Kaynakça kısım niçin vardır?

Ders kitaplarınızın arka sayfalarındaki Kaynakça kısım niçin vardır? Sizce bu bölüm ne işe yarar?

 

Ders kitapları öğrencilerin her gün kullandığı bilgi kaynağıdır. Derslerini ve ödevlerini buradan takip ederler. Her dersin kendisine özgü kitabı vardır. Bazı kitapların , 2 çeşidi vardır 1. kitap okulda öğretmenle birlikte takip edilen konuların olduğu kitaptır. 2.kitap ise genel olarak alıştırma ve egzersizlerin olduğu kitaptır. 1.kitaptaki konularla eşdeğer gider ve oradaki konuların alıştırmaları niteliğindedir. Örneğin matematik kitabı , konu içerikli kitaptır. Matematik alıştırma kitabı ise bahsetmiş olduğumuz alıştırma kitabıdır. Kitap yazarı kitaplarını yazarken kaynakçaya ihtiyaç duyabilir. Kitapların sonlarına doğru “Kaynakça” bölümü göreceksiniz. Kitapların arkasında neden kaynakça yazısı vardır?  Kitaplar hazırlanırken illaki araştırmalar yapılmıştır. İnternet sitesi olsun başka kitaplar olsun bilgi eklemesi alınmış olabilir. Kaynakça bölümünde bu bilgilerin nereden alındığını, tarihi, internet sitesi gibi bilgiler yer almaktadır.

 

Kitapta yeterli açıklama bulamadıysanız, kaynakça bölümümde bulunan bilgilerden daha net bilgilerle ulaşabilmenizi sağlar. Aynı zamanda; eğer bilgi, görsel başka bir kitap veya siteden alınmışsa bu bilgiyi paylaşan kişinin emeğine ve bilgisine saygı olarak kitap yazarı bu bilgiyi paylaşmıştır. Aynı zamanda kişiden habersiz bir baskı işlemi yaparsa telif hakkına da girmiş olabilir. Bu tür durumlar yaşanmaması adına kitap yazarı kaynakça bölümünü oluşturur. Ama en genel sebebi: yazarın hangi kaynaklardan faydalandığını göstermek için bu bölüme ihtiyaç duyulmuştur.

İnsanları ayakta tutan gelenekleridir sözüne katılıyor musunuz?

İnsanları ayakta tutan gelenekleridir, sözüne katılıyor musunuz? Neden?

İnsanları ayakta tutan geleneklerdir düşüncesine katılıyorum. Bazı zamanlarda, denir ki ağaç değilsin köklerin yok beğenmiyorsan yerini değiştir. Bu belli durumlarda doğru gibi görülen bir düşünce de olsa genele yaydığımız zaman insanın ağaçtan daha köklü bir canlı olduğunu ve nereye taşırsa taşısın kendini orada köklerini yeniden bırakacağını görürüz.

Köyünden kente gelen adam köyünün kokusunu unutabilir ama annesinin köyden getirdiği peynirde yeniden hatırlar hayatını.  Ne kata r modern ne kadar uygar olursa olsun insan eğer babasının bağdaş kurduğunu gördüyse bir kere üzerinden elli yıl geçse unutmaz bağdaş kurmayı.

 

Her bayram da istisnasız büyük şehirlerden küçük şehirlere köklerimize geleneklerimize akın ederiz.  Neden peki?

Bir bayramda öpmesek dedemizin elini ne kaybederiz?

Bayramlarını yalnız geçiren insanlara bakın bir zaman sonra mutsuz olduklarını görürsünüz.

Hep yalnız yemek yiyen insanlar yalnız uyuyan insanlar ve tek başınalıkla medeniyetin karşısında kaybolup giden insanlar görürsünüz.

Medeniyet kötü bir kavram mıdır elbette hayır ama batının bilimini alırken doğunun ilmini ihmal edenler için ne yazık ki sonun da medeni bir yok oluş vardır.

 

İnsan kendine gerekli olanı gerekli olduğu kadar almalı ve ona uygun olmayanları da atmalıdır.

Nasıl ayakta tutar gelenek sorusuna daha kapsamlı bir cevap verelim dilerseniz:

İnsanlar neden aile olurlar aile kavramı çok geleneksel ve banal değil midir?

