Anız Yakılmasının Toprakta Yaşayan Canlılar Üzerindeki Olumsuz Etkileri Neler Olabilir?

Anız Yakılmasının Toprakta Yaşayan Canlılar Üzerindeki Olumsuz Etkileri Neler Olabilir?

 

Anız yakılması ile birlikte toprağın verimliliği azalır ve  düşer. Toprakta yaşayan canlılar için gerekli olan ölmüş bitki kök ve sapları da yanarak, onların besinsiz kalmasına neden olunur. Toprağı tutan ot ve samanları olmaması, rüzgar erozyonu yaratır, toprak yağan yağmur ile beraber akmaya başlar ve erozyon meydana getirir. Anız yakılmasının toprakta yaşayan canlılar üzerindeki olumsuz etkileri arasında ayrıca toprakta su depolanamaz ve mineraller olmadığı için toprak yeniden su tutamaz. Doğal denge bozulur, orman yangınlarına sebebiyet verir. Ekin kurdu denen zararlılar bu şekilde yok olmamaktadır ve yangın sonrası kök çürüklüğü oluşması için de bu zararlılara davetiye çıkarılmış olur.

Anız yakılmasının toprakta yaşayan canlılar üzerindeki olumsuz etkileri ile birlikte aynı zamanda hava kirliliği ve havanın karbon dengesine de müdahale edilmiş olmakta. Toprakta görülebilen canlılar olduğu gibi gözle görülmeyen canlılar da yaşamakta. Anız yakılımı ile toprak faydasız hale getirilip, canlıların ölmesine kadar sebebiyet verilebilir. Örneğin fare ile köstebek toprak içinde gözenek oluştururken aynı zamanda suyun tutunacağı bir toprak altı su yuvası da hazırlar. Üstelik gözle görmediğimiz pek çok mikro organizma, milyarlar ile belirlenebilecek bakteri ve iki yüz milyon kadar mantar bulunmakta. Anız yakılmasının toprakta yaşayan canlılar üzerindeki olumsuz etkileri ile canlıların yaşam alanlarını kısıtlayıp, doğal ortamlarını ortadan kaldırmış olmaktayız.

Anız yakılmasını önlemek amacıyla neler yapılabilir?

Ülkemizde çiftçiler anızı daha iyi şekilde tohum yatağı meydana getirmek, haşere ve yabancı otları yok etmek, hasattan sonra, hemen bir diğer ürünün ekimine geçilecekse istenilen şekilde ekim yapılması, anız sapları ile beraber mibzer gözlerin tıkanmasını önlemek amacı ile yapılmaktadır. Fakat bu nedenlerin sağlayacağı yarar, vereceği zararın yanında son derece ufak kalmakta. Anız yakılmasını önlemek için çiftçilerimize modern tarım teknikleri anlatılmalıdır. Bu modern tarım teknikleri içerisinde anız yakmanın son derece yanlış olduğu kesinlikle anlatılmalıdır. Yakma sonucunda ortaya çıkan zararların pek çoğunu neredeyse telafi etmek mümkün değildir. Ayrıca anız yakıldığında toprak içinde bulunan organik madde de yakılmakta ve yok edilmektedir.

Anız yakılmasını önlemek için neler yapılabilir? İlk olarak tohum yatağı hazırlanırken modern tarım teknikleri göz önünde bulundurulmalı ve bu şekilde yapılmalıdır.

İkinci olarak hububat hasatları biçer döver ile toprak yüzeyine en yakın şekilde yapılmalı ki anızın mikroorganizmalar tarafından parçalanacak olması ve çürüyerek maddeye dönmesi kolaylaşsın. Üçüncü olarak hasattan sonra anız parçalayan bir alet ile toprak karıştırılmalıdır. Dördüncü olarak da yabancı ot ve haşereleri topraktan uzaklaştırmak, hatta yok etmek için kimyasal ilaç kullanılarak, mücadele edilebilir.

 

Anız yakılmasını önlemek daha verimli topraklarda, daha güzel ürünlere sahip olmamızı, ülkemizin ve çiftçimizin daha verimli ve sağlıklı bir şekilde karşılık alarak ekonomik olarak da memnun kalmasına olanak tanıyacaktır.

Anız Yakılması Sonucu Atmosferde Artan Karbon Miktarı, Küresel Isınma Ve Biyoçeşitlilik Üzerinde Ne Gibi Olumsuzluklara Neden Olmaktadır?

Anız Yakılması Sonucu Atmosferde Artan Karbon Miktarı, Küresel Isınma Ve Biyoçeşitlilik Üzerinde Ne Gibi Olumsuzluklara Neden Olmaktadır?

 

Coğrafya’nın önemli konuları arasında anız yakılması vardır. Anız yakmak çevreye zarar veren etmenler arasında yer almaktadır. Bu yüzden herkes anız konusunda bilinçli olmalıdır. Hasat sonrasında anız denilen, bitkilerin sap, kök, yaprak ve dal gibi bölümlerinin yakılıp bertaraf edilmesi oldukça yaygın bir yöntem. Çiftçiler arazilerine aynı yılda iki ya da üçüncü ürünü ekmek, hızlı şekilde toprağı işlemek, tohum yatağı hazırlamak, iş gücünden tasarruf etmek ve maliyeti düşürmek için anız yakmakta.

