Filozofların arkhe arayışlarıyla fizik ve biyoloji alanlarındaki çalışmalar arasında benzerlik kurulabilir mi? Açıklayınız.

Filozofların arkhe dediği şey, bütün dünyadaki varlık ve canlıların temeli anlamına gelmektedir. Var olanc anlı ya da cansız bütün varlıkların, somut ya da soyut bütün kavramların var oluşu arkhe’den gelmiştir diyen idealist filozoflar genellikle bu kavramı bir temel unsur türetmek amacı ile kullanırlar. Bu kapsamda filozofların, tıpkı doğa bilimciler gibi maddeleri parçalarına ayırma isteği içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Normalde bir biyolog ya da bir fizikçi, hücreyi ya da elektronu ele alarak bu varlıkların yegane temelini bulabilmek için bu varlıkları parçalarına ayırmaya çalışırlar. Parçalarına ayırmak sürecinde amaç daha fazla ayrılamayacak noktaya ulaşmak ve bu noktayı kullanmaktır. Bu kapsamda çalışma yapan pek çok filozof da soyut ya da somut varlıkların tamamını düşünsel olarak parçalarına ayırmaya ve onların en küçük en bölünemez parçasını bulmaya meyleden kişilerdir. Bundan dolayı da filozofların arkhe arayışı pozitif bilim yapan kişilerin bilim yapma tarzına son derece benzer.

Filozofları varlığın ilk nedenini araştırmaya iten sebepler nelerdir?

Filozoflar yüzyıllar boyunca varlığın nereden ve nasıl geldiğini, yani varlığın ilk nedenini sorguladılar. Bu sorgulamanın temel sebebi kuşkusuz kendilerinin de bir varlık olmalarıydı ve bilinçli varlıklar olarak kendilerini bu dünyada tam olarak nereye koymaları gerektiğine karar verememeleriydi. Bundan dolayı da filozoflar, bu dünya içerisinde kendi yerlerine karar verebilmek, kendilerini tanıyabilmek ve tanıtabilmek adına durmadan ilk nedeni sordular. Filozofların kendilerini bir yere konumlandırma isteklerinin temelinde varoluşçuluk yatmaktadır.

 

Kendilerini bu dünya içerisinde yabancı hissetmek filozofların yaşama dair duygu umut sevinç ve beklentilerini  yok edecektir çünkü dünya onlar için anlamsız ve tanıdık olmayan bir yer halini alacaktır. Yaşam sevincini ve sürecini koruyarak yaşatmanın ise tek yolu yaşam ile kaynaşmaktır. Dolayısıyla ilk filozoflardan bu yana tüm düşünür ve felsefeciler ilk maddenin nereden geldiğini, varlığın ilk nedenini araştırmışlardır. Her ne kadar varlığın ilk nedenini bulamadılarsa da yine de bu uğraş bile onlara bir anlam katmıştır demek mümkün.

Yazının bulunması, insanın bilgi edinme sürecini nasıl etkilemiştir?

Eski zamanlarda kültürler arası deneyim ve etkileşimin sağlanabileceği tek alan yüzyüze görüşülebilen alanlardı. Bundan dolayı kültürlerin çoğunda her gece ateşin başında oturup bazı töre hilayelerini hareketlerle ya da sözcüklerle birbirlerine anlatma, geniş ticari dönemlerde toplumları kaynaştıracak etkinlikler düzenleme gibi gelenekler vardı. Ne var ki daha sonra yazı ortaya çıktı.

 

Yazının ortaya çıkması öncelikle bilgilerin kaybolmasından eskisi kadar endişe etmek zorunda kalmamak demekti. Evet, eskisi kadar endişe etmeye gerek yoktu. Çünkü bir şekilde bilgi kayıt altına alınacaktı ve bu kayıttan yüzlerce yıl geçse bile bu kaydı bulan kişi bu bilgiye yüksek ihtimal ile, yazı eğer çok anlaşılmaz değil ise ulaşabilecekti. Yazının bulunması ile birlikte toplumun uzun süreli hafızası kayda başladı. Bundan dolayı da  artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bir kulaktan bir kulağa yayılan subjektif dedikodular değil, sadece belli bir elde bulunan kağıt ve kalem tarihi belirleyecekti. Bu hem korkunç, hem de ilgi çekici bir gelişmedir.