İnsanlar geleneğin dürtüsü ile aile olurlar, özlerinde olanı yaşatmak insanın mutluluğuna giden yegâne yoldur belki ne dersiniz?

Kültürün yaşaması ve geleceğe aktarılmasında geleneklerin önemi nedir?

Kültürün yaşaması ve geleceğe aktarılmasında geleneklerin önemi nedir? Araştırınız.

Kültür zaten geleneklerin nesilden nesile aktarılması durumudur.  Tam anlamıyla bu kadardır diyemesek de,  bir kısım anlamı bu cümlenin karşıladığın söyleyebiliriz.

Peki, ol halde gelenekler olmadan kültürü nasıl bir sonraki nesle aktaracağız?

Gelenekleşme dediğimiz yapı mevcut değilse kültürün bir miras olarak sözlü ya da yazılı olarak bir sonra ki ve hatta ondan çok sonraki nesillere de aktarılması mümkün değildir.

Örneğin bayramlaşma bir gelenektir değil mi? Peki biz ne kadar zamandır bayramlaşıyoruz bir kökenine bakalım.

İnsanlığın var olduğu ve topluluklar oluşturdu bir inanç etrafında toplandığı ilk zamanlardan bu yanan, ( çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerin hemen hemen hepsinde) bayramlaşma geleneği görülmektedir.

 

Her toplumun bu geleneği gerçekleştirirken uyguladığı ritüeller değişkenlik gösterse de, gelenek nesilden nesile aktarılmıştır.

Örneğin biz bugün Allah rızası için kurban kesiyoruz değil mi? Çok tanrılı dinler de de gök gürültüsü fırtına gibi durumları gören insanlar tanrıların bir kurban istediğini düşünerek bir canlıyı belirli bir ayin ile tanrıya kurban ederlerdi.

İnançların şekilleri ve ritüelleri değişse de kültür olarak kurban ve adak nesilden nesile aktarılmıştır böylece.

 

Örneğin anneler çocuklarına masallar anlatır.  İşte bu masallar yüzyıllardır anlatılmakta ve bu masallar bu şekilde nesilden nesile aktarılmaktadır.

Her yörede kötü kalpli cadının çocukları yediği bir masal vardır ama bu toplumun değer yargıları ile şekil alır.

Bu şekilde kültür gelenekleşerek nesilde nesile aktarılır.

Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek, sen de söze dinlemek yolundan gir sözüyle ilgili görüşlerinizi açıklayınız.

“Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek, sen de söze dinlemek yolundan gir.” (Mevlânâ) sözüyle ilgili görüşlerinizi açıklayınız.

 

Mevlana’nı ilmi evrenselleşmesi ve bunu tüm dünyaya kabul ettirmiş olması elbette tesadüfi değil.

Binlerce yıldır bizim tüm atalarımız ortalama olarak bu görüşü savunmuşlardır.

İki dinle bir söyle atasözünde olduğu gibi. Nice nice örnekler veririz aslında ama ben şunu anlatmak istiyorum.

İnsanın yaratılışına baktığımızda dinlemenin neden gerekli olduğunu bizlere bedenlerimiz anlatacaktır.

 

İnsanın neden iki kulağı var iken tek bir ağzı vardır. Yaratılışımız bile bize iki dinle bir söyle demektedir.

Çünkü insan dinlemeden anlayamaz anlamadan konuşan insan ham insandır bilmeden söz edeni hiçbir meclis kabul etmez içinde barındırmaz.  Ancak az ve öz konuşan konuşmadan evvel kendini konuşacağı konu ile alakalı hazırlayan dinleyen ve öğrenen kişi girdiği her ortamda sevilir ve sayılır.

Boşuna dememiş atalarımız boş teneke çok ses çıkarır diye. İşte insan da içi boş oldu mu çok konuşur ama içi boş olduğundan yalnız bir söz kalabalığı ve gereksizlik olarak görünür gözlere.

 

Çok dinlemek anlamaya yeter mi peki, hayır elbette.

Çok dinlemek değil anlayarak dinlemek gerek. Duyduğunu görmek ve kesin bilgiye ulaşana kadar da sormak gerek.  Kulaktan dolma bilgi ile de yola çıkmaz kişiyi hüsrana uğratacaktır.

Toplum içerisinde sevilmek sayılmak ve bir şeyleri tam manasıyla anlamak isteyen kişinin Mevlana’nın sözünde dediği gibi dinlemekten işe başlaması gerekmektedir.

Anadolu, uygarlık, ana dil, toprak, medeniyet kavramlarının yer aldığı şiir

Anadolu, uygarlık, ana dil, toprak, medeniyet vs. kavramlarının da yer aldığı bir şiir yazınız.

 

Toprağın içinde bir ses der ki kısık;

Unuttun mu beni ey çocuk

Toprağın bağrında bir ses der ki kırık;

Acıttın beni ey kötü çocuk…

 

Uygarlığın kafesinde kırılmış Anadolu,

Bağrında büyüttüğü çocukları uykusuz,

Uygarlığın kafesinde sesini kaybetmiş Anadolu,

Betonları insanların acıtmış koynunu

 

Ana dilinden anlamadın mı sen?

Ağladı analar dinlemedin mi sen?

Ne vakit vaz geçtin kaymak tutan sütten?

Ne vakit vazgeçtin kına kokan elden?

 

Toprağında fakir kalmış buğday,

Çiçek açmaya tövbe etmiş menevişe,

Bir kuzguncuk boğmuş yavrusunu usul,

Yuvasına bir adam bina dikince…

 

Sesini kıstığın toprak,  çocuk sana yatak olacak,

Medeniyet dediğin yığın başına elbet yıkılacak

Dönmek zor sanıyorsun amma değil

Topla kendini al eline bir testi su

Affeder anan seni, sen toprağa eğil

Sevdiğiniz bir müzik aletini hem yapıp hem sattığınızı düşünün.

Sevdiğiniz bir müzik aletini hem yapıp hem sattığınızı düşünün. Çevrenizdekileri bunlardan almaya ikna edecek bir konuşma yapınız.

Ey efendiler, ey çocuklar, ey hatun kişiler!

Benim şurada şu köşeyi döndüğünüzde göreceğiniz küçücük bir atölyem var.

Ben işte orada bir büyü yapmaktayım. Bu büyü öyle sizin bildiğiniz büyüler gibi değil. Ancak ezginin sayesinde içine girebileceğiniz bir büyü. İşte orada o küçük atölyede dünyanın en güzel sesini duyabileceğiniz ve çıkarabileceğiniz çalgılar üretmekteyim.

Her bir detayını tek tek ellerimle yaptığım bu çalgılardan kim alırsa o işte dünyanın en iyi müzisyeni olacak. Nerden bileceğiz demeyin işte bakın şurada bir çocuk, benden aldığı kavalını üflemektedir. Duyuyor musunuz,  görüyor musunuz neşesini, etrafındaki çocukları?

 

Şimdi işte daha iyisini de yaptım ve benim çalgılarımla dünyaya katılacak en iyi müzisyeni aramaktayım.

Yoksa o en iyi müzisyen buralarda mı?

Sizler benden bir çalgı aldığınızda yalnızca o çalgıyı değil dünyanın en güzel seslerini almış olacaksınız. İşte bu yüzden gelin, benimle gelin.

Şurada köşede duran atölyemde sizlere müziğin sihrini göstereyim. Eğer dilerseniz sizlere şarkı söylemeyi ve ezgilerin dilini de öğretirim.

 

Bağlamalar, kavallar, neyler, davullar, zurnalar.

Siz hangi tondan anlatmak isterseniz kendinizi işte o çalgı ile seslerininiz verin dünyaya.

Uzun kış gecelerinde bir ney sesinin hafifliğinde uykuya dalan çocuklarınızı izlemek istemez misiniz?

Haydi, şurada köşenin tam bittiği yerde küçük atölyeme davet ediyorum sizi.

Kavalcı olsaydınız kavalınızla insanlara ne anlatırdınız?

Siz kavalcı olsaydınız kavalınızla insanlara ne anlatırdınız?

