslam devlerinde de olduğu gibi Osmanlı Devleti de Hz. Muhammed ve beraberindekileri savaşmaya iten sebebi yani İslam dinini yaymayı amaç edinmiştir. Ayrıca Türkler kendilerine karşı düzenlenen Haçlı Seferleri nedeniyle, Hristiyan dünyasına özellikle de Bizans’a karşı mücadele etme hissi artırmış bu da fetihlerin yönünün batıya dönmesine sebep olmuştur.

 

İkincisi ise siyasi etkenlerdir. Siyasi sebeplerin ana kaynağını ise Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra İslam sancaktarının kim olacağı oluşturmaktadır. Çünkü daha önce İslam’ın sancaktarı olarak görülen Selçuklu Devleti’nin yerine geçecek olan beylik Selçuklu Devleti daha önce beylikler üzerinde nasıl bir etkiye sahip ise bu haklara da sahip olacaktı.

 

Üçüncü sebep ise yaşanan Oğuz göçleridir. Selçuklular ’da batıya doğru yapılan fetih sebeplerinin başında Oğuz göçleri gelmekteydi. Ancak Osmanlı Beyliği’nin kuruluş döneminde bu türden göçler azalmış olmakla birlikte, Anadolu’daki siyasi ve ekonomik karışıklıklardan dolayı uçlara yani batıya doğru bir göç hareketi başlamıştır.

 

Dördüncü sebep ise ekonomik sebeplerdir. Selçuklu Devleti’nin ve ardınca Osmanlı Beyliği’nin fetihlerinde ekonomik sebepler itici bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Moğol istilasından sonra otlak bölgeleri ellerinden alınmış veya yetersiz otlak alanlarına sahip olan göçerler kendilerine yeni topraklar bulma yoluna gitmişlerdir. Ayrıca kazanılacak savaşlar sonrası elde edilebilecek ganimetler ve ne kadar toprak elde edilirse o kadar tımar dağıtılacak olması Osmanlı’nın topraklarını genişletebilmesi için yönünü batıya çevirmesine neden olmuştur.

Osmanlı Devleti Balkanlarda Kalıcı Olmak İçin Hangi Politikaları Uygulamıştır?

Balkanlar’ın Osmanlılar tarafından fethedilmesi, I. Murat döneminin başlarından, Fatih Sultan Mehmet’in ölümüne kadar yaklaşık 120 yıllık bir zaman dilimine karşılık gelir. Fetih aslında iki aşamada gerçekleşmişti.

Bunlardan ilki askeri bir güç olarak Avrupa coğrafyasına dâhil olan Osmanlı’nın, Balkanlar’da kendi yerine vekiller bırakarak Balkanlar’da nüfuz alanı oluşturmasıdır.

 

İkinci aşamada ise artık vekiller ortadan kalkmakta ve fetih kelimenin bütün anlamıyla gerçekleşmektedir. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da kalıcı olabilmek maksadıyla başvurduğu politikalardan biri göç siyasetidir. Osmanlıların Balkanlar’da kazandığı zaferlerin neticesinde Anadolu’nun her yerinden savaşçı gaziler Osmanlıların saflarına katılıyordu. Bu insan akışı önceleri fethedilen yerlerde yeni bir hayat kurmak amacıyla gönüllü olarak gelenlerden oluşmaktaydı. Fakat Yörükler denen göçebe topluluklar, Padişah’ın emriyle nüfusu az yerlerde stratejik ulaşım hatlarını korumak üzere yerleştirilmişlerdir. Balkanlar’da Osmanlı sınırları genişlemeye devam ederken yeni gelen bu toplulukların avantajları olmuştur. Yeni gelen topluluklar hem yeni savaşlar ve fetihler için Osmanlı ordusunun ihtiyaçlarının önemli bir kısmını karşılarken, hem de sınırları koruyan ve bölgelerde Osmanlı yönetimini güçlendiren bir yapıyı da oluşturmuşlardır.

