Edebi türlerden hangisinin bir insanın iç dünyasını yansıtmada daha etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

Edebî türlerden hangisinin bir insanın iç dünyasını yansıtmada daha etkili olduğunu düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi nedenleriyle paylaşınız.

 

Edebî türlerden insanın iç dünyasını yansıtmada daha etkili olduğunu düşündüğüm eserler psikolojik yönü ağır basan edebi eserlerdir. Bireyin iç dünyasını esas alan yazarlar insanın gerçekliğini farklı bir bakış açısıyla anlatarak psikoanalitik gibi bilimlerden ve görüşlerinden faydalanarak bu eserleri yazarlar. Ayrıca bu tür edebi eserler de psikolojik öğelere de sıkça yer verilir. Bireyin iç dünyasını esas alan bireysel çözümlemeler önemli yer tutmuştur. Bireyin ruh hali ve iç çatışmaları, gerçekçi psikolojik tasvirlerle açıklanmıştır.

 

Yazarlar, bireyin iç dünyasını esas alan bu eserlerde; bunalım, yabancılaşma, yalnızlık, sıkıntı, bilinçaltı, bireysel sorgulamalar, evrenin düzeni, toplumsal bunalımlar gibi konuları genellikle ele almışlardır. Olay örgüsünü bireyin ruh hali, iç çatışmaları, psikolojik betimlemeler aracılığı ile anlatarak bu konularla ilgili psikolojik tahlillerde bulunmuşlardır. Ruhun üstünlüğüne de önem vermişlerdir.

 

Kişinin iç dünyasını esas alan edebi eserlerde insana özgü gerçekçilik ön plandadır. Olaylardan ve insanlardan hareketle bireyin iç dünyasını anlatan bu eserlerde iç gözlem, psikoloji ve empati en esas kavramlardır. Okuyucu bu tarz edebi eserleri okurken kendi iç dünyasına yönelir aslında. Bu psikolojik eserler bizim de kendi kendimize bir iç gözlem yapmamızı sağlar. Kişi kendi içinde yaşadığı ya da çevresindeki aslında bir takım gerçeklikleri fark edebilir. Çünkü, okuyucunun iç dünyası anlatılan bu eserler de olay örgüsü insana özgü bir gerçeği ifade etmek üzere psikoloji biliminden yararlanılarak yazılmıştır.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

 Bir romanın sadece kendi yazıldığı dönemde önemli olan bir sorunu ele almış olması, o eserin değerini ve kalıcılığını nasıl etkiler?

 Bir romanın sadece kendi yazıldığı dönemde önemli olan bir sorunu ele almış olması, o eserin değerini ve kalıcılığını nasıl etkiler?

 

Bir edebi eser de ele alınan olay örgüsü, edebi eserlerin önemli bir parçası hatta asıl unsurudur. Bir romanın sadece kendi yazıldığı dönemdeki önemli bir sorunu ele alması o romanın evrensellikten uzak, dönemlik bir eser olarak kalmasına neden olur. Kısacası o romanın çok kalıcılığı olmaz. Bu tarz eserler döneminde çok beğenilen bir eser olsa bile değer ve kalıcılık konusun da sorun yaşayacaktır.

 

Geçmişten günümüze kadar gelmiş halen eski kalıcılığına devam eden eserler, hala toplumun hemen hemen her kesimine hitap eden, daha genel içerikli eserlerdir. Dönemlik konular sürekli değişen şart ve koşullardan kaynaklı zamanla geçerliliğini yitireceklerdir. Örneğin, bilimsel içerikli bir yapıtın bilimsel kuramın geçerliliğini kaybettiği zaman değerini ve kalıcılığını kaybetmesi gibi dönemin güncel bir konusu ile yazılan bir roman da kalıcı olmayacaktır. Oysaki her döneme hitap edebilecek konularda yazılmış eserler yüzyıllar boyunca evrenselliklerini, canlılıklarını ve güncelliklerini hâlâ koruduklarını görmekteyiz. Bu eserler zamanla yalnışlanmazlar ve her durumda değerlerini korurlar.

