Sizce insan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet, ayrılık girdiğinde neler hisseder?

Sizce insan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet, ayrılık girdiğinde neler hisseder?

Ağlamak insana insan olduğunu hatırlatmalı derken; erkekler ağlamaz, babalar ağlamaz ve daha çok üzmeyelim diye çeşitli sebeplerle ağlamamız engelleniyor. İnsani duygularımızın yaşanmasında bile özgür olmadığımız ne kadarda açık değil mi. Ağlamak ayıp mı sorusuna neredeyse evet ayıp diyecek kadar körelmiş kalplerimiz. Ağlamaya çekinir olmak toplum baskısının üzerimizde oluşturduğu kalıcı etkilerden. Nasıl kurtuluruz diye düşünmeye gerek yok. El alem ne der diye yaşamayıp bol bol ağlarsak hem duygumuzu yaşarız rahatlarız, hem de toplum baskısının umurumuzda olmadığı düşüncesi ile hareket ederiz.

 

İnsan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet ve ayrılık girdiğinde de ağlamak ister. Ağlayan olduğu gibi gizli gizli ağlayanda çok olur. Bahsettiğimiz konu üzerine gizli gizli diyorum. Kendine göre nedenler oluşturan insanlar bunu toplumdan alır. Her insan bir parçada olsa toplumla ilintili yaşar. Burada şuna değinmek gerekiyor. Giden mi daha çok üzülüyor kalan mı derseniz bence giden daha çok üzülüyor. Kalan hatıralarla kendini tatmin edebilir belki ama giden için çok farklı. Belki de hayatında ilk kez gördüğü bir ortamda yaşamak şöyle dursun, duyulan özlem ve anıların sadece hatıralarda canlanıyor olması daha acı. Kim bilir şimdi ne yapıyor diye düşünmekten kendini alamaz insan. İştahın kesilir. Moralin bozuk olur ve en komik duruma bile gülemeyebilirsin. Huzursuz hissedersin kendini. Aradığın mutluluğa kavuşmanın hayalini daha ilk dakikalardan yaparsın. Sonra mı ? Ağlarsın..

Edebî eserlerin halk kültüründen izler taşıması o eseri nasıl etkiler?

Edebi eserlerin halk kültüründen izler taşıması o eseri nasıl etkiler?

Edebi eser denince çoğu kimse uzaktan bakmakla yetiniyor. Anlayamayacağı düşüncesi uzaklaştırıyor insanları. Neden böyle bir ön yargı oluştu bilinmez. Oysa ki edebi eserler tamda insanların anlaması ve kendilerini içinde bulması için orta çıkmış. Kullanılan terimlere takılanlar olabilir ama bence asıl neden bu değil. Asıl neden anlaşılmaz hale getirilen edebi eserler. Yazarlara kızmamak elde değil. Halkın anladığı dili kullanmak yerine neden anlaşılmaz bir dili tercih ediyorlar anlamam mümkün değil. Sadece bu da değil insanlar yaşadıkları kültürlerden bihaber olan eserlere dönüp bakmıyor bile çoğu zaman. İnsanları eleştirebiliriz bu konuda ama aynı kültürde yetişmiş biri bunu yapmamalı. Ben yabancı bir kültüre hayranlığım varsa zaten onu o kültürde yaşayan yazardan öğrenebilirim. Bakın şuna da razıyım. Başka kültürü bizim anlamamız için bizim dilimizle yansıtsın eserine eyvallah. Ama oda yok. Maalesef başka kültürlere olan hayranlıkla yazılan bu tarz eserler kendi toplumunun dilinden kopuyor. Edebi eserlerin halk kültüründen izler taşıması da önemli hale geliyor bu nedenle.

 

Eserin değeri yaşadığı toplumun aynası olabilmeli diye düşünüyorum ben. Yaşadığı kültürden izler taşımalı. Toplumun dilini kullanması ve anlaşılabilir olması edebi eserin daha çok okuyucuya ulaşacağını gösteriyor. Bu sayede ön yargılarında önüne geçebiliriz. Edebi eser denince çekinmeden okunulabilecek bizi bize anlatan duygularımızın tercümanı olan yapılar gelecek akla. Halkın kendini görmesi, anlatamadıklarını okuması mutlu etmek için de yeterli, edebi eserin değerini arttırmak içinde.