 

Diğer bir politika ise adil düzendir. Osmanlı devlet kavramı en temelde adalet ilkesi etrafında anlaşılabilir. Çünkü devletin temeli adalet olarak algılanmış ve halkı adaletli yönetimle koruyacak olan da Sultan’dır.

 

Diğer taraftan ise heterodoks İslam anlayışına sahip dervişler eliyle Rumeli bölgelerinde yaşayan Hıristiyan halkların İslam dine yakınlaşmalarını ve dinlerini değiştirmelerini sağlamak amacıyla da faaliyetler yürütülmüştür.

Osmanlı Devleti Asker İhtiyacını Hangi Yollarla Karşılamıştır?

Osmanlı Devleti asker ihtiyacını farklı yöntemler kullanarak temin etmiştir.

Bunlarda ilki Devletin ve sultanın korunmasında, saltanatın devamlılığının sağlanmasında dayanılan temel askeri birimlerin başında “saray muhafızları ve yeniçeriler” geliyordu. Bunlar köle olarak alınan veya devşirilen kişilerdi. Bunlara Osmanlı Devleti’nde “kapı kulu” adı verilirdi.

 

Ayrıca Osmanlı Devletinde hassa birlikleri vardı. Fakat hassa birliklerinde bulunan askerlere maaş verilmiyordu. Bunlar maaş yerine dirlik alıyordu. Dirlik kelimesinin anlamı devlete ait olan araziler verilmesidir.  Barış zamanında geçimlerini sağlanması, savaş döneminde ihtiyaç duydukları silahların alınması ve eğitim giderleri arazilerden elde ettikleri ile sağlanıyordu.

 

Hanedan mensupları Osmanlı’da sadece sarayda görevli değillerdi. Devletin belli bölgelerinin idaresi ve bazı vilayetlerinin yönetilmesi de hanedan mensupları tarafından yürütülüyordu. Eski dönemlerden beri uygulanan ve zaman içerisinde devlet geleneği haline gelen bu durum emirleri altına ordu verilmesiyle destekleniyordu.

 

Türk ordusuna sabit kuvvetlerin dışında ihtiyaç hallerinde geçici süreli ücretli askerler de alınıyordu. Ücretli askerler daha çok yaya olarak kullanılıyordu. Bunun sebebi ise yaya askerlerin atlı askerlere oranla masraflarının daha az olması idi. Bunların yanı sıra asker temininde kullanılan yöntemlerden biri de gönüllülük esasıydı. Eski Türkler askerliği özel bir meslek olarak icra etmiyorlardı. Osmanlı döneminde bozkırın çetin ve zor şartları hâkimdi. Bu hâkimiyet şüphesiz insanların ailesini ve malını koruması adına askeri eğitim görme ve silah kullanma ihtiyaçları doğuruyordu. Bu da yabancı tehdidinde halkın komple silahlanması ve savaşa katılabilmesine olanak sağlıyordu. Bu durum Türklere “ordu-millet” özelliği katmaktadır.

Osmanlı Beyliği’nin Rumeli’ye Geçişini Sağlayan Olaylar Nelerdir?

Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri ve burada yerleşmeleri, Türk tarihi için bir dönüm noktasıdır. İlk olarak Gelibolu üzerinden gerçekleşen bu geçiş neticesinde Rumeli, Türk fütuhatına açık bir hal almıştır. Nitekim Akdeniz âlemi ile Bizans’ın başkenti İstanbul arasındaki tek deniz yolu olan Çanakkale Boğazı da Osmanlı hâkimiyetine girmiş oluyordu.

Rumeli Halkının Osmanlı’yı Kabullenmesi

Rumeli’de Osmanlılar sistemli bir fetih ve iskân hareketine girişmiş, uyguladıkları “istimalet” politikasıyla da ciddi bir mukavemetle karşılaşmamışlardır. Ayrıca, Rumeli’de siyasi ve dini istikrarın olmayışı, Osmanlıların karşı yakaya geçişlerini kolaylaştırmış, bölgedeki feodal beylerin köylülere yüklediği oldukça ağır yükümlülükler nedeniyle de halk Osmanlı hâkimiyetini kolayca benimsemiştir.

