Tatilde neler yaptığınızı anlatınız.

Tatil olunca çok mutlu olmuştum çünkü artık dinlenebilecektim. Tatilin ilk başlarında sadece gezdim ve arkadaşlarımla dışarıda saklambaç kovalamaca ve çeşitli top oyunları oynadım. Daha sonra Ramazan Bayramı için köye gittik.

Köyde akrabaları ziyaret ettik birçok şeker yedim ve harçlık topladım. Bayramdan sonra biraz daha köyde kaldık. Tavukları besledim. Civcivleri ve buzağıları sevdim. Köydeki arkadaşlarımla oyunlar oynadım. Daha sonra eve geldik.

Bu sefer sadece oyun oynamadım ya da gezmedim. Annem ders çalışmamı ve kitap okumamı söyledi. Bu yüzden her gün 20 sayfa kitap okudum ve okulda gördüğüm dersleri tekrar ettim. Bir gün babam eve gelince elinde kitap vardı. Bana ders çalışmam için tatil kitabı almış çok mutlu oldum ve hemen alıp başladım.

Sonra tekrar köye gittik Kurban Bayramı için. Çok mutlu oldum çünkü özlemiştim köydeki arkadaşlarımı ve hayvanları. Yine arkadaşlarımla oyun oynadım ve hayvanları sevdim. Ama bu sefer her akşam kitap da okudum. Bayram bittiğinde eve döndük. Annem ve babam artık okulun başlayacağını söylediler ve bana yeni okul üniforması aldılar. Çok heyecanlıydım yeni okul üniformam olmuştu ve ayakkabı da almışlardı. Okulun artık başlayacağı için çok mutluydum çünkü öğretmenlerimi ve arkadaşlarımı çok özlemiştim.

Okulda neler öğreniriz? Arkadaşlarınıza anlatınız.

Okulda pek çok şey öğreniriz. Yazı yazma ve okumayı öğreniriz ama sadece bununla da bitmez. Okulda:

Başkalarına saygı duymayı öğreniriz.

Yardım etmeyi ve yardım istemeyi öğreniriz.

Paylaşmanın önemini öğreniriz.

Farklı bakış açılarını ve bunlara saygı duymayı öğreniriz.

Arkadaşlığı ve arkadaşlık kurmayı öğreniriz.

Arkadaşlığın, ailemiz kadar önemli olabileceğini öğreniriz.

Topluma nasıl yararlı birer birey olacağımızı öğreniriz.

İnsanların tek bir kalıpta olmadığını çeşitliliklerin olduğunu öğreniriz.

Sevgiyi öğreniriz; bir insan bizden farklı da olsa ona karşı saygı duyup onu sevebileceğimizi öğreniriz.

Yeni bilgiler öğrenir ve bunları hayatımıza nasıl uygulayacağımızı öğreniriz.

Düzenli ve planlı olmayı öğreniriz.

İleride hangi mesleği seçeceğimize nasıl karar vereceğimizi öğreniriz.

Sorumluluklarımızı yerine getirmenin ne kadar önemli olduğunu ve bunun bilincini öğreniriz.

Büyüklerimize, küçüklerimize ve kendi yaşımızdakilere nasıl davranacağımızı öğreniriz.

Geçerli argüman ile dil arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Dil, bir argümanın ortaya çıkış ve kendi içinde büyüyüş sürecini en iyi şekilde destekleyen ve bir argümanın rahmi görevini gören yapıdır. Bir argüman dil üzerinde şekillenir ya da bir argümanın kendini en iyi şekilde ifade edebileceği bağlam yine dildir. Dilin yanlış bir şekilde açıklaması dolayısıyla bir argüman tamamiyle geçersiz bir argüman haline gelebilir. Dolayısıyla bir argümanın geçerli olabilmesi ile dilin arasında son derece sıkı ve koşullu bir bağ bulunmaktadır.

Bir argümanı gerektiği şekilde destekleyebilmek ya da tanımlayabilmek için argümanın anlatıldığı dil ve üslubu çok dikkatli şekilde incelemek gerekir. Dil, özellikle sıfatlar ve fiiler söz konusu olduğunda son derece arkadan bıçaklayabilen bir yapıdır. Bir argümana geçerliliğini kaybettirebilecek en temel şey argümanın kendi içerisinde çelişki barındırmasıdır. Dolayısıyla bir argümanın kendisi ile çelişmesini azami ölçüde engellemek gerekir. Argümanın kendi içinde çelişmesini çoğu zaman argümanın kendisi değil argümanın dile dökülme süreci sebep olmaktadır. O halde bir filozof ya da düşünürün argümanını açıklarken ya da tanımlarken dikkat etmesi gereken şey argümanın kendisinin sahip olduğu temel niteliklerdir. Dilin, argümanın geçerlilik ve kalitesini bozmasına asla izin vermemesi gereken düşünür, aynı zamanda dilin gücünden de argümanını desteklemek için faydalanmaktan geri durmamalıdır. Dil bir argümanı yaşayan ya da onu öldüren yapının kendisidir.

Bilim, “Varlık var mıdır?” sorusunu felsefenin sorduğu gibi neden sormaz? Yorumlayınız.

Bilim ile felsefenin soruları cevaplamaya yönelik yaklaşım tarzları birbirinden tamamen farklıdır. Örneğin bilim, bir soruya çözüm odaklı olarak yaklaşır ve sorunun operasyonel tanımlarını yaptıktan sonra sorun ile karşılaşıp sorunu inceleyebileceği alanı bulmaya çalışır. Eğer bulamazsa bu alanı bir deney ortamında kendi kendine yaratır. Sorunu belli deney koşullarında belli ortamlarda inceler ve matematiksel olarak verileştirebileceği bazı sonuçlar toplar. Daha sonra verileştirdiği bu sonuçları yine bilimsel ilke ve çıkarım yöntemleri doğrultusunda açıklayarak kesin bir sonuca ulaşır. Bilimin ulaştığı sonuçlar, sonuç yine bilimsel bir yöntem ile yanlışlanana kadar mutlaktır ve üzerinde tartışılacak ya da öznel fikirler belirtilecek konular değildirler. Felsefenin durumu ise bundan çok daha farklıdır.

Felsefe, bir soruyu sorduğunda bu soru hakkında sonsuzca düşünmek için sorar. Varlık var mıdır sorusu felsefe için varlığın ne demek olduğunu da düşünmeyi gerektirir, var olmanın ne demek olduğunu da. Dolayısıyla felsefe bir soru sormaya çalışırken sürekli olarak o soruya yönelik farklı sorulara cevap vermeye çalışır. Felsefede birinin kendi içerisinde tutarlı olarak verdiği ontolojik cevaplar doğru ve mutlak kabul edilmez. Bu sadece kendi içerisinde tutarlı bir cevaplar zinciridir ve hepsi o kadar.  Bambaşka biri yine kendi içinde en az o kadar tutarlı bir ontolojik cevap hazırlayabilir.

Metafiziğin diğer bilimlerden farkı nedir? Açıklayınız.

Bu sorunun cevabını vermeden önce şunu söylemek gerekiyor: metafizik kesinlikle bir bilim değildir. Bilimsel yöntemler arasından hiçbir yöntem kesinlikle metafizik tarafından kullanılmaz. Bilimin ilkeleri ve aşamaları olarak kabul edilen ilkeler ise hiçbir şekilde metafiziğin kuralları arasında sayılmaz. Metafizik bilimin yaptığı gibi veri toplamaz ve bunları tasnif etmez. Metafizik sadece düşünür. Düşünerek maddeler arasında bağlantılar kurmaya çalışır. Olanlar ve olacaklar, yapılmışlar ve yapılacaklar arasında soyut örümcek ağları tahsis eder. Dünyadaki tüm uhrevi yapıların hangi diğer uhrevi yapılardan geldiği ile ilgili teoriler ortaya koyarken her zaman sonsuz gerçeklikler yaratır. Örneğin Spinoza için bu sonsuz ve parçalanamaz gerçeklik Doğa-Tanrı’dır. Panteizmdir. Leibniz için bu sonsuz gerçeklik monadlar’dır. Monadlar teorisinde biricik parçalanamayacak evren ham maddesinin hem yer küre hem de uhrevi dünya için monadlar olduğunu söyler. İşte bu özellikleri bilimden tamamen ayırır metafiziği. Metafizik, bilimden ziyade felsefeye daha yakın bir düşünme disiplinidir. Ne var ki tarih boyunca metafizik alanında çalışmalar yapmış filozof ve düşünürlerin büyük çoğunluğu fizik ve kimya bilimleri ile yakından ilgilenen ve yoğun matematiksel hesaplamalar yapan kişilerdir.  Metafizik matematiksel hesaplama gerektirir. Soyut kavramlar arasında ilişki kurmaya çalışırken soyut bir bilim olan matematik metafizik düşünürleri için çok kullanışlı hem de çok yararlı bir araç olarak kabul edilir.

Metafizik, ne anlama gelmektedir? Açıklayınız.

Metafizik, felsefenin biricik tartışma konusudur. Hatta öyle denebilir ki felsefenin ilk tartışma konularından bir tanesi de metafiziktir. Dünyanın ve bilinmeyenlerin anlamdırılması olarak bilinen metafizik, soyut kavramlar üzerinde, olmayanların küçük yapı taşları üzerinde düşünmek anlamına gelir. Metafizik deyince felsefe dünyasında ilk aklımıza gelen kişi kuşkusuz Leibniz olabilir. Leibniz, bir metafizik kanunu olarak üzerinde fazlaca çalıştığı monadlardan bahseder. Monadlar, evrenin biricik bölünemez ve parçalanamaz, bastırılamaz ve örtünemez yapı taşlarıdır Leibniz’e göre ve her şey monadlar aracılığı ile var olup çoğalır. Metafizik her şeyin geldiği yer, varlık ve soyut kavramların çoğalışı, düşünce dünyasının örgüleri hakkında yapı taşı araştırmasını yapan bir alandır bu noktada. Görünmez bağları görünmez kavram arasında örerken, mükemmel mantık zincirleri ile adeta bir kilim dokuyormuş gibi hissettirir. Bir şeylerin temeli, çekirdeği, nüvesi hakkında kurduğu yapılar kendi içerisinde son derece kararlı ve mantıklıdır metafiziğin. Fakat metafizik alanında da çok sayıda teorem bulunmaktadır. Bu teoremler birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da, tamamı yapı bozumcu ve köktencidir metafizik teorilerinin. Çünkü bu teoriler her zaman her şeyin başladığı ve yayıldığı nokta ile ilgilenirler. Her zaman olanı ve olanın olmuş halini parçalarlar, olanın parçalanamaz en küçük haline ulaşmak isterler. Işte bu özelliği ile metafizik felsefe disiplinleri arasında en köktenci olanlardan biridir diyebiliriz.

Nurettin Topçu’nun “Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” sözünü tartışınız.

Bundan yıllar önce, Platon’dan diğer idealistlere kadar uzanan dönemler boyunca düşünmek, bir insan aklı eylemi olarak değil, duyu organlarımız ile algılayamadığımız gerçekliklerin bir tezahürü olarak nitelendirilirdi. Yani düşünmek insanın aktif olduğu bir eylem değildi asla, hatta bir eylem bile sayılmazdı. İnsanın pasif olarak bulunduğu, gerçek varlıklar olan ideaların ise hareket halinde olduğu bir süreçti. Fakat daha sonra Descartes ile birlikte düşünmek artık insana ait değerli bir eylem haline geldi. Artık insanın düşünürken aktif olarak sürecin içerisinde olduğu ve süreci yönettiği kabul edildi. Düşünmek sürekli olarak insanın içerisinde bulunduğu ve insanın imzasını attığı bir eylemdi artık. Daha sonra bazı şairler ve edebiyatçılar da bu konuda ciddi oranda fikir beyan eder oldular. Düşünmenin sadece soyut ve idealara konu olacak bir süreç değil, aynı zamanda tüm aktif ve somut etkinliklere konu olacak büyük ve değerli bir süreç olduğunu belirten şair ve yazarlar da gerek siyasi devrim hareketleri gerek ise pek çok edebi akım için düşünme eylemini ön planda tuttular. Bugün im ve imgelemler üzerinde çalışmaları ile tanıdığımız Bilge Karasu, düşüncenin ağlarını ören biricik edebiyatçılardan biridir. Düşünmek, artık sadece oturmak ve imgelemleri birleştirmek değil, onları bir yapboz birleştirir gibi bir araya getirmek, yapmak ve etmektir.

Bilimsel gelişmelerin varlık felsefesi tartışmalarına ne tür etkileri olabilir? Tartışınız.

Bilimsel gelişmeler, özellikle kimya ve biyoloji alanında, ve elbetteki kuantum fiziği alanındaki gelişmeler felsefi teorileri yüksek oranda etkilemiştir. Öyle ki bugün bir fizik teorisi olan kuantum teorisi, aynı zamanda felsefi ilke ve biçimlere birincil argüman olarak sunulmaktadır. Bilimsel gelişmelerin varlık felsefesi üzerinde etkilerini tartışmadan önce varlık felsefesinin ne anlama geldiğini netleştirmek gerekir. Varlık felsefesi, evrende var olan her şeyin varlığı ya da var olmayışı ile ilgili sorular sorar. Varlık felsefesi varlık var mıdır sorusundan başlayarak varlık neden vardır sorusuna kadar ilerleyen son derece derinlikli bir felsefedir. Varlık, sadece felsefenin değil bilimin de konusudur. Sadece doğrudan ya da dolaylı olarak gözlemleyebildiğimiz şeyler üzerinde duran bilim için varlık biricik araştırma konusudur. Bilimin merak edip de araştırdığı her varlık ya da varlığın her fonksiyoneli aynı zamanda yaşamın işleyişi, işleyişlerin süreçleri ve bizim bu süreçler içerisindeki yerimiz ile ilgili bilgiler verir. Felsefe ise bizim evren ve maddeler arasındaki yerimizi, bir maddenin var oluş koşullarından yola çıkarak bizim var oluş koşullarımızı en başarılı şekilde değerlendiren düşünce disiplerinden sadece bir tanesidir. Felsefe ile bilim bu alanda el ele ilerler. Aynı zamanda felsefedeki bazı varlık ilkeleri de bilimsel çalışmalara ön ayak olacak şekilde güçlendirilmiş kabul edilir.

Gerçek bilinebilir mi? Yorumlayınız.

Gerçek, felsefede en çok tartışılan kavramlardan bir tanesidir. Özellikle gerçeğin bilinebilirliği ya da bilinemezliği üzerine yapılan tartışmalarda muğlak felsefi görüşler ile mutlak felsefi görüşler arasında bir çatışma sürekli olarak yaşanmaktadır. Peki, nedir gerçeği bilinebilir ya da bilinemez yapan? Nasıl bir gerçeklikten bahsediyoruz gerçek derken? Gerçeğin bilinebilirliği ya da bilinemezliği tartışmasını en iyi bir örnek üzerinden yürütebiliriz. Örneğin Tanrı var mı sorusu bizim temel sorunumuz olsun. Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu bilmediğimiz bir gerçek durumunda. Bu durumda sorunun cevabı bizim gerçekliğimiz haline gelecek. Peki, sorunun cevabı bilinebilir mi? Ateistler bu konuda çok net bir açıklamada bulunur: Elbette bilinebilir, cevap basittir: Tanrı yok. İşte gerçek budur. İnançlı kişiler şöyle cevap verir: Elbette bilinebilir, cevap basittir: Tanrı var. İşte gerçek budur. Bu iki cevapta da çok şaşılacak ya da enteresan bulunacak bir taraf yok. Bir taraf Tanrı’nın varlığının gerçekliğini savunurken diğer taraf ise yokluğunun gerçekliğini savunmakta. Fakat bunlardan çok daha farklı bir noktada konumlanan bir felsefi akıma göre gerçeklik oldukça muğlak. Agnostiklere göre, Tanrı’nın var olup olmadığı bilinemez. Yani gerçek, bilinemez. Bilinemez bir gerçeğin üzerinde ise tartışmaya ya da bu konuda teoremler üretmeye hiç mi hiç gerek yoktur. İşte bu felsefi görüşe göre gerçekliğin bilinmesi ya da bulunması imkansızdır.

Sanat, toplumu yansıtabilir mi?

Sanat, çeşitli dönem ve ortamlarda halktan daha kopuk elitist bir anlayış benimsemiş, çeşitli zamanlarda ise halka inmiş ve toprak ile köy yaşantısını diğer insanlara sunmuştur. Bu sunuş biçimleri hem sanatçıdan sanatçıya hem de ortamdan ortama sürekli olarak değişim göstermiştir. Sanatın ilk ortaya çıktığı zamanlarda aslında bir amaç olarak değil bir araç olarak ortaya çıktığını söylemek mümkün olabilir mi? Örneğin ilk insanların mağaralara çizdiği resimler birbirlerine bir şeyleri anlatabilmek için ya da birbirlerine not bırakmak için miydi, yoksa boş zamanlarını güzel bir şekilde değerlendirerek hoş görüntüler ortaya çıkarmak için miydi? Sanat, genel olarak şimdilerde bir amaç olarak değerlendiriliyor ve sanata özel felsefeler türetiliyor. Oysa ilk zamanlarda sanat iletişim ve haberleşme sağlayan bir araçtı sadece. Şimdilerde sanatın toplumu yansıtma oranı konusundaki tartışmalar derinlik kazanmış durumda. Öyle ki sanat farklı ideolojileri taşıyan sanatçıların toplumu eserlerinde yansıtma oranları  da değişiyor. Örneğin sanat sanat içindir düşüncesini benimsemiş olan sanatçılar genel olarak eserlerinde soyut imgeler kullanıyorlar. Bu soyut imgeler ise alıştığımız toplum ya da halk hissini vermekten epey uzak oluyor. Bu açıdan bakıldığında geldiğimiz çağda sanat toplumu yansıtıyor diyemeyiz. Fakat diğer taraftan kendini halkçı olarak tanımlayan sanatçılar insanların yaşadığı gündelik toplumsal kaygıları eserlerine yansıtarak sanatı toplumun aynası olarak kullanma işine girişiyorlar diyebiliriz.