İnsanlar neden mani söyleme ihtiyacı duymuşlardır?

Sizce insanlar neden mâni söyleme ihtiyacı duymuşlardır? Duygu ve düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

İnsanlar duygularını her dönemde farklı tarzlarda dile getirmişlerdir. Yaşayışlarına göre şekillenen tarzları, içinde oldukları kültürlere ve coğrafyaya göre de şekillenmiştir. Sadece Anadolu bölgelerini kastetmemek olmaz. Tüm dünya bölgelerinden bahsediyorum. Dillerin bir biri ile olan ayrı kullanımı da önemli çünkü. Her millet, her topluluk kendilerini ifade edebilmek ve duygularını karşı tarafa aktarabilmek adına hislerinin peşinden gitmiştir. İnsan kendi duygularını hissettirebildiği ölçüde değerli olduğunu düşünür ve değer verdiğini belirtir. Duyguların karşılığı dün mani olmuştur, bugünse kısa bir çift söz. Edebi gelişim sürecinde savrulan dillerin de gelişmişlik seviyesi unutulmamalı. Her dönemde dili ustaca kullanan yazarlar ve şairler elbette olmuştur ama gelişimi üst düzeyde olan dillerde bu daha kolay hale gelmiştir.

 

Mani ise Anadolu halklarının sevgisini göstermesi yahut anlatması adına, yaşadıkları kültürün sentezi ile ortaya çıkmış değerli bir edebi tür olmuştur. Oluştuğu zamanda etkisini yitirmeyip günümüzde dahi orta Anadolu köylerinde yaygın haliyle kullanılmakta. Yeşilçam filmlerinde de çokça karşımıza çıkmasından olan alışkanlığımız sayesinde, bizlere maninin yabancı gelmediği de ortada. Bugün dinlediğimiz ve kendimizi ifade etmek adına armağan ettiğimiz türküler, mani ile olan bağımızın kopmadığının göstergesi. Büyüklerimizin bizlere öğrettiği arkadaşlarımızla aramızda çokça saydığımız tekerlemeler de buna örnek olabilir. Kültürel bir zenginliğimiz olan maniler dillerden dillere aktarılmaya devam edecek gibi gözüküyor. Okurken veya söylerken hissiz davranmayalım yeter.

Edebi eserleri okumanın, kişiliğin şekillenmesinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız.

Edebî eserleri okumanın, kişiliğin şekillenmesinde ne gibi etkileri olabileceğini tartışınız.

Edebi eserler insanların kişiliklerinden, yaşayış tarzlarına kadar her şeyini etkileyen ve yönetebilecek güce de sahip olan eserlerdir. Bu sebeple doğru yayınevlerinden doğru eserlerin okunması okuyan bireylerin ilk tavsiyesidir. Örneklerle devam edelim.

 

Toplumun mevcut durumunu değerlendiren eserler okuduğunda örneğin Recaizade Mahmut Ekrem’in ‘Araba Sevdası’  romanında gençliğin ve toplumun gidişatını gözlemleriz.  Bu kitabı okuyan 15 yaşında bir birey kendini roman kahramanlarına benzetmek isteyebilir. Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’  romanında da toplumun ahlaksal çöküşü değerlendirilir ama elbette bunu algılayacak bireyin bu kitabı okuması gerekmektedir.

 

Bir başka örnek; Amerikan Bestseller arasında olan  ‘Çavdar Tarlasındaki Asi’ kitabı yayınlandığında birçok genç roman kahramanı olduğunu düşünerek onun gibi giyinmeye başlamıştır.

Bir başka örnek; Goethe ‘nin eseri olan ‘Genç Werther’in Acıları,’ adlı roman yayınlandığı zaman büyük bir popülariteye ulaşmış ve birçok gencin intihar etmesine neden olmuştur. Okunan eserin kişinin okuduğu yaş ve mevcut durumu ile yakından ilgisi vardır. Lise çağında ve gelişim evresinde olan bir çocuğun okuması gereken eser ile üniversite çağındaki bir gencin okuması gereken eser kesinlikle aynı değildir. Bu konuda bir yaptırım olarak değerlendirebileceğimiz uygulama ise, 100 temel eser uygulamasıdır.  Çağlarına ve gelişimlerine göre her dönem için MEB’in belirlemiş olduğu 100 temel eser okumaları çocukların kişilik oluşumunu yanlış yönlendirmemek aksine destek olacak nitelikte seçilmiştir.