 

Bunun için bir romanın konusunun özgün olması, geniş temsil gücünün bulunması çok önemlidir. Klasik romanlara baktığımızda da onların kendi türlerinde emsalsiz olduklarını ve kendi türünün en iyisi olduğunu görürüz.  Zamana dayanıklı, derinlikli yapılara sahip eserlerdir, tüm insanlığın duygularını zenginleştirir. Bu yüzden bir romanın sadece kendi yazıldığı dönemde önemli olan bir sorunu ele almış olması o eserin değerini ve kalıcılığını yitirmesine neden olur.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

 Bir eserdeki kahramanların isimleri ile kişilik özellikleri arasında bir bağ olmasının sizce okuyucuda nasıl bir etkisi vardır?

 Bir eserdeki kahramanların isimleri ile kişilik özellikleri arasında bir bağ olmasının sizce okuyucuda nasıl bir etkisi vardır?

 

Yaşamımız da önemli yeri olan edebiyat eserlerinde, eserin kahramanları büyük bir önem taşımaktadır. Bir eserdeki kahramanlara verilen isimler okuyucuya kahramanların kişilik özellikleri hakkında bir fikir verir. Yani bir nevi okuru yönlendirir. Okuyucu eserin kahramanının ismi doğrultusunda kahramanın iyi bir kişilik mi yoksa kötü bir kişilik mi ya da farklı karakter özelliklerine sahip bir kişilik mi olup olmadığı kanısına bu sayede varır. Okuyucu eserdeki kahramanın ismi ile kişilik özellikleri arasında ister istemez bir bağ oluşturacaktır. Eserdeki kahramanın kişilik özellikleri olabilecek; cesurluk, dostluk, dürüstlük, adalet, sadakat, iyilik gibi özellikleri taşıyan kahramana verilen isim de, bu kişilik özelliklerine yakışır anlam da olmalıdır. Eserdeki kahramanın özellikleri bu kavramların tam tersi de olabilir.

 

Eserdeki kahramanların dış görünüşü, konuşması, diyaloğu kısacası eserdeki kahramanın okura sunuluş biçimi kadar, isminin de önemli unsurlardan biri olmasının bir sebebi de, kahramanın ismi ile kişilik özellikleri arasında bir bağlantı kurulursa karakterin daha akılda kalıcı olmasıdır. Bu yüzden, kahramanların okuyucuyla daha iyi bir bağ kurması için kahramana verilen isime de yazarın önem vermesi gerekmektedir. İsim deyip geçmemek gerekmektedir. Bir isim çok büyük farklar yaratabilir.

 

Edebiyat eserlerindeki en bilinen kahramanların isimlerine baktığımız zaman da eserlerdeki kahramanların isimlerinin kişilik özelliklerini yansıttığını görüyoruz. Bu da okuyucunun eserdeki kahramanla bir bağ kurarak kahramanı daha çok benimsemesine neden olmaktadır.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Özellikle görmeyi istediğiniz bir yer var mı?

Özellikle görmeyi istediğiniz bir yer var mı? Nedenleri ile söyleyiniz.

 

İşte ülkemizden kilometrelerce uzakta, bin yıllık tarihi, müthiş doğası, bol oksijenli havası sade ve sakin yaşam tarzı ile Yeni Zelanda… Yeni Zelanda Pasifik Okyanusu’nun güneybatısında, adalardan oluşmuş bir ülkedir. J.R.R Tolkinen’in en ünlü eseri olan Yüzüklerin Efendisi serisine ilham kaynağı olan adalar ülkesi.