Geçmişteki medeniyetler arasında bilgi, inanç, deneyim ve kültürel etkileşim nasıl sağlanmıştır?

Bilindiği üzere eskiden yazı ya da başka bir kayıt aracı yoktu. Şu günlerde neredeyse her türden iletişim ve aktarımımızı iletişim araçları ile ya da kitle iletişim araçları ile yapmaktayız. Yüksek terabaytlar dolusu medyatik hafızası bulunan devasa cihazlarımız ve trilyonlarca basılan kitabımız var. Anayasalarımız, gelenek ve göreneklerimizin anlattığı yerel ana yasalarımız var. Bunların tamamı insanlar ve medeniyetler arasında bilgi, inanç, deneyim ve kültürel etkileşimin aktarımını sağlıyor. Fakat eski zamanlarda böyle alternatifler yoktu.

 

İnsanlar sadece ve sadece birbirleri ile yüz yüze görüştüklerinde birbirlerinden bir şey öğrenebiliyorlardı. Ne var ki birbirleri ile yüzyüze görüşme olayı ise insanlar için çok zordu. Bundan dolayı da oldukça nadir gerçekleşirdi. Çünkü örneğin ulaşım araçları yoktu. İşte o zamanlarda insanlar toplu bir şekilde görüşmelerin sağlandığı ticaret bölgelerinde, büyük ayin ve dini törenlerde birbirlerine alışkanlıklarını kazandırırlardı ve babadan oğula denecek tarzda bu alışkanlıklar aktarılarak bir kültür haline getirilmeye çalışılırdı.

Felsefenin ilk yöneldiği konu ve problemler neler olabilir?

Felsefenin yöneldiği ilk konu ve problemler hakkında gerek arkeologların gerek antrologların gerek ise sosyologların çok sayıda çalışması olmuştur. Bunların yanı sıra evrimsel psikologların da en çok çalıştığı konulardan bir tanesi ilk insanın psikolojik olarak hisleri, istekleri ve düşünceleridir. Bu kapsamda felsefenin yöneldiği ilk konulardan birinin kendini ve dünyayı anlama üzerine yoğunlaştığı söylenir. Felsefe ilk zamanlarda modern bir düşünme disiplini olarak görülmedi, felsefe bir anlamaya çalışma etkinliğiydi.

 

Örneğin şimşek çaktığında ve yağmur yapmaya başladığında bu yağmurun neden yağdığı, gökyüzündeki ihtişamlı fakat korkutucu aydınlığın neden oluştuğu gibi sorular insanların beyninde yer edinirdi. İnsanlar ise bu sorulara kendi çaplarında mantıklı olacak cevaplar bulmaya çalışırlardı. İlk zamanlarda bu cevaplar supernatural da denen doğaüstü güçlere yoruldu. Bu da kuşkusuz din felsefesinin ve ilkel dinlerin başlangıcına atılan bir adımdı. Zaten tarihe ve tarihi kalıntılara bakıldığında, müzeler ziyaret edildiğinde görülür ki hakkında en çok motif bulunan konulardan bir tanesi de din ve Tanrı’dır.

Felsefenin doğuşuna neler etki etmiş olabilir?

Felsefe, insanların dünyayı kendilerini ve dünya ile kendileri arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya çalışma etkinliğidir. Bundan dolayı felsefe modern zamanda doğmuş bir disiplin değil, esasen ilk zamanlardan beri ortada olan ve pek çok kişinin uğraşı olan bir disiplindir. Bunun en büyük sebebi dünyaya gelen fakat zihni ve düşünebilme yeteneği ile diğer tüm canlılardan farklı olan insanların dünya ile farklarını anlamak isteme ve bu dünya içerisinde kendilerini yabancı hissetmeme konusunda gösterdikleri çabadır.

 

İnsanlar dünya içerisinde kendilerini yabancı ve mutsuz hissetmemek için dünyayı anlamaya ve anladıkları dünyayı yeniden ve yeniden yorumlamaya çalıştılar. Bu kapsamda pek çok kavram teori ve fikir ortaya attılar. İşte felsefe de bu kavram teori ve fikirlerin toplamıdır. Bu kavram teori ve fikirler felsefede oldukça geniş bir alana hizmet eder. Kişinin dünyadaki yerini, dünyanın durumunu, toplumların yapısı ve yerini yine felsefenin sorduğu sorulardan ve verdiği cevaplardan öğreniriz. Kısacası felsefe, insanın kendini ve dünyayı anlama isteğinden oluşmuştur.