Ben bir kavalcı olsam ve insanlara hitap etsem derdimi sesler aracılığı ile anlatırdım. Üflemeli çalgıların bir efsanesi vardır.  İnsanın insan olmayı anlamadan üflemeli çalgı çalması ve o çalgıdan tam ses çıkarması mümkün değildir der efsane.  İnsanın nefesi ve nefsi temiz olmadan da sesi temiz ve güzel çıkmaz.

İşte bu efsanede olduğu gibi insanlara ürettiğim ezgiyle kalbimi açar ve onlara kalbimin içinde olan biten her şeyi ses ses hece hece anlatırdım.

 

Dertli ve kederli hissettiğim günlerde içli içli üflerdim kavalımı.  Neşeli hissettiğim günlerde biraz daha kısa ve kesik nefeslerle anlatırdım kendimi.  Ezgimle insanları etkiler ve onlara kendimi dinletirdim elbet.

Bir nevi ben de fareli köyün kavalcısı sayardım kendimi. Sadece fareleri almaya gelen kavalcı nasılda götürmüştü köyün çocuklarını değil mi?

Müziğin sihrine her nisan bırakır kendini ve ben bir kavalcı olsam en iyi sihirbaz diye bahsederlerdi benden.

 

İnsanları bıraksam da dağlara çıksam kuşlara verirdim nefesimi bu kez belki yarışır en güzel türküleri beraber şakırdık bin bir çeşit kuş ile. Belki birkaç koyun alırdım da kendime kırlarda dolaşırdım onlarla.

Kavalımın büyüsünde ben nereye onlar oraya.

Huzurlu hissedene kadar da susmazdım hiç. Hep çalar hep çalardım…

En büyüğünden en küçüğüne insanın hep anlatacak bir şeyi vardı nasıl olsa…

Kavalın kültürümüzdeki yeri

Kavalın kültürümüzdeki yeri konusunda bir araştırma yapınız.

 

Orta Asya’nın ilk Türklerinden bu yana bilinen çalgılardan biri olan kaval kültürümüzde çok önemli bir yere sahiptir. Kavalın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir diyebiliriz. Çünkü yapılan arkeolojik kazılarda bazı mezarlarda kavallara rastlanmıştır. ( ölümden sonraki yaşama inanılması nedeniyle ölülerin eşyaları ile birlikte gömülmesi bize bugün bazı eşyaların var oluş zamanları hakkında ipuçları vermektedir.

 

Kaval kelimesinin anlamı içi boş olan şey anlamını taşımakta olup kav kelimesinden çekimlenmiş ve türemiştir.

Yapılan araştırmalar sonucu Türklere özgü olduğu bilinen bu üflemeli çalgı çobanların kullandığı bir müzik aleti olarak aklımızda kalsa da Türk boyları tarafından av aracı olarak da kullanılırdı.  Aslında üflemeli çalgıların tamamına kaval adı verilmesinden dolayı bu genellemeyi yapabiliyoruz.  Av sırasında kavaldan çıkan sesin dişi geyik sesine benzetilmesi ile avcı toplum erkek geyikleri avlayabiliyordu.

 

Bu işlevlerinin yanı sıra kaval şarkılarımızın türkülerimizin arkasında içli içli üflenen, derdimizi, sevincimizi anlattığımız hecelerde bize eşlik eden bir çalgı aletidir.

Anadolu halkının neredeyse kutsal saydığı bu müzik aletinin yunan efsanelerinde flüt olarak karşımıza çıktığını görürüz.

Midas’ın kulakları mitinde( mit: efsane) ise flüt çalmaktan bahsedilir.

İçi boş bir ağacın üzerine açılan üç beş delikten rüzgârın sesini çıkarabilen insan elbette kavalı efsanelerine halk hikâyelerine türkülerine ve masallarına sokmuş bir değer olarak yüzyıllar boyunca yaşatmıştır.

Mimar Sinan’ın mimarisi ile günümüz mimarisini estetik ve dayanıklılık yönünden karşılaştıran konuşma yapınız.

Mimar Sinan’ın mimarisi ile günümüz mimarisini “estetik ve dayanıklılık” yönünden karşılaştıran konuşma yapınız.