İnsanın yaşadığı toplumla, o toplumun değerleri ve yaşam biçimiyle uyuşamamasının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

İnsanın yaşadığı toplumla, o toplumun değerleri ve yaşam biçimiyle uyuşamamasının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

İnsanın yaşadığı toplumda ve toplumun yaşam biçimi edilmiş olduğu değerler ile uğraşamam aslında asimile olmak dediğimiz kavram ortaya çıkar.

 

Asimile olmak nedir?

Kendi benliğini kaybetmek olarak tanımlanabilecek bir durumdur. Kendine ait olanı yaşam biçimini reddedip başka bir benliği benimseme çabasıdır asimile olmak. Buradaki başka bir benliği benimseme çabası şuradan gelmektedir. İnsan yaratılışı itibariyle bir topluluğa ait olmak ister ve eğer yaşadığı toplumda aidiyet yetisini yeterince tatmin edemiyorsa başka bir topluluk içerisine kayacak ve oradan uzaklaşacaktır. Ve bu bireyler Eninde sonunda asimile olacaklardır.

 

İmkânlar dâhilinde bu uzaklaşmalar ve kopmalar bazen gözle görülür bazen de görülmez.  Gitme imkânı olan kişiler bu durmaları yaşadığında gitme seçeneğini tercih ederken gitme imkânı olmayanlar ise içe kapanır ve toplumdan kendi kendini dışlar. Bir balığın yemyeşil çimleri istemesi ve kendini oraya ait hissetmesi mümkün olmadığı gibi bir bireyin de kendini değerleri ile bütün görmediği toplumun içinde mutlu hissetmesi mümkün değildir. Toplumun değerleri ile bütünleşmek için ne gerekir peki? Her bireyin burada bilmesi gereken kendi toplumunun ve kültürünün tarihidir. Kökeninin nerden geldiğini bilen insan kendi toplumu ile kendi arasındaki bağı daha kolay kurar ve kendini oraya ait hisseder. Aidiyet hissinin yakalamak için de doğru bir tarih bilgisine ihtiyaç vardır.

Yaşamınızı görev anlayışınız doğrultusunda şekillendirir misiniz?

Yaşamınızı görev anlayışınız doğrultusunda şekillendirir misiniz? Neden?

Yaşamımı görev anlayışı doğrultusunda şekillendiririm.

Bunun sebeplerini ise kendi içimde şu şekilde sıralıyorum.

Ben bir öğretmenim. Severek ve isteyerek bu mesleği tercih ettim.

Öğretmeye ve insanları bulundukları bilgi dağarcığından bir adım ötedeki bilgi dağarcığına götürmeyi seviyorum ve benimsiyorum.

 

Bir şeyler öğrenmek için her sabah sıcak yatağından kalkan ve beni dinlemek için gelen öğrencilerime değer veriyorum. Her birinin özel olduğunu farklı yollarla öğreneceğini ama eğer benim çabam yeterli olursa sonuçta öğreneceklerini biliyorum. Öğrenmek için belli başlı şeylerden feragat eden öğrencilerim olduğundan ben de sabah uykumdan feragat ediyor belli başlı isteklerimi bazı zamanlarda erteliyorum. Çünkü benim gösterdiğim çaba öğrencilerim de de aynı şekilde gözlemleniyor. Ben her sabah dersine geç kalan bir öğretmen olduğumda öğrencilerim de bunu alışacak ve derse geç gelmeye başlayacaklar. Düzenin ve disiplinin olmadığı bir görev anlayışım olursa vereceğim eğitimin kalitesi düşecek ve başarılı bir öğrenim süreci gerçekleştiremeyeceğim.

 

Ruhsal sağlığım yapacağım işi etkileyeceğinden ruhsal sağlığımı oturmuş bir duruma sokmak görev anlayışımın bir parçası olacak.

Fiziksel olarak yeterliliğimi öğretme sıfatıma uygun şekilde yaşatmak yine görev anlayışımın bir parçası olacaktır.