Osmanlı’nın Rumeli’ye Yönelmesinin sebepleri

Hem Osmanlı’nın kuruluş aşamasında hem de topraklarının genişletilmesinde derviş, şeyh ve onların kurdukları zaviyelerin etkisi büyüktür. Zaviyeler Balkan coğrafyasındaki Müslüman – Türk medeniyetinin temsilcisi olarak görülüyordu. Osmanlı döneminde bu faaliyet sahaları oldukça hızlı bir şekilde genişlemiştir. İktisadi ve sosyal sebepler ile Doğu bölgesinden gelen Moğol baskısı Rumeli’ye geçilmesine neden olmuştur.

Gaza ve Fetihler

Osmanlıların Rumeli’ye geçişi, Karesi Beyliği’nin ilhakı ile Çanakkale Boğazı kıyılarının elde edilmesi sonucunda, Orhan Gazi döneminde gerçekleşmiştir. Karesi Beyliği’ni daha sonra Süleyman Paşa’ya bırakan Orhan Gazi Bursa’ya dönmüştür. Süleyman Paşa, Karesi topraklarını zamanla genişleterek Çanakkale sahil şeridine hâkim olmuştur. Böylece, Gelibolu kıyıları ile karşı karşıya gelinmiştir. Gelibolu’nun alınması ile Osmanlıların Balkanlar’daki ilk harekât üsleri Gelibolu ve Bolayır olmuştur. Rumeli’de birçok fetih gerçekleştiren Süleyman Paşa, Orhan Gazi’den fethedilen hisar ve vilayetlere yerleştirilmek üzere pek çok Müslüman’ın Rumeli’ye gönderilmesi gerektiğini söylemiş ve Gelibolu bölgesine iskân ettirilmiştir.

Osmanlı Beyliği’nin Kuruluşu İle İlgili Farklı Rivayetlerin Olmasının Sebepleri Nelerdir?

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ile ilgili farklı tartışmaların ve rivayetlerin olmasında üç başlık öne çıkmaktadır.

 

Birincisi, Osmanlı ‘kuruluş’ sorununun kendisinin sorun olduğunu iddia etmesidir. Bu argümanla, Osmanlı kuruluşuna dair tartışmalarının ancak kendisine özgü bir tarih oluşturarak tarihsel ve toplumsal bir meseleyi anlamaya çalıştığı iddia edilmektedir. Ancak kendisine özgü bir tarihi olan bir alan olarak Osmanlı kuruluşu sorunu, kendi içinde bir sarmal da oluşturmuştur. Bu çerçevede Osmanlı kuruluş sorununun ana gövdesini, milliyetçi ve kana dayalı açıklaması, gaza tezi ve onun yan unsurları olarak kendisine özgü bir çekirdek ve uç toplumu olma özelliği ve tarihsel ve toplumsal bir gelişme ve yayılmaya ağırlık veren, ancak Cumhuriyet’in oluşturduğu Osmanlı imajıyla da uyumlu kılınmaya çalışılan oluşturmaktadır. Sonraki bütün kuruluş varsayımları bu üç kurucu görüşün yeni bir kılık altında sunumundan ibarettir.

 

İkinci argüman ise, kurucuların Osmanlı’ya dair kendi özel sebep ve amaçları olduğuna dairdir. Bu tez, bir Amerikan bilinci olarak tanımlanabilecek ve evrimci bir hayatta kalmayı ön plana çıkaran bir tezdir. Diğer bir tez ise, Alman geleneğinde izleri bulunan, ancak Osmanlı ile Avusturya-Macaristan’ın Birinci Dünya Savaşı öncesi oluşturduğu ittifakı da temel alan mesiyanik bir görüşü içerir.

 

Üçüncü argüman ise, hakimiyet telakkisini dikkate almayan bir ‘kuruluş’ varsayımının Osmanlı’yı tarihsel mevcudiyeti ve toplumsallığı ile kuramayacağına ilişkindir. Kuruş ile farklı rivayetlerin olması buradan kaynaklanmaktadır.