Siyasetin toplumsal hayata etkileri nelerdir?

Siyaset, toplum hayatının nasıl organize edileceğini belirleyen en temel etkenlerden bir tanesidir. Siyaset esasen sadece bir mecliste sürdürülmesi gereken ve daha sonra tamamen unutulması gereken bir eylem olarak kabul edilemez. Siyaset, toplum içerisinde iki insanın birbiri ile konuştuğu, konuşmadan iletişim kurduğu, karşılaştığı, ya da dolaylı olarak birbirinden etkilendiği her ortamda vardır.  Siyaset insanlar arasındaki ilişkilerin temel biçimini belirler. Örneğin bir ülkede siyasetçilerin birbiri ile iletişimlerinden ya da problemleri çözüş biçimlerinden o ülkedeki insanların da birbiri ile iletişimlerini nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilirsiniz. Çünkü siyasetçiler toplumun farklı noktalarındaki farklı görüşleri temsil ederler. Bundan dolayı da her bir siyasetçi farklı bir görüş topluluğunun kendisini sahiplenmesi ve kendisinden örnek alması durumu ile karşı karşıyadır. Siyasetçilerin birbiri ile olan ilişkileri ve birbirlerinin görüşlerine karşı çıkma tarzları, aynı zamanda bu siyasetçilerin temsil ettikleri kişilerin birbirlerinin görüşlerine karşı çıkma tarzlarını belirleyecektir. Siyasetin toplum hayatında aynı zamanda özgürlükler noktasında da ciddi etkisi vardır. Örneğin daha liberal olarak yönetilen bir toplumda bireyleşme konusunda tolerans oranı yüksektir. Gelenekselleşmiş kültürlerde ise bu oranın daha düşük ve kişisel ilişkilerin daha toplumsal düzeyde değerlendiriliyor olma olasılığı yüksektir. Kısacası bir mecliste alınan kararlar mecliste kalan ve bir tüzük oluşturan cansız kararlar değil, tersine son derece canlı ve yaşayan, insanları yakından etkileyen kararlardır.

İnsanlar dine neden ihtiyaç duyar?

İnsanlar yüzyıllardır belli anlamlandırma sistemleri inşa etmişler ve bu anlamlandırma sistemleri üzerinden yaşadıkları dünyayı çözümlemeye ve dünyada kendilerini güvende hissetmeye çalışmışlardır. Mental olarak gelişme potansiyeli oldukça  yüksek olan insanlar çevrelerinde olan biteni anlamlandırma ihtiyacını diğer türlere göre çok daha fazla duymaktadır. Bundan dolayı da ilkel dünyada da, şimdi de ölümün varlığı ile baş edebilmek üzerine bir formül geliştirmek insanlar için son derece yararlı olmuştur.

 

Kuşkusuz dinin en özel yanı, insanın gündelik hayatta baş etme konusunda kesinlikle başarısız olduğu ölüm olgusu ile mükemmel bir şekilde baş etmesidir. Öleceğini bilen tek canlılar olan insanlar için, sonunda öleceği bir dünyada yaratıcı ve üretken olarak yaşamak çok zor. Fakat din motifi, yaptıklarımızın tamamının ölümden sonra da bir şeyler ifade edeceğini telkin eder. Bu da yaşama daha sıkı tutunabilmeyi ve motive olmuş bir şekilde yaşamdan anlamlar çıkarmayı sağlar. Din aynı zamanda ilk zamanlarda sadece ölüm ile baş etmek konusunda değil, bilinmeyen dünyadaki olup bitenlere sebepler bulma üzerinden de şekillenmiştir. Örneğin gök gürlemesini Tanrıların insanlığa kızması olarak yorumlayan ilk insanlardan bu yana, bir şeyin istediği gibi olmamasını ‘’kader buymuş’’ ya da ‘’Tanrı’nın yazdığı buymuş’’ gibi düşünen insanlar da vardır. Bunların tamamı aynı mentalitenin farklı örnekleridirler. Din insana kendini son derece konforlu hissettirir.

Ahlaklı olarak nitelendirilen insanın özellikleri neler olabilir?

Ahlak, felsefenin en tartışmalı olarak kabul edilen kavramlarından bir tanesidir. Yüz yıllarca filozoflar ahlaki ölçülerin ne olması gerektiğine ve neye göre almasın gerektiğine dair çok sayıda fikir belirtmişler ve hatta bazı ahlak sistemleri kurmak için çabalamışlardır. Ahlak konusu bundan dolayı sadece gündelik yaşam pratiği içerisinde olan insanlar için değil aynı zamanda aşkın düşünceler içerisinde olan filozoflar ve düşünürler için de önemlidir.

Ahlaklı olan insanın tanımını yaparken güncel değerlerin dışında, zamansız ve evrensel değerlerin üzerinde durmak gerekir. Öyle bir ahlak tanımı yapılmalıdır ki bundan 500 yıl sonra da, bundan 500 yıl önce de, şimdi de geçerli olsun ya da olma potansiyeline sahip olsun. İşte böyle bir ahlak anlayışının şekillenmesinin eklemek de doğal olarak oldukça zor. Yine de ahlak üzerine düşünüldüğünde ünlü filozofların genel olarak belirttiği şey hep benlik ahlakı olmuştur. Kişi, varlığı ile dünyada yer edinmesinin temelini oluşturan kendine değer vermeli ve kendine karşı davranışlarına özen göstermelidir. Bir diğer ahlak kuralı da özgürlükler üzerinde şekillenir. Temel ahlak kuralları hem kendi özgürlüğünüze hem  de başkalarının özgürlüğüne engel olabilecek eylem ya da eylem tasarılarında bulunmamak üzerinde de şekillenir. Doğrucu olmak, özellikle bazı Doğu filozoflarının temel ahlak kuralları arasında yer alır. Dobralığı temel alan bu filozoflar yalan söylemenin ya da doğruyu söylememenin ahlaksızlık olduğunu dile getirirler.

Bilimsel çalışmaların amacı neler olabilir?

Bilimsel çalışmalar teknolojinin gelişmesi ile birlikte her geçen gün biraz daha artıyor. Bunun sebebi üzerine düşünüldüğünde ise hem ihtiyaçlar hem de insanlığın genel olarak keşfetmeye ve inşa etmeye duyduğu merak ortaya çıkıyor. Evet, insanlar yüzyıllar boyunca bir hastalığı tedavi etmek için, yaşamı kendi türüne daha pratik ve kolay bir hale getirmek için çeşitli bilimsel çalışmalar yaptı ve hatta bu bilimsel çalışmalar ışığında yepyeni icatlar türetti. Fakat bilimsel çalışmalar bu pragmatik deneylerin ötesinde felsefi ve insani bir tutkuyu da tatmin etmesi ile biliniyor. İnsanın içinde bastıramadığı, ne olursa olsun yeri geldiğinde ateşlenen mükemmel bir bilme ve hakim olma tutkusu var. Bir ağacın moleküllerinden gökyüzündeki yıldızların şekillerine kadar her şeyi bilmek istiyoruz. Ancak bilirsek dünya içerisinde kendimizi güvende hissedebiliriz. Örneğin ancak ve ancak neden yağmur yağdığını ve hangi durumlarda yağmur yağmayacağını bilirsek yağmurun yağmasından korkmayacak ve dünya içerisinde kendimizi güvende hissedeceğiz. Dolayısıyla dünyada olup bitenlerin farkına varmak biz bilinçli hayvanlar olan insanlar için oldukça önemli. İşte bilimsel çalışmaların hizmet ettiği en büyük amaç da tam olarak bu. Bilimsel çalışmalar yaşadığımızı dünyayı ve yaşadığımız beden ile zihni daha iyi anlamamız için yapılan çalışmaların tamamıdır. Bu da yaşamımız içerisindeki belirsizliklerden kurtulmamızı sağlıyor.

Bilgi, insan için neden önemlidir?

Bilgi, hem pratik hem de teorik yaşam içerisinde kavrama ve anlama oranını yüksek miktarda arttırdığından dolayı son derece değerli ve önemli bir kaynak olarak tanımlanabilir. Bu kaynak sayesinde elimizde tuttuğumuz bardağın, içimize çektiğimiz havanın tam olarak ne olduğunu hisseder ve buna göre bir kavrayışlar haritası geliştiririz. Geliştirdiğimiz bu kavrayışlar haritasında adlandırmadığımız her bir kavram ise bizim yaşamın daha içinde olmamızı, yaşam ile daha çok bütünleşmemizi, ve yaşamdaki her bir değişkeni daha sağlıklı anlamlandırmamızı sağlar. Peki, bu ne anlama gelir? Bu, şu anlama gelir: bilgi sahibi olmak her zaman fikir sahibi olmak anlamına gelmiyor ama yaşam hakkında aktif fikir sahibi olabilmemiz için bilgi sahibi olmaktan başka çaremiz yok. Bir fikrin temelini ve pratiğini inşa etmeye çalışırken yaşam içerisinde o fikrin çalışmasını sağlamak zorundayız. Bu da ancak yeterli bir donanım ile mümkün. Bir temel bilgi düzeyine ulaştıktan sonra genel olarak kendi çabalarımız ile yeni doğrular keşfetmek de zor değil. Fakat temel bir bilgiye sahip olmuş şekilde bu sürece başlamak oldukça kritik.

Bilgi ilk çağlardan beri insan için önemli. Yani aslında tamamen felsefi bir olgu da değil. Bilgi yüzyıllar boyunca dinozorların değil, insanların hayatta kalmış olmasını sağlayan evrimsel bir silah aynı zamanda. Bilgi medeni insanın da yırtıcı insanın da en güçlü silahıdır.

Bir şeye var demenin koşulları neler olabilir?

Ontoloji, felsefenin varlık ile ilgilenen en temel alanı. Varlık sorularının ise en büyük ve en tartışmalı kısmı kuşkusuz ‘’Varlık var mıdır?’’ kısmıdır. Yüzyıllarca yaşaya idealistler, materyalistler, düalistler ve daha niceleri, varlık var mıdır sorusuna birbirinden oldukça farklı cevaplar verdiler. Varlık var mıdır sorusunun bir devamı ise eğer varsa bunu nasıl algılayabiliriz sorusu olduğundan dolayı, asında varlık var mıdır, kolayca cevaplanabilecek bir soru değildir. Devamında bir evrensel ya da yersel sistem kurulmasını gerektirir. Peki, bir şeye var demenin koşulları neler olabilir? Bu konu hakkında farklı felsefe akımlarının farklı görüşleri var. Bu görüşler birbiri ile zıt pek çok önerme dile getiriyor.

  • Bir şeye var diyebilmemiz için o şeyi 5 duyu organından biri ya da birkaçı ile algılayabilmemiz yeterlidir. Bu o şeyin kesinlikle var olduğunu, ve var olduğunu bize gösterdiğini anlatır.
  • Bir şeyin var olduğuna inanabilmemiz için duyu organlarına güvenmek oldukça yanlıştır. Çünkü duyu oranları illüzyona uğratılabilir ya da manipüle edilebilir. Bundan dolayı varlığın zihinsel grafiğini çizerek onu zihinsel önermelerle doğrulamaya çalışmak gerekiyor. Örneğin ‘’şu varsa şu an şu da olmalı’’ gibi ilişkiler kurmak, varlığı nedensellik ilişkisi içinde doğrulamak anlamına gelir.
  • Varlığa var demenin herhangi bir koşulu yoktur. Asla bir varlığın gerçekten var olup olmadığından emin olamayız. Emin olabileceğimiz tek şey, hiçbir şeyden emin olamayışımızdır.

Türkiye Selçukluları’nın kuruluş döneminde Haçlılar ile karşılaşması ne gibi sorunlara neden olmuştur?

Haçlı Seferleri 9. yüzyılın sonunda Papa önderliğinde Anadolu’da Müslümanlara karşı düzenlenen akınlardır. Amaç özellikle Müslüman Türklerin siyasi ve askeri otoritesini kırmak ve yayılışını engellemektir.O dönemde Anadolu’ya açılmak isteyen Türklerinde haçlı seferleriyle karşılaşması birtakım sorunlara yol açmıştır.

Türkiye Selçukluları’nın kuruluş döneminde Haçlılar ile karşılaşması ne gibi sorunlara neden olmuştur?

Kuruluş Dönemi Zayıflaması

Kuruluş döneminde ve Anadolu’ya keşif amaçlı akınlar yaptığı dönemde Selçukluların Haçlı Seferlerine maruz kalmaları , onları askeri , siyasi ve ekonomik anlamda sarsıntıya uğratmıştır.

Anadolu Birliği Sağlanamamıştır

Yapılan seferler sebebiyle Türk ordusu yıpranmış dolayısıyla Türk akınları durmak zorunda kalmıştır. Ve bir süre Anadoludaki Türk birliği sağlanamamıştır.

Selçukluların Başkenti Konya’ya Taşınmıştır

Askeri ve siyasi sarsıntılardan dolayı Türkiye Selçukluları başkentlerini Konya’ya taşımak zorunda kalmışlardır.

Bizans’ın Türkleri Anadolu’dan Silme Çabası

Türklerin askeri zayıflamasını fırsat bilen Bizanslılar Türkleri yerleşmeye çalıştığı Anadolu’dan atma çabası içersine girmişlerdir.Fakat bu konuda başarılı olamamışlardır.Sadece Selçuklu Türkleri bu seferlerden askeri ve ekonomik olarak etkilenmiş ve birtakım kayıplar vermişlerdir. Ve Bizansın biraz rahatlaması sağlanmıştır.

Çaka Beyliği, hangi yönleriyle Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinden farklılık gösterir?

Çaka Bey Malazgirt Zaferinden hemen sonra Anadoluyu yurt edinmeye başlayan ve beylik kuran ilk kişilerden biridir. İzmir civarlarında kendi beyliğini Çaka Beyliği adında kurmuştur. Ama Çaka Beyi ve aynı zamanda Çaka Beyliğini diğerlerinden ayıran bazı özellikleri vardır.

Çaka Beyliği, hangi yönleriyle Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerinden farklılık gösterir?

Türk Tarihindeki İlk Donanma

Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra denizle karşılaşmışlardır.Çaka Bey ise bizansa esir düştüğü sırada saraydan kaçarak İzmire gitmiş ve burada denizi görmüştür. Beyliğini İzmir yakınlarına kuran Çaka Bey ise Türk tarihindeki ilk denizci ve ilk amiral olmuştur.Kendi donanmasını kurmuştur ve Çaka Beyliği de Türk tarihinin donanmaya sahip ilk beyliği olmuştur. Anadoludaki diğer Türklerin aksine Çaka Beyliği Bizanslılar ile karada değil denizde savaşmıştır. Ve donanmasıyla Bizansa karşı birçok zafer kazanmıştır. Hatta Çanakkale taraflarında dahi zaferler kazanıp beyliğini büyütmüştür.

Diğer Beyliklere Öncülük Etmesi

Çaka Beyin ilk denizci olması sebebiyle Türklerde denizciliğin önünü açmış ve diğer beyliklerinde kendi donanmalarına sahip olmasını sağlamıştır.

XII. yüzyıldan itibaren Batılılar tarafından Anadolu’ya Türkiye denilmesinin nedenleri neler olabilir?

Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra özellikle 12. yüzyıldan itibaren Batılılar Anadoluya Türkiye olarak adlandırmaya başladı. Dönemin ünlü seyyahı Marco Polo dahi eserlerinde Anadoludan Türkiye olarak bahsetmiştir. Anadoluya Türkiye denmesi sadece batılılarda değil Arap dünyasında da görülmüştür. Bir Arap gezgin olan İbn-i Batuta bunun örneklerinde bir tanesidir.

XII. yüzyıldan itibaren Batılılar tarafından Anadolu’ya Türkiye denilmesinin nedenleri neler olabilir?

1)Türklerin Anadolu Hakimliği

Malazgirt Savaşı öncesi ve sonrası kurulan beyliklerle birlikte Anadolu artık bir tük diyarı haline gelmiş ve nufüs büyük oranda Türkleşmiştir. Bu durum Anadolu’ya Türkiye denmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

2)Kazanılan Zaferler

Bizansın sürekli bozguna uğratılması Haçlı Seferlerinden itiabren bu durumda çok etkili olmuştur.Sonrasında Malazgirt Meydan Muharebesi ve ardından Miryekefalon Savaşı zaferleri Anadoluyu tamamen bir Türk yurdu haline getirmiştir.

3)Türklerin Anadoluyu Bayındırlık Haline Getirmesi

Artık Anadolu’yu kesin olarak yurt edinen Türkler bölgeyi bayındırlık haline getirmiş ve şehirler kurup yerleşik hayata geçimiştir. Bu durumda artık Anadolunun Türkiye yani Türklerin yaşadığı yer anlamına gelen bir isimle isimlendirilmesine sebep olmuştur.

Türkmen akınlarına karşı Bizans’ın etkisiz kalmasının nedenleri neler olabilir?

Türkler 4. yüzyılda ve 6. yüzyılda Anadolu’ya akınlar yapmıştır. Fakat Selçuklu döneminde, Tuğrul Bey ve Alpaslan tarafından yapılan akınlar Anadoluyu keşif amacı taşımaktadır. Keşif amacı taşıyan bu akınlar bile Bizans askeri gücünü önemli ölçüde kırmıştır. Ve Bizans bu akınlara karşı etkisiz kalmıştır.

Türkmen akınlarına karşı Bizans’ın etkisiz kalmasının nedenleri neler olabilir?

Halkın Destek Vermemesi

O dönemde Anadolu halkı çok yanlış politikalarla yönetildiği için halkın Bizansa olan güveni kırılmıştı.Dolayısıyla halk akınlar sırasında bir nevi tepkisiz kalmış ve Bizansa destek vermemiştir.

Bizansı Paralı Askerlerin Savunması

Bizansta güvenlik paralı askerler ile sağlanıyordu.Bu askerlerin ücreti halktan alınan yüksek vergiler ile ödeniyordu.Bu durum bölge halkını yeterince bıktırmış ve isyan etme konumuna getirmişti. Türkler ise yeni yurt edinme ve cihat anlayışıyla savaştıkları için paralı askerlerden savaş psikolojisi anlamında çok daha ilerideydiler.  Zaten daha önce bir kısmı dağıtılmış olan yerel muhafızlar dolayısıyla askeri anlamda çok daha zayıf hale gelmişti.

Yerel Hanedanlar ve Askeri Kadroların Dağıtılması

Bu kadroların dağıtılmasıda bölgenin savunma ve otoritesini zayıflatmış akınlara karşı savunmasız bırakmıştır.