 

Mimar Sinan ‘ın inşa etmiş olduğu 365 eserin her birinde sırlar ve gizemler varlığını sürdürmektedir.  Eserlerinden 100 tanesi İstanbul ‘da olmasına rağmen oluşan depremlerden hiç biri hasar görmemiştir. Bu mimar Sinan’ın dayanıklılık ve inşa konularını eserlerine yansıttığının bir göstergesi kabul edilebilir.

Estetik olarak değerlendirmek gerekirse Mimar Sinan’ın eserlerinden olan ve ustalık eserim veya şaheserim olarak değerlendirildiği Edirne de bulunan Selimiye Camii üzerinde tüm dünyanın kabul ettiği Osmanlı Türk kültürünü yansıtsan en iyi mimari eser unvanı vardır.

 

Mimar Sinan’ın vefatının üzerinden 430 yıl geçmiş olmasına rağmen onun dehasının sırları hala tam anlamıyla anlaşılamamış ve çözülememiştir.

Mimar Sinan ile günümüz mimarisini karşılaştırdığımızda ise arada bir uçurum görürüz.

Şimdi inşa edilen binalar hazır basmakalıplar gibi birbirine benzemekte ve ezber bozan mimarilere çok az rastlamaktayız.

 

Peki neden?

Çünkü günümüz sanattan daha çok sıkışık düzende kendine minik bir arsadan evler çıkartmaya çalışan müteahhitlerin elinde şekillenmekte.

Görsel ve estetik kaygıyı yalnızca dış cepheden ibaret sanan mimarlar ile de günümüz binaları ve mimari yapıları çoğunluk olarak diyebiliriz ki estetikten uzak.  Dayanıklılıktan uzak olmasını da 1999 depremine ve daha nice depremin izlerine bakarak açıklarız.  Mimar Sinan’ın hiçbir eseri hasar görmezken yerle bir olduğumuz o zamanlar ise kötü mimarinin eseridir.

Yaşadığınız çevredeki mimari eserlere örnek veriniz.

Yaşadığınız çevredeki mimari eserlere örnek veriniz. Bunları farklı kılan özellikleri açıklayınız.

 

Yaşadığım çevrede çok fazla mimari eser var.

Örnek olarak Ayasofya, Topkapı sarayı, Yerebatan sarnıcı, Dolmabahçe sarayı yıldız parkı korusu ve daha birçok tarihi ve mimari eser sayabilirim.

 

Ayasofya: doğu roma döneminde inşa edilen Ayasofya şehirim en güzel mimari yapılarından biridir. Yüzyıllar boyunca ayakta kalmayı başaran yapı birçok medeniyete ev sahipliğe ide yakmıştır.  İstanbul’un fethi ile Osmanlı topraklarından Türk mirasına karışan Ayasofya kiliseden camiye dönüştürülmüştür.

 

Topkapı sarayı: Osmanlının 400 yıl boyunca devletin idare merkezi olarak kullandığı bu yapı mimarinin en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Bahçelerin ve mimarinin muazzamlığı hala tartışılmaz güzelliğini korumaktadır. İçinde 4.000’e yakın insanın yaşamını sürdürebildiği bu tarihi mimari eser bugün ziyarete açıktır.

 

Yerebatan sarnıcı: Bizans imparatorluğu zamanında inşa edilen Yerebatan sarnıcının ilk adı bazilika Sarnıcı’dır. Sarnıcın inşa ediliş amacı bölgenin su ihtiyacını karşılamaktır.  Bugün ise içi boş bir şekilde müzeye dönüştürülmüştür.

 

Dolmabahçe sarayı: sultan Abdülmecit tarafından inşa edilen saray Osmanlı’nın son dönem eserlerinden biri olmuştur.  İçerinde kullanılan inşa teknikleri ve İstanbul’daki konumu ile hala gözdeliğini korumaktadır.

 

Yıldız parkı korusu: yıldız parkı korusu ise İstanbul’da mimari ile doğanın iç içe bulunduğu nadide mekânlardan birdir.  İçerisinde tarihi köşklerin yer aldığı oldukça geniş bir alana sahip koru da şehrin ortasında huzuru bulabilmekteyiz.