Bir konu hakkında araştırma yapılırken o konunun tarihçesine neden bakılır?

Bir durum ya da olgu ancak ve ancak tarihsel diyalektik gelişimi göz önüne alındığında tam olarak incelenebilir. Söz konusu durumun bugünkü haline nasıl geldiği, nasıl yollardan geçtiği, nasıl ilişkiler içerisine girdiği ve ne gibi durumları etkilediği anlaşılmadan olayın bütüncül bir yorumunu yapmak ve olayı ayrıntılı olarak incelemek çok zordur. Dolayısıyla bir konu hakkında araştırma yapılırken konunun tarihçesi önemsenir. Bir konu, tarihsel materyaller etrafında şekillenen ve dolayısıyla belli bir birikime sahip olan bir konsept ya da bağlamdır. Dolayısıyla bir konunun tarihi ya da geçmişi ondan salt bağımsız bir olgu değil, o konunun kendisinin bir parçasıdır.

 

Bir madalyonun tek bir tarafına bakılarak o madalyonun ne olup ne olmadığı nasıl tam olarak anlaşılamaz ise, bir durumun da tarihsel geçmişi ya da tarihçesi araştırılmadan, bu konu hakkında fikir yürütülüp eleştirel düşünülmeden o konunun kavranması imkansızdır. Bundan dolayı mutlaka olayları tarihsel perspektif içerisinde değerlendirmek gerekir.

Türkiye’nin Göreceli Konumunun Sağlamış Olduğu Avantajlar Nelerdir?

Türkiye birçok açıdan avantajları sağlayan bir ülke konumundadır. Özellikle Türkiye’nin Coğrafi yapısına baktığımız zaman gerçekten turistleri çekebilir niteliklere sahip olduğunu ve her zaman kendisini geliştirme potansiyelinin bulunduğunu anlayabiliriz. Tabi Türkiye’nin sahip olduğu avantajların en büyük sebebi; ülkenin bulunduğu konumdan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin göreceli konumunun sağladığı avantajlar saymakla bitmez. Coğrafya’da özel konum olarak da bilinen göreceli konumun faydalarını birleştirdiğimizde ne kadar potansiyeli yüksek ülkede olduğumuzu fark edebiliriz.

 

Türkiye’nin Göreceli Konumunun Sağladığı Avantajlar Nelerdir?

İklimi, bulunduğu Coğrafya, doğal yapısı, insanı, yemekleri ve daha birçok özelliğinin yanı sıra göreceli konumuyla da insanları kendisine çeken Türkiye’nin göreceli konumunun sağladığı avantajlar şunlardır:

  • Asya ve Avrupa Kıtaları arasında köprü görevini üstlenen Türkiye, tarafı denizlerle çevrelenen bir yapıda karşımıza çıkmaktadır.
  • Yunanistan, Bulgaristan, Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan gibi ülkelerle yakın komşu olduğundan dolayı petrol zengini ülkelere çok yakındır. Bu da ekonomik anlamda Türkiye’ye önemli güç katmaktadır.
  • Ve 4. Jeolojik zaman içerisinde oluşan Türkiye henüz genç bir yapılanmaya sahiptir. Dolayısıyla ülke gelişmeye çalışan ülkeler arasında yer almaktadır. Her ne kadar günümüzde gelişmiş ülkelere nazaran daha dezavantajlı durumda gözükse bile, gelecek için gelişmeye açık olduğundan dolayı birçok ülkenin önüne geçebilecek potansiyele sahiptir.
  • Türkiye’ye genç ülke dememizin bir başka avantajı da sağlık turizminin gelişmesine imkan sağlamasıdır. Ayrıca sıcak su kaynakları bulunan Türkiye’de kaplıca turizmi ülkeye gelir getirmektedir.

Paralel Ve Meridyenlerin Ortak Özellikleri Nelerdir Yazınız

Geoit şekliyle kutuplardan basık, ekvatordan şişkin kendisine özel yapıyla Dünya’yı kesen çizgiler vardır. Dünya’yı enine ya da boyuna kestiği varsayılan çizgilerden biri paraleller, diğeri ise meridyenlerdir. Paralel ve meridyenler her ne kadar farklı çizgiler gibi görünseler de; her ikisinin de ortak  olan yanları yer almaktadır. Paralel ve meridyenlerin ortak özellikleri az olsa da aslında birçok işimizi kolaylaştırmaktadır.

 

Paralel ve Meridyenlerin Ortak Özellikleri Nelerdir?

Paralel ve meridyenlerin arasında yer alan ortak olan noktalarına değinmeden önce; paralelin ne anlama geldiğini ifade edelim. Paraleller: Dünya’yı enlemesine kesen hayali çizgilere verilen isimlerdir. Meridyenler: Dünya’yı boylamasına kesen hayali çizgilere ya da dairelere verilen isim olarak tanımlanabilir.

Paralellerin Özellikleri Nelerdir?

  • Doğu –Batı uzamında kendisini gösteren Paraleller, Dünya’yı enlemesine keserler.
  • Meridyenleri 90 derecelik dik açıyla keserler.
  • Ekvator çizgisinde yer alan paralel en büyük paralel dairesi olarak bilim insanları tarafından kabul edilmektedir. Aynı şekilde bilim insanlarına göre; 1 derecelik açıyla devam ederek kutup noktalarına doğru küçülüp bu noktalarda birleşirler.

Meridyenlerin Özellikleri Nelerdir?

  • Kuzey- Güney uzamında kendisini gösteren Meridyenler, Dünya’yı boylamasına keserler.
  • 1 derecelik açıyla ilerleyerek küçülürler.
  • Kutup noktalarında birleştikleri gözlenmektedir.

Paralel ve Meridyenlerin Ortak Özellikleri

  • Her ikisi de 1’er derecelik açıyla gelerek kutup noktasına ulaştıkları anda bir nokta kadar küçülürler.
  • Bir yerin tarifini yaparken mutlak konum verilme esnasında hem Meridyenler, hem de Paraleller verilmektedir.
  • Her ikisinin de buluşma noktası; kutup noktalarıdır.

Neden Birçok Kurum Çalışmalarını Yürütürken Çeşitli Haritalar Hazırlama Gereği Duyar?

Küreselleşmenin etkisiyle ülkeler artık daha fazla birbirinden etkilenmeye başladı. Gelişmeye devam eden ülkeler arasında yer alan Türkiye bile, bugün gelişmiş ülkelerin araçlarını ülkesine getirmeyi başararak bu araçları geliştirip kendisini de ilerletmeyi planlıyor. Son zamanlarda daha hızlı bir şekilde ilerleme kaydeden alanlardan biri de haritacılıktır. Eskiden sadece Coğrafya derslerinde gördüğümüz haritacılık, günümüzde birçok kurum ya da kuruluşların tercih ettiği yöntemlerin başında geliyor. Özel şirketler, mimarlık ve mühendislik şirketlerinin yanı sıra; okullar, vakıflar ya da devletler de çalışmalarını yürütürken çoğunlukla harita kullanmayı tercih ediyorlar. Bu yüzden akıllara hep; kurum çalışmalarında haritaların yeri noktasında geliyor.

 

Kurum Çalışmalarında Haritaların Yeri ve Önemi Nedir?

Haritaları kısa kapsamda genel haritalar ve özel haritalar olarak ikiye ayırabiliriz. Genel haritalar; Türkiye’nin fiziki, beşeri, ekonomik özelliklerini ya da aynı şekilde diğer ülkelerin özelliklerini anlatmada kullanılan haritalardır. Ancak özel haritalara baktığımız zaman bu haritalar daha çok hastane, ev, okul, işyerleri ve şirketler gibi kurumlarda işlerine uygun olarak çizilen, kullanılan ya da sunulan haritalardır. Peki; kurum çalışmalarında haritaların yeri nedir?

  • Kullanılan kurum tarafından yürütülen işlerin daha sağlıklı şekilde gerçekleşmesine imkan sağladığı için tercih edilmektedir.
  • Harita kullanmayı tercih eden kurumların harita kullanım amaçları arasında işlerinin planlı bir şekilde ilerlemesi yer almaktadır.
  • İşyerinde çalışan personelin ve idari yönetimin arasındaki anlaşmazlıkları gidermek için haritalar açık, anlaşılır işler amaçlandığı için tercih edilmektedir.