Ben ne kadar yeterli düzenli ve tertipli bir birey olursam toplum içinde üstlenmiş olduğum öğretme görevinden de o denli verim alacağım.

Görev bilinci dediğimiz kavram, bahanelere asla fırsat tanımayan bir kavramdır.

İşinin hakkını veren bireylerin özellikleri neler olabilir?

İşinin hakkını veren bireylerin özellikleri neler olabilir? Belirtiniz.

Kişinin işinin hakkını veren biri olduğunu yaşadığı toplumda takdir edilmesi sevilmesi ve saygı görmesi ile algılayabiliriz.

Bir çiftçinin işinin hakkını vermesi için alacağı mahsule özenle bakması ve onun için çaba göstermesi gerekir. Bir çobanın işinin hakkını verebilmesi için sürüsündeki tüm koyunları tanıması ve onları en iyi şekilde beslenebilecekleri çayırlara götüre bilmesi gerekir. Bir öğretmenin işinin hakkını verebilmesi için öğrencilerinin başarılı, saygılı, toplum tarafından onaylanan öğrenciler olması gerekir.

 

Bir insana işinin hakkını verir demek her zaman yeterli olmaz yani aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.

Ortaya koyduğu ürün hizmet değerlendirildiğinde kişinin gerçekten işinin hakkını verip vermediğini gözlemleyebiliriz.

Ben işimi en iyisini yaparım deyip her zaman vasat bir sonuç ortaya çıkartan insanlar işinin hakkını veren insanlar değillerdir.

Ama unutmamak lazım ki bir insanın işinin hakkını verebilmesi için yaptığı işi canı gönülden de sevmesi ve benimsemesi gerekir.

 

Maddelemek gerekirse:

  • İşini seven kişi işinin hakkını verir.
  • Yaptığı işte fiziken ve Ruhen yeterli olan kişi işinin hakkını verir.
  • İşinin hakkını veren insanlar toplumca onaylanır.
  • Bir kişinin işinin hakkını verdiğini söylememiz için ortaya koyduğu ürün ve hizmetin değerlendirilmesi gerekir.

 

Bir filden zıplamasını, bir zürafadan uçmasını, bir balıktan atlamasını beklemediğiniz takdirde, yaptığı işi ve olduğu kişiyi seven bireyler elde edersiniz. Ve bu bireyler icra etmiş oldukları işlerde başarılı bireyler olurlar.

Görev aşkı sözünden ne anlıyorsunuz?

Görev aşkı sözünden ne anlıyorsunuz? Açıklayınız.

İnsanın dünya üzerinde geçirdiği zaman dilimine hayat ya da ömür demekteyiz. Ortalama olarak 70 yıl olan insan ömründe ise her bireyin geçirmiş olduğu evreler yaklaşık olarak aynıdır.  Bir çocuk dünyaya gelir büyür eğitim alır ya da şartlar dâhilinde mesleki eğitim alır. Büyür ve çalışma hayatına atılır bu çalışma hayatı da ortalama olarak her bireyin 20 ‘li yaşlarında başlar ve emeklilik yaşı olan 50 ‘li yaşlara kadar devam eder. İşte bu süreçte kişinin meslek seçiminde en önemli unsurlardan biri doğru meslek seçimidir.  Doğru mesleği seçen insanlar iş hayatlarında başarılı ve mutlu olurken sevmediği işlerde çalışan insanlar ise daha başarısız ve mutsuz olmaktadır.

 

Şöyle bir söz ile bunu açıklayabilir: eğer sevdiğin işi yapıyorsan bir gün bile çalışmış sayılmazsın.

İnsanların meslek seçimleri işte bu sebeple oldukça önemlidir. Doğru işte mutlu olan bireyin görevini icra ederken tabiri caizse görev aşkıyla çalıştığını görürüz.

Görev aşkı kişinin işini severek yapması ve işinin yalnızca biri ş değil kendisine huzur ve mutluluk veren brik kavram olmasını düşünmesiyle meydana gelen bir durumdur.

 

Çocuklardan nefret eden bir insanın iyi bir öğretmen olmasını ve görev aşkıyla işini icra etmesini nasıl bekleriz?

Silahtan nefret eden bir polisi düşünün, hangi suçluyu yakalarken bu benim milletime karşı görevim diyebilir.

İnsandan nefret eden bir sosyolog nasıl toplumu anlayabilir?