 

Size Yeni Zelanda’yı ziyaret etmeniz için 6 Neden;

  • Doğa. Yeni Zelanda’da yağmur ormanlarından dağlara, göllere, buzullara ve hatta volkanlara kadar dünyanın en çeşitli doğal zenginlikleri vardır. Bu farklı doğal özelliklerin çoğu aynı gün ziyaret edilebilirsiniz.
  • İklim. Yeni Zelanda’da dört mevsim olmasına rağmen, diğer birçok ülkede bulunabilecek aşırı sıcak ve soğuk uçları yoktur. Yılın herhangi bir zamanı Yeni Zelanda’nın harikalarını keşfetmek için güzel bir zamandır.
  • İnsanlar. Yeni Zelandalılar doğal olarak sıcak ve arkadaş canlısı insanlardır ve özellikle turistler için misafirperverdir. Nereye giderseniz gidin, samimi bir gülümseme ve sıcak bir karşılama alacaksınız.
  • Güvenlik. Yeni Zelanda’da suç oranı oldukça düşüktür ve bir turist olarak sorunla karşılaşmanız pek mümkün değildir. Dahası, Yeni Zelanda’nın vahşi yaşamı arasında neredeyse hiç ölümcül yaratık yoktur; böylece yemek yerken ya da doğayı gözlemlerken ısırılma endişesi yaşamadan keşif yapabilirsiniz!
  • Kültür. 1700’lü yıllarda Avrupalıların gelmesinden önce Maoriler adı verilen yerel halk Maori’ye yerleşmişti. Bugün Yeni Zelanda, birçok farklı ülkeden insanlarınoluşturduğu barışçıl bir toplumda gelişen bir kültürlerin büyüleyici karışımıdır.
  • 100 mil yarıçapında bir alanda ve hatta aynı gün içinde sörf, kayak, snowboard, kano, tramping, yelken, yüzme, paraşütle atlama, ata binme veya mağara gezisi yapabilirsiniz. Yeni Zelanda’ya gitmişken kendi keşifleri olan meşhur bungeejump’i denemeyi unutmayın.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Ramazan ayında düzenlenen geleneksel eğlencelerin birlik ve beraberlik ruhunu canlı tuttuğunu söyleyebilir misiniz?

Ramazan ayında düzenlenen geleneksel eğlencelerin birlik ve beraberlik ruhunu canlı tuttuğunu söyleyebilir misiniz? Neden?

 

Ramazan ayında düzenlenen geleneksel eğlencelerin birlik ve beraberlik ruhunu canlı tuttuğunu söyleyebiliriz. Çünkü; insanlar toplumsal varlıklardır. Ramazan ayı geldiği zaman herkeste bir heyecan başlar. Çünkü; Ramazan ayı ibadetin en yoğun şekilde yaşandığı bir ay olduğu kadar, Ramazan ayında yapılan eğlenceleri ile de özellikle çocukların beklediği özel bir zaman dilimidir. Bunun sebebi; bu ay da pek çok eğlence ve etkinlikler düzenlenir. Bunlara örnek verecek olursak;  canbazlar, hokkabazlar, karagöz ustaları, meddahlar, ortaoyuncuların oynadığı ramazan eğlenceleridir. Macuncular, kağıt helvalar satılır. Sabaha karşı sahur vaktin de bekçiler davul eşliğinde okudukları manilerle sahuru haber verirler. En önemlisi de ramazan ayın da büyük büyük iftar sofraları, iftar çadırları kurularak çeşit çeşit yemekler yapılır. İnsanlar bu ayda sofralarında ki yemekleri daha çok sevdikleri ile paylaşmak isterler.

 

Aç ve yoksulların halini daha iyi anladığımız bu ayda İnsanlar daha çok paylaşmaya çalışır. İhtiyaç sahibi insanların ihtiyaçları giderilmeye çalışılır. Tüm bunlar bizim maneviyatımızı daha da kuvvetlendirerek, toplum olarak birbirimize olan sevgi bağlarımızı daha da güçlendirir.

 

Ramazan aylarında düzenlenen geleneksel eğlenceler eski zamanlardan beri günümüze kadar taşınmaya çalışılmış, halen günümüzde de eskisi kadar olmasa da yapılmaya çalışılarak gelecek nesillere taşınmaya çalışılan etkinliklerdir. Ramazan ayında düzenlenen bu eğlenceler bizim adet ve ananelerimizdir. Bizleri birbirimize bağlayarak, birlik ve beraberlik duygularımızı daha da canlı tutar.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Güldürü ağırlıklı tiyatroları izlemekten hoşlanır mısınız?