Ancak anız yakılmasının küresel ısınmaya etkisi göz önüne alındığında yakılan bitkiler biyokütleleri ile atmosferde hidrokarbon ve aerosolün önemli kaynaklarını meydana getirmekteler. Anızın yapısında yer alan karbon, oksijen, hidrojen, kükürt ve azot gibi besin elementi, yakılma işleminden sonra karbondioksit, kükürt dioksit, azot gazı ve hidrojen ile havaya karışmakta. Anız yakılmasının küresel ısınmaya etkisi dahilinde bu yangınlardan dolayı gerek komşu arazi gerekse de ormanlarımız zarar görüyor, üstelik pek çok canlı da hayatını kaybetmekte. Bunların yanı sıra anızın yapısında yer alan bakır, çinko, mangan, demir, magnezyum, kalsiyum, potasyum, fosfor ve diğer mikro elementler de bitkilerin artık kullanamayacakları oksit formlara dönüşmekte.

Anız yakılmasının küresel ısınmaya etkisi toprağın biyolojik, kimyasal ve fiziksel özelliklerini bozmakta. Anız yakılması neticesinde toprağın bünyesinde yer alan organik maddeler azalıp, toprağın su tutma kapasitesi de olumsuz olarak etkilenmekte. Anız ile mücadelede yakmaktan ziyade daha farklı yöntemler kullanılarak çevreye vereceği zarar engellenebilir.

Afrika Kıtası’nda Nüfus Artış Hızının Düşürülmesine Yönelik Politikalar Uygulanmaktadır. Bu Politikaların Başarıya Ulaşabilmesi için Ne Tür Uygulamalar Hayata Geçirilmelidir?

Afrika Kıtası’nda Nüfus Artış Hızının Düşürülmesine Yönelik Politikalar Uygulanmaktadır. Bu Politikaların Başarıya Ulaşabilmesi için Ne Tür Uygulamalar Hayata Geçirilmelidir?

 

Doğurganlığı azaltmak için çeşitli politikaların uygulanması adına kesinlikle tavsiye edilen hatta tavsiyenin ötesinde baskı yapılan yerlerden bir tanesi Afrika kıtası ülkeleridir. Özellikle Batı olarak değerlendirilebilecek siyasi yapılar bu nüfus artışından huzursuzdur ve göç ile güvenlik konusundaki endişelerini sık sık dile getirmekteler. Afrika Kıtasında nüfus artış hızının düşürülmesine yönelik politikalar uygulanmaya başlanması da endişeler sonucunda ortaya çıkan kararlardır. Bu noktada nüfus politikaları son derece önemli bir yere sahip çünkü alınan kararlar nesiller sonra meydana çıkar ve ülkenin gücü ile güçsüzlüğünü ortaya koyan birer unsur olurlar. Güç tanımına baktığımızda yer altı ve yer üstü zenginlikleri, asgari kapasite, teknoloji, kültürel ve tarihi unsurlarla birlikte nüfus da bu durumda etken noktalardan biri. Nüfusu kendi çıkarları çerçevesinde doğru yönde kullanan Hindistan ve Çin gibi ülkelerin son yıllarda küresel aktör haline gelmesi de göz ardı edilemeyecek durumlardır.

Afrika Kıtasında nüfus artış hızının düşürülmesine yönelik politikalar uygulanması kıta için önem arz ediyor. Afrika’nın nüfus değişimi yalnızca kıtanın diğer ülkeleri ile ilişkileri değil aynı zamanda kıta içindeki dengeleri bakımından da son derece önemli görülüyor. Sömürgecilik dönemlerinde gelişim gösteremeyen Afrika ülkeleri, bu dönemde erkek nüfusunun azaldığı, bebek ölümlerinin yüksek olduğu bir sürece taşındı. Bugün gelinen noktada ise her şey çok daha farklı ve Afrika’nın demografik güç olmaya başladığını da göstermektedir. Afrika Kıtasında nüfus artış hızının düşürülmesine yönelik politikalar demografik gücü getirebilir.

ABD Ve Kanada Gibi Gelişmiş Ülkelerde Nüfus Artışına Yönelik Herhangi Bir Politika Uygulanmamasının Nedenleri Neler Olabilir?

1940’lı yıllarda sanayi açısından son derece gelişmiş ülke olan ABD ve Kanada ikilisi bu süreçle birlikte daralan nüfus artış hızından son derece rahatsız olmuş ve ülkenin gereksinimi olan iş gücünün karşılanamayacağı endişesi içine girmişlerdir. Bu nedenle de nüfus artışını hızla teşvik etmişlerdir. Ailelere hem ekonomik olarak yapılan yardımlar ile hem de çocuk sahibi olmuş ailelere tanınan bazı muafiyetlerle çocuk sahibi olmaya özendirici reklam ve kampanyalarla doğum oranları arttırılmaya çalışılmış ve nüfus artışına yönelik politikalar karşımıza çıkmıştır. Bu politikalar zaman içerisinde farklı bir boyut kazanmıştır. Politikalar zamana ve döneme göre değişiklik göstermektedir.

ABD Ve Kanada Gibi Gelişmiş Ülkelerde Nüfus Artışına Yönelik Politikalar Uygulanmamasının Nedenleri Neler Olabilir?

1940’lı yıllardan itibaren yapılan çalışmalar 1968’li yıllarda ses bulmuştur. 1968’li yıllara gelindiğinde ise bu çalışmanın başarıya ulaştığı gayet net şekilde görülür. Doğumlar artmış, çocuk sayısında da artış gözlemlenmiştir. Ancak 1980’li yıllara doğru durum yine tek düze hale gelmeye ve doğum oranları düşmeye başlar. Bu nedenle yeniden nüfus artış hızını fazlalaştırmak, doğum oranlarını yükseltmeye çalışmak için kampanyalar başlatılır. Bu tür gel git durumları Fransