Jeolojik geçmişi göz önüne alındığında Türkiye’de hangi kayaç türlerine rastlanır? Araştırınız.

Dünyanın oluşum süreci göz önüne alındığında yapılan araştırmalar doğrultusunda dünyanın yaşının beş milyar yıl olduğu bilinmektedir. Türkiye bu oluşum sürecinin son iki evresinde yani üç ve dördüncü jeolojik zaman içerisinde günümüz görünümüne sahip olmuştur. Bu açıdan bakıldığında ülkemizin oluşumunu geç tamamlamış genç bir ülke olduğu söylenebilmektedir. Türkiye’nin geç toprak özellikleri sergilemesi sebebi ile birçok deprem kuşakları Anadolu üzerinden geçmekte olup bu da pek çok kayaç tipini içerisinde barındırmasına sebep olmaktadır.

 

Türkiye 1. Jeolojik zaman içerisinde masif arazi oluşumu gerçekleşmiş olup yaşlı arazilerdir ve deprem riski az olan bölgelerdir ancak Bitlis ve Kırşehir aykırı olarak deprem riski yüksek masif arazilerdir. 2. Jeolojik zamanda ise tortulanma olayları meydana gelmiştir. 3. Jeolojik zamanda ise Arap ve Afrika plakaları Anadolu levhasını sıkıştırarak Kuzey Anadolu Kıvrım Dağları ve Toros Kıvrım Dağlarını meydana getirmiştir. Son jeolojik zamanda ise Türkiye bu günkü görünümüne sahip olmuştur. Boğazlar oluşmuş olup Egeid karası çökerek Akdeniz sularının dolması ile birlikte ege denizini meydana getirmiştir. Türkiye de oluşan kayaç türleri sıralanacak olur ise Kireç taşı, kaya tuzu, çakıl taşı, kum taşı, kil taşı, kömür, mercan, mermer, kuvarsit, şist, gnays, obsidyen, bazalt, andezit, diyorit, siyenit, gabro, granit gibi kayaç çeşitleridir. Kullanım alanı olarak oldukça geniş bir alana sahiptir.

İzostatik Dengenin Bozulması ve Epirojenez Olayının Meydana Gelmesine Neden Olan Faktörler Nelerdir?

Epirojenez geniş yer kabuğu parçalarının yükselip alçalmalarına verilen isimdir. Epirojenez hareketleri dikey bir doğrultu üzerinde ve yavaş bir şekilde gerçekleşir. Farklı kalınlık ve yoğunluklara sahip olan yer kabuğu parçaları manto üzerinde yüzer bir durumdadır. Bu parçaların yoğunlukları ve kalınlıklarına göre manto içerisine az veya çok gömülmeleri sayesinde denge durumu oluşur. Bu dengeye ise izostatik denge adı verilmektedir. Herhangi bir yerde epirojenez hareketlerinin olabilmesi için izostatik dengenin bozulması gerekmektedir. izostatik dengeyi bozabilecek birden fazla durum söz konusudur. Bu olaylar yeni bir dağ oluşumu, iklim değişiklikleri, engebeli yüksek yerlerin fazla aşınması, deniz çukurlarında tortulanmanın fazla olması gibi durumlardır.

 

İzostatik dengeyi bozmakta olan bu olaylar sonucunda karalar hafifleme göstererek yükselmeye başlarlar. Karalar yükseldikçe deniz seviyesinde gerileme meydana gelmekte olup deniz altında var olan alanlar kara haline gelmektedir. Bu şekilde deniz seviyesinin alçalması durumuna regresyon adı verilmektedir. Bu durumun tam tersi durumunda ise kara üzerindeki lavlar, birikimler ve buzullaşma gibi olaylar sonucunda kara yükü artar ve ağırlaşmaya başlar ayrıca iç kuvvet etkisi ile de çökmeler gerçekleşebilmektedir. Bu alçalmalar sonucunda ise denizler karalara doğru bir ilerleme göstererek kara parçalarını sular altında bırakmaktadır. Bu şekilde ise deniz seviyesi yükselme göstererek transgresyon olayını meydana getirmektedir.

Ihlara Vadisi, Ulubey Kanyonu, Kurşunlu Şelalesi, Üç Güzeller ve Uçhisar peribacaları ile Muş Ovası’na ait fotoğraflar bularak bu yeryüzü şekillerinin oluşumunda etkili olan süreçleri araştırınız.

Vadi ve kanyonlar kalker gibi dirençli ve çatlaklara sahip olan taşların içerisinden geçmekte olan akarsuların derinlemesine bir aşındırma oluşumu sonucu meydana gelmekte olup vadilerin yamaç eğimleri oldukça diktir. Şelaleler, akarsu yataklarının kırılması, buzullaşması ya da farklı aşınma süreçleri sebebi ile akarsu yatağının oluşumu sırasında meydana gelebilmektedir. Ova oluşumu ise akarsuların taşıdıkları alüvyollar sayesinde meydana gelmekte olup oldukça verimli araziler olarak karşımıza çıkmaktadır. Vadi yamaçlarından inen sel sularının, rüzgar ve tüflerden oluşan yapıları aşındırması ile peribacaları adı verilen ilginç oluşumları meydana getirmektedir.

 

Türkiye’deki akarsuların rejimlerinin düzensiz olması ve akımlarının yüzeyleri aşındırması ile oldukça farklı oluşumlar meydana getirmesi akarsuların Türkiye’nin yeryüzü şekillerinin oluşumunda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunun göstergesidir. Türkiye üçüncü ve dördüncü jeolojik zamanda oluşumunu tamamladığı için geç oluşumlu yani genç bir ülkedir. Bu sebeple yeryüzü şekilleri oluşumunun hala devam ettiği bilinmek ile birlikte Türkiye’deki akarsular denge profiline ulaşmamışlardır. Mevsimsellik özelliğinden kaynaklı olarak sürekli yağış alan bir ülke olmaması sebebi ile akarsular en çok ilkbahar mevsiminde karların ve buzların erimesi ile birlikte aldığı yağışlar ile en çok suyu taşırlar. Bu şiddetli akımlar ise aşındırma ve biriktirme yolu ile yeryüzü şekillerini meydana getirir.

 

Dünyanın Oluşumu Hakkında Ne Biliyorsunuz?

Dünyanın oluşumu hakkında birçok farklı teori söz konusu olsa da bilimsel olarak bir teori üzerine gidilmekte olup dünya oluşumu bu teori çerçevesinde birikerek anlatılmaya çalışılmaktadır. Dünya oluşumu evrende yer alan yıldızların patlamaları sonucunda oluşturmuş oldukları toz bulutlarının çekim kuvvetlerinin etkisi ile bir araya gelmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu çekimi güneş sağlamaktadır. Bu şekilde dünya oluşurken öteki taraftan da güneş sisteminde ki yörüngesini meydana getirmektedir. Dünya oluşumunun ilk zamanlarında oldukça sıcak bir küre iken kabuk kısmında soğumalar meydana gelerek yaşam alanımızı oluşturmuştur. Ancak iç kısmında hala erimiş metallerden oluşmakta olan bir çekirdek barındırmaktadır.

 

Evren içerisinde ki tüm gezegenlerin oluşumu dünyanın oluşumu ile aynı kaderi paylaşmakta olup çarpışmaların oluşturduğu toz bulutlularından meydana gelmektedir. Dünyanın yer aldığı galaksi olan Samanyolu Gökadası adı verilen galaksi de gaz ve toz bulutlarının kütle çekim kuvveti ile oluşmakta olan gezegenlerden meydana gelmektedir. Dünya ilk oluşumu sırasında dönmekte olan bir alev parçası iken zaman içerisinde atmosfer oluşarak yağmurlar meydana gelmeye başlamıştır. Bu sayede toprak üzerinde soğumalar meydana gelmiş olup dış kabuğu oluşturarak dağlar ve çukurları meydana getirmiştir. Denizler ve akarsular ise dış kabuk üzerine yağmakta olan yağmurların çukurlara birikmesi sonucu meydana gelmiştir. Bu sayede yaşam formu oluşturulabilecek bir tabiat söz konusu olarak günümüz dünyayı meydana getirmiştir.

Kaş, Sahip Olduğu Kıyı Özellikleri Açısından Hangi Kıyı Tipine Örnektir?

Deniz Kenarına Kurulmuş Bir Yerleşme Olan Kaş’ta Kıyı Çizgisine Paralel Olarak Uzanan Ada ve Yarımadalar Bulunmaktadır. Bu Bakımdan Kaş, Sahip Olduğu Kıyı Özellikleri Açısından Hangi Kıyı Tipine Örnektir?

 

Antalya Kaş bölgesi  içerisinde var olan sahil şeridi genel olarak dağların kıyıya paralel olarak uzandığı alanlardır. Bu bölgede de ekstrem kıyı şekilleri görülebilmektedir. Kaş bölgesinde vr olan kıyı biçimi de bunlardan bir tanesi olarak görülebilmektedir. Antalya Kaş içerisinde ortaya çıkan kıyı tipi genel olarak Dalmaçya kıyı tipi ile benzerlik gösteren bir alanda yer almaktadır. Küçük küçük adacıkları içeren bir kıyı şeridi olarak da görülebilmektedir. Bu tip kıyılar aynı zamanda görsellik açısından da mükemmel doğal güzelliklerdir.

 

Antalya Kaş bölgesinde meydana gelen kıyı şeridinde zeminin ufak ufak çukurlardan meydana gelmesi bambaşka bir yeryüzü şeklinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Kıyıya paralel halde bulunan dağların çukur kısımlarında sular dolmaya başlayarak; tümsek kısımlarının ise suyun üzerinde kalması ile oluşan bir kıyı cinsi ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de Dalmaçya kıyı tipi adı verilen coğrafi olgu ortaya çıkmıştır. Antalya Kaş’ın yanı sıra Adriyatik Denizi’nde bulunan Dalmaçya kıyıları da en büyük örnekleri olarak görülebilmektedir. Dalmaçya kıyı tipi Antalya Kaş bölgesinde ve Adriyatik Denizi kıyılarında olduğundan dolayı da son derecede ender görülen bir coğrafi olgu olarak adından da söz ettiren bir gelişmedir.

 

 

Çevrenizde Bulunan Su Kaynaklarına Örnekler Veriniz

Su kaynakları insanlar için oldukça önemli olan unsurlar olarak görülmektedir. Çeşitli su kaynakları her şehir ya da her yöre üzerinde bulunmaktadır. Irmak, göl ve pınar gibi temiz su kaynakları kullanılabilir olması ile insanların ilgisini çekmektedir. Çevremizde gördüğümüz su kaynakları farklı farklı biçimlerde olabilmektedir.

Göl:

Çukur alanlarda biriken suların göl adlı kaynaklar ortaya konulabilmektedir. Göl sularının kullanılabilmesi adına göl ayağının bulunması gerekmektedir. Göl ayağı gölün bir çay ya da nehir tarafından beslendiği noktaya verilen addır.

Irmak:

Genellikle denize dökülen akışkan olan su kaynakları olarak adlandırılmaktadır. Kolları ile değişik kaynaklardan suların toplandığı noktalar olarak da görülmektedir. Bundan dolayı da insanların kullandığı suları içeren yeryüzü şekilleri olarak da bilinmektedir. Su kaynakları olmasının yanında aynı zamanda taşımacılık ve avcılık gibi faaliyetlerin de gerçekleştirilecek olan seviyede de yer almaktadır.

Irmaklar üzerinde yapılan taşımacılığın gerçekleştirilmesi için bu su kaynaklarının denge profiline ulaşmaları gerekmektedir. Ülkemizde denge profiline ulaşmış olan herhangi bir nehir ya da akarsu bulunmamaktadır.

Nehirler içerisinde balık avlama faaliyetleri de gerçekleştirilmektedir. Nehirler içerisinde yaşayan tatlı su balıkları insanlar için etkili bir besin maddesi olarak da görülebilmektedir. Nehirler içerisinde bulunan balıklarda bazı insanlar için ticaret amaçlı bazıları için ise hobi odaklı gerçekleştirilen bir faaliyet olarak da adından söz ettiren bir durumdur.

Aralarında Binlerce Kilometre Uzaklık Bulunan Kıtalarda Aynı Fosil Örneklerinin Bulunması Nasıl Açıklanabilir?

Dünya oluşumunda ilk olarak kıtalar birleşik ve tek bir kıta halinde bulunmakta idi. Paleozoik Zaman sonları ve Mezozoik zaman başlarında var olmuş olan Pangea kıtası bir süper kıta olup herhangi bir parçalanma olmaksızın tüm kara parçalarının birleşik olduğu bir kıtadır. Bu kıta içerisinde yaşamakta olan hayvanlar istedikleri bölgeye kolaylıkla gidebildikleri gibi istedikleri alanda bulunabilmekteydiler. Ancak doğa olayları ile birlikte Pangea’nın parçalara ayrılması ve her bir kıtanın zaman içesinde sürüklenerek başka bölgelere ayrılması ile içerisinde yaşayan canlılar ile bu yolculuğuna başlayarak başka bölgelere ulaşmıştır.

 

Zaman içerisinde oluşan kıtalar üzerinde kalan bitki ve hayvanlar bulundukları yeni bölgelerin iklim ve koşullarına uygun yaşamaya başlamış olup ayak uyduramayan canlı türleri fosilleşerek yok olmuş kalan hayvan ve bitki türleri ise o iklim koşullarına göre evrim geçirerek yaşamlarına nesillerce devam etmişlerdir. Aralarında binlerce kilometre uzaklık bulunmasına karşın kıtalar üzerinde aynı fosil örneklerinin bulunması ise kıta parçalanmaları sırasında süper kıta üzerinde yaşamakta olan aynı canlı türleri kıtaların parçalanması ile bölünmüş olup bu şekilde birbirlerinden çok uzak mesafelerde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu sebeple birbirinden uzakta bulunan fosil örneklerinin bir zamanlar tek bir kıta üzerinde yaşamış oldukları ve muhtemel olarak son süper kıta olarak adlandırılan Pangea’da yaşadıkları söylenebilir.

Antartika Kıtası’nda Bitki ve Hayvan Fosillerinin Bulunması Nasıl Açıklanabilir?

Dünya oluşumunda kıtalar ayrılmadan önce tek bir kara parçası bulunmakta idi. Bu kara parçasının adı ise Pangea’ydı. Dünyanın oluşumunda yer alan bu tek kara parçası bu şekilde bitki ve hayvanların yaşaması için uygun bir zemin oluşturmak adına uygundu. Zaman ile yeryüzü şekillerinin oluşması ile tek kıta halinde bulunmakta olan Pangea parçalara ayrılarak birden çok kıta haline gelmiştir. Bu kıtalar ise sürüklenerek farklı bölgelere dağılmıştır. Antartika Pangea’nın ilk zamanlarında canlı barınmasını sağlayacak ortamlara uygun olmasına karşın kıtaların ayrılması ile birlikte güney kutbuna sürüklenerek güney kutbunun en güneyine kadar zaman içerisinde ulaşmış olup burada buzullar ile kaplanmıştır.

 

Antartika Afrika ve Okyanusya bölgelerinin en güneyinde yer almakta olup içerisinde ülke bulunmayan tek kıtadır. Bunun sebebi ise canlı yaşamına elverişli olmamasıdır. Dünyanın en kurak yeri olarak bilinmekte olan Antartika kıtasının bazı yerlerine iki milyon yılı aşkın süredir yağmur yağmamıştır. Bu sebeple meydana gelen kuraklık bitki ve hayvan yaşamını olumsuz etkilemiş olup günümüzde bitki ve hayvan fosillerinin bulunması bu bölgenin dünyanın oluşumundaki ilk zamanında ana kara parçasının ayrılmadan önce hayvan ve bitki yaşamına elverişli topraklara sahip olduğunu ve bu kalıntıların o zamanlardan kalarak kıta ile sürüklendiğinin göstergesi olarak açıklanabilmektedir. Dünyada iklim değişiklikleri süregelmesi ile gelecek nesillerde tekrar doğa formu oluşabilmesi de söz konusu olabilir.

Akarsular, Türkiye’de yeryüzünü şekillendiren en önemli dış kuvvettir.

Akarsular, Türkiye’de yeryüzünü şekillendiren en önemli dış kuvvettir. Bu durumun nedenlerini araştırınız.

 

Dış Kuvvetlerin oluşturduğu yer şekilleri arasında yer alan akarsular havzası, debisi ve rejimi ile değişik yer şekillerinin oluşumunu sağlayabilmektedir. Türkiye’deki yeryüzü şekillerinin oluşumunda önemli bir yere sahiplerdir. Bunun sebebi ise ülkemizdeki Akarsuların özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olması, engebeli yer şekillerine sahip olması ve dağların kıyıya paralel olması sebebi ile akarsuların havzası dardır. Her mevsim yağış almadığından dolayı akarsuların rejimleri düzensizdir. Türkiye’de akarsular en fazla suyu ilkbahar mevsiminde taşımakta olup bunun sebebi ise kışın yağan kar ve buzların erimesi ile birlikte bahar ayında meydana gelen yağışlardır.

 

Türkiye’deki akarsular hidroelektrik üretimi için uygun alanlardır. Bunun sebebi ise derin ve eğimli vadilerde akmakta olmalarıdır. Yatak eğimlerinin fazla olması, rejimlerinin düzensiz olması ve ağızlarının alüvyollar ile dolmuş olmasından kaynaklı taşımacılığa uygun değillerdir. Genç yapılı arazi olduğu için denge profiline ulaşmamışlardır. Yatak eğiminin fazla olmasından kaynaklı hızlı bir akışa sahiplerdir. Yağış miktarına bağlı bir durum olarak genellikle az su taşırlar. Enerji üretimi, tarımda sulama ve içme suyu olarak kullanılmaktadırlar. Dağların uzantısı sebebi ile doğu batı uzanımlı olarak karşılaşılmaktadır. Türkiye’de düzensiz rejime sahip olan Akarsuların debilerinin bir anda yükselip alçalmasından kaynaklı olarak genellikle aşındırma ve alüvyol taşınmasından kaynaklı olarak biriktirme ile yeryüzü şekilleri oluşumu gözlemlenmektedir.

Din ve felsefe arasında ilişki kurulabilir mi?

Din de felsefe de, aslında eski zamanlarda birbirinden ayrı iki disiplin değildiler. Din de felsefe de yaşadığımzı dünyayı ve yaşadığımız dünya içerisinde var olan bizi anlamlandırma tarzları ve düşünce stilleriydi. Bundan dolayı din de felsefe de son derece sorgulayan ve yeni bir şeyler kurmaya çalışan yapı bozumcu disiplinlerdi. Fakat belli bir dönem sonra din daha kurumsal bir hale gelmiş ve buyuran bazı yetkililer tarafından kuşatılmaya başlanmıştır. Örneğin ibadethaneler, ya da din üzerine kurulan, dini yaşatmak üzere bayraklarını taşıyan ülkeler dini düşüncelerin sahipleri haline gelmişlerdir. Dolayısıyla din sürekli sorgulayan bir anlamlandırma sistemi olmaktansa kural koyucu bir sistem haline gelmiştir bir noktada. Yine de din, aslında bir felsefe disiplinidir. Felsefi bir kendini bulma disiplinidir. Hatta din felsefesine varoluşçu felsefe adını vermek bile abartılı bir eylem sayılmaz. Bu özellikleri ile din felsefesi okunmaya ve araştırılmaya değer önemli bir disiplin olarak kabul edilmelidir.