Size huzur veya huzursuzluk hissettiren durumlar nelerdir?

Size huzur veya huzursuzluk hissettiren durumlar nelerdir? Açıklayınız.

Kişinin huzur veya huzursuzluk olarak tanımladığı durumlar bireyin karakter özelliklerine göre değişse de genelleme yapıldığında ortak değerler olduğu görülür.

Örneğin: kişinin yaşadığı çevrede değerli olmaması, saygı görmemesi ve sevilmememsin kişiye huzursuzluk verir.  Yaşadığı çevreyi terk etmek ister.  Maddi yetersizlikler kişiye yine huzursuzluk verir ve rahat bir hayat yaşamasının önüne geçer.

 

Manevi olarak ailesi ile iletişimi ve bağları iyi olmayan bu bağları da kuvvetli olmayan bireyler huzursuzluk içerisinde yaşamlarını sürdürürler.  Manevi huzursuzluk da ne yazık ki çoğu zaman tanımlanama. Hep içinde bir sıkıntı olan insanlar vardır mutlaka çevrenizde işte bu insanın kendi vicdan merhamet ve iyilik terazisinde ve muhakemesinde yolunda gitmeyen bir şeylerin var olduğunun bir göstergesidir.

Huzurlu hissettiren durumlar ise yine kişiden kişiye değişiklik göstergede yukarda belirttiğimiz durumların tersi olarak değerlendirilebilir.  Yani bireyin sevildiği, saygı ve değer gördüğü ortamında huzurlu olması olağan bir sonuç olarak karşımıza çıkar.

 

İlkokul çağındaki çocuklara baktığımızda evinde sevilen değer gören ve önemsenen çocuklar başarılı ve daha güleç olurken, evinde sevgi ve değer görmeyen çocuğun başarısız olduğunu görürüz.

Başarı, sevgi, saygı maddi imkânlar ve manevi olarak sağlanana imkânlar bireyin kendini huzurlu hissetmesini sağlar.  Özetle sağlığımız yerindeyken, evimize ekmek alabiliyorken, ülkemiz milletimiz güvende iken, seviliyor ve sayılıyorken mutlu ve huzurlu bireyler halinde yaşamlarımızı sürdürürüz.

Bir toplumda aydınların halka yabancılaşmasının ve onu ihmal etmesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

Bir toplumda aydınların halka yabancılaşmasının ve onu ihmal etmesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini tartışınız.

Toplumun değerli kabul ettiği toplumu yönlendirme vasfına sahip kişiler olan aydınlar eğer topluma karşı duyarsızlaşırsa elbette akıbetleri silinip gitmek olacaktır.  Millet er ya da geç doğru olanı bulur. Tarih boyunca tüm örneklerinde Türk milleti için bu durum böyle olmuştur.

Aydın kesim sanat, tarih, felsefe edebiyat, matematik ve benzer birçok alanda çalışmalar yaparken şu düşünceye sahip olduğunda, çalışmaları çok önemli de olsa silinip gitmeye mahkûmdur.  Ki zaten halkından ve milletinden ayrı bir özerklik kurmaya çalışan bireyler ister aydın olsun ister halkın içinden insanlar onu bir süre sonra ekarte ederler.

 

Toplumdan dışlanır ve yalnız bırakılır bu tip insanlar.

Her çocuğu kendi çocuğu gibi görmeyi başaramayan bir anne, her ferdi öğrencisi gibi kabul edemeyen bir öğretmen herkesin huzurunu düşünmeyen bir polis çevresinde sevilen ve saygı gören bir insan nasıl olamazsa aynı şey aydın kesim için d e geçerlidir.

 

Sanat için sanat ya da toplum için sanat karmaşası ve sorgulamasının ortaya çıktığı günden beri, tarihte yoğun olarak gözlemlenen durum hep toplum için yapılananı daha uzun ömürlü hayatta kaldığı olmuştur.

Bizler millet olarak sahiplenmeyi ve bizim demeyi severiz.  Bizim kahramanımız bizim aydınımız bizim doktorumuz ve bizim polisimiz… Ama bu bireyler bizlerden ayrı ve tekil olmak üzere çabalar sarf ettiğinizde bizlerde milletçe onlara sırtımızı döneriz.