Güldürü ağırlıklı tiyatroları izlemekten hoşlanır mısınız? Niçin?

 

Güldürü ağırlıklı tiyatroları izlemekten hoşlanırım. Çünkü; gülmek insanı rahatlatır, sakinleştirir, kötü bir ruh halindeysek bizi rahatlatır. Kısaca gülmek; insan için zevktir, kişinin ruhu için, bedeni için sağlıktır. Yani bir nevi kötü duygulardan arınma gibidir, insanların sorunlarını ve acılarını unutturur.

 

İnsan için; gülmeden, gülümsemeden bir ömrün nasıl geçeceğini düşünmek bile çok zordur. Gülme her kültürde onaylanmış evrensel duygulardan biri olarak kabul edilir. Bunların yanı sıra gülme, insanları sosyal çevrede de bir arada tutmaya da yarar. Bu sosyal çevrelerden birisi de güldürü ağırlıklı tiyatrolardır. İnsanlar güldürü ağırlıklı tiyatrolar da hem mutlu olurlar hem de bir sorun, sıkıntıları varsa kısa süre de olsa rahatlayıp, sıkıntılarından sıyrılmış olurlar. Bunların yanında sosyal bir etkinlikte bulunup kendilerine de güzel zaman ayırmış olurlar. Bu yüzden güldürü ağırlıklı tiyatrolara mutlaka gitmeliyiz. Hiç güldürü ağırlıklı bir tiyatroya gitmemiş kişilere de tavsiye etmeliyiz.

 

Geleneksel Türk tiyatrosunun başlıca güldürü öğeleri genellikle; abartılı tavırlar, doğaçlama espriler, belli bir tiplemenin taklidinin yapılması, yanlış anlaşılmalar, söz kavgaları ve değişik yörelere özgü şive ve ağız taklitleridir. Doğaçlamaya dayanan bu tiyatronun temel öğesi güldürüdür. Gülmeyi seven herkesin seveceği bir sosyal faaliyettir güldürü ağırlıklı tiyatrolar. Ben de hem zamanımı iyi değerlendirmek için hem de bana mutluluk, keyif verdiği kendimi iyi hissettirdiği için güldürü ağırlıklı tiyatroları izlemekten hoşlanıyorum.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Çevrenizdeki insanlarla iletişiminizde yanlış anlaşılmayı engellemek için neler yapılabilir?

Çevrenizdeki insanlarla iletişiminizde yanlış anlaşılmayı engellemek için neler yapılabilir?

 

İletişime kişilerin birbirini anlama süreci diyebiliriz. Çünkü iletişimin amacı anlaşılabilmektir. İletişimin insan hayatındaki önemi çok büyüktür. İnsanoğlu var olduğu günden bu yana sürekli iletişim kurmaya ihtiyaç duymuştur. Bundan dolayıdır ki iletişim geçmişten günümüze kadar sürekli gelişmiş, halen de gelişmektedir. Günümüz teknolojisinin hızla ilerlemesi de buna örnek olarak gösterilebilir.

 

Birey sosyal bir varlık olduğu için iletişim hayatın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Aile, okul, iş, arkadaş, eş, kurumlar gibi birçok yerde kısacası hayatımızın her yerinde iletişime ihtiyaç duyarız. Kişi sosyal çevresi ile sağlıklı ve mutlu bir hayat sürdürebilmek için iletişim kurmak zorundadır. Ayrıca bireyin çevresi ile iyi ilişkiler içerinde olması bireyin ruhsal olarak da kendini daha iyi hissetmesine de yardımcı olur.

 

Bazen iletişim kurarken çevremizdeki insanlarla iletişiminizde birtakım yanlış anlaşılmalar yaşarız. Bu yanlış anlamaları engellemek için kişiler arası iletişimimizde yaptığımız yanlış davranışlara dikkat etmeliyiz. Öncelikle karşı tarafla iletişime geçmeden önce anlatmak istediğimiz şeyi düşünerek mesajımızı karşı tarafa açık ve net olarak ifade etmeliyiz. Düşüncelerimizi karşı tarafa anlatırken beden dilimiz de çok önemlidir. Bu yüzden yüz ifademize de dikkat etmeliyiz. Karşı tarafı suçlayıcı ifadelerden de kaçınmalıyız. İletişimin en önemli unsurlarından biri de dinlemektir. Mutlaka karşı tarafa da söz hakkı vermeliyiz. Belki anlatmak istediklerimizi tam olarak anlatamamış olabiliriz. Bu yüzden karşı taraf söylediklerimizi anlamamış olabilir. İletişim de bunlara dikkat ettiğimiz takdirde çevredeki insanlarla iletişimimizdeki yanlış anlaşılmayı büyük oranda engellemiş oluruz.

 

Diğer yazılarımız için dershane anasayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) doğduğu dönemde Mekke’deki dini ve sosyal hayat nasıldı?

HzMuhammed’in (s.a.v.doğduğu dönemde Mekke’deki dini ve sosyal hayat nasıldı? Açıklayınız.

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir. O yıllar insanlık alemin en cahil dönemleriydi. Bundan dolayı o yıllara yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İslamiyet’i getirdiği zamana kadarki yıllara Cahiliye Yılları veya Cahiliye Dönemi denmiştir. İnsanların insanları en kötü şekilde kullandığı, din, inanç ve ahlaki kuralların olmadığı bir dönemdir. Mekke döneminde insanlar kendi elleriyle yaptıkları putlara taparlardı. Bazılarını helvadan yaparlardı. Helvadan putlarına tapındıktan sonra acıktıklarında tanrı olarak gördükleri putları yerlerdi. O dönemde bilinen dört büyük put ise Lat, Menat, Uzza ve Hubel’dir. Putperestliğin dışında Sabiilik yani yıldızlara tapan insanlar vardı. Mecusilik yani ateşe tapıcılık, Hıristiyanlık, Yahudilik de o dönemde var olan dinlerdir. Tek tanrı inancının olduğu tek inanç ise Hz. İbrahim’in dini olan Hanif Dinidir. Peygamber Efendimizin (sav) peygamberliğinden önce Tek ve Yüce yaratıcının varlığına inanan Hanif Dinine mensup olduğu bilinmektedir.

 

Din hayatı gibi sosyal hayatta yanlışlara batmış durumdaydı. İnsanlar köleler ve efendiler olarak ayrılırdı. Köleler efendilerin malıydı. İstedikleri gibi alır satarlardı. Kölelerin insan olarak bir değerleri yoktu. Çalıştırılır ve üzerinden para kazanılırdı. Kumar, zina, içki, insanları hakir görme, soygunculuk, faiz, zengin fakir, kadın erkek ayrımı yapma, kan davası gütme, kabilecilik gibi kötü davranışlar vardı. Kadınlara değer verilmezdi. Hatta kız çocukları istenmezdi. Kız çocuklarının ailenin adını kirleteceğine inanıldığı için daha küçücükken diri diri toprağa gömerlerdi. Daha birçok kötü adetin olduğu toplum Hz. Muhammed’in (sav) İslamiyet’i getirmesiyle birlikte değişti ve güzelleşti.

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) olan sevgi ve saygınızı nasıl ifade edersiniz?

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) olan sevgi ve saygınızı nasıl ifade edersiniz?

 

Hz. Muhammed (sav) İslam peygamberidir. Dünyaya gönderilen en son peygamberdir. O’dan (sav) sonra başka peygamber gelmeyecektir. Hatem’ül-Enbiya’dır. Kendine peygamberli vazifesi 40 yaşında iken verilmiştir. Peygamberli verilmeden önce güzel ahlakı, olgun kişiliği ile insanlara örnek olmuştur. Peygamberlik vazifesi verildikten sonra ise İslam’ın emirlerini yaşayarak, yasaklarından kaçınarak örnek olmuştur. Hz. Muhammed (sav) ümmetinin kurtuluşu için çok çaba sarf etmiş, Allah’ın onları koruması için yalvarmış yakarmıştır. Ümmetinin kurtuluşa ermesi için çok hırslı olan Hz. Muhammed’e (sav) karşı ümmeti olan bizlerin de vazifeleri vardır. En büyük vazifemiz O’nu (sav)sevmektir. Kendini ne kadar çok sevdiğini sorduğu Hz. Ömer’in; nefsimden, anamdan babamdan çok sonra cevaplarını olmadı demiştir. Beni ananızdan, babanızdan ve nefsinizden çok sevmedikçe kamil mümin olamazsınız buyurmuştur. Canımız Sana feda olsun Ya Rasulallah (sav) ifadesi bu hadis-i şeriften kaynaklanmaktadır. Peygamber’e duyulan sevgi her türlü sevginin üstünde olmalıdır.

 

Sevgimizi her şeyden ve herkesten fazla severek gösterebiliriz. Her şeyden ve herkesten fazla sevdiğimizi ise O’nun (sav) sünnetine uyarak, hadislerine göre yaşayarak gösterebiliriz. O’na (sav) saygımızın göstergesi ise adı anıldığında salavat getirmektedir. Kur’an’da, melekler O’na (sav) salavat getirir, Ey iman edenler siz de salavat getirin buyrulduğundan Hz. Muhammed’in (sav) adının anıldığı yerde salavat getirmek vaciptir. Defalarca Adının anıldığı yerde en az bir kere salavat getirmek zorundayız. Her anıldığında salavat getiren çok daha fazla sevap kazanır. Aynı zamanda Hz. Muhammed’in (sav) şefaatine yaklaşır.

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) niçin “el-Emin” lakabı verilmiştir?

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) niçin “el-Emin” lakabı verilmiştir?

 

Emin, kendisine güvenilen, ihanet etmeyen, doğru sözlü, güzel ahlaklı, sözünde duran, başkalarından korkmayan, vefalı kişi anlamlarına gelir. İslamiyet gelmeden önce Arabistan’da yaşanan döneme Cahiliye denmektedir. Cahiliye döneminde insanlara yaptıkları bir şeyden dolayı veya bir özelliğinden dolayı lakaplar verilirmiş. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) Muhammed’ül-Emin lakabı, peygamberliğinden önce verilmiştir. 608 yılında verilen bu lakap onun o dönemlerde bile ne kadar güvenilir olduğunun ve iyi ahlaka sahip olduğunun göstergesidir. Cahiliye döneminde insanlar birbirlerine güvenmezmiş. Fakat Hz. Muhammed’e (sav) güvenirlermiş. Ticaret için uzun sürecek seyahate giderken kızlarını ve hanımlarını diğer erkeklerden ve başlarına gelebilecek kötülüklerden koruması için O’na (sav) emanet ederlermiş. 20’li yaşlardaki bekar bir erkeğe kızlarını ve hanımlarını emanet etmeleri, O (sav) kişinin ne kadar Emin olduğunun göstergesidir. Kabe’nin tamiri sırasında çıkarılan Hacerül Esved’in yerine konulması hususunda kabileler kavgaya başlamışlardır. İşin içinden çıkamayınca, Kabe’nin sınırlarına ilk kim girerse onu hakem tayin edelim demişler. Hz. Muhammed (sav) girince O’na güvenebiliriz O Muhammed’ül-Emin’dir demişlerdir.

 

Emin lakabı Mekkeli müşrikler tarafından verilmiştir. Allah, Mekkelilerin gözünde O’nu (sav) sözüne güvenilir, doğru söyleyen, asla yalan söylemeyen biri olarak tanıtmıştır. Mekkelilerin Efendimizi  (sav) Emin olarak tanımaları peygamberliğini ilan etmesi ve insanların kabul etmesi için çok önemlidir.  Safa Tepesi’ne çıkıp İslam’ı açık olarak ilan ederken, şu dağın arkasından bir ordu size saldırmaya geliyor desem ne dersiniz, diye sorumuş. Mekkeliler de Sana inanırız Sen doğru sözlüsün, yalan söylemezsin, Muhammed’ül Emin’sin demişlerdir. Önce Emin olduğunu belirttikten sonrasında söyleyeceği şeylerin de doğru olduğunun garantisini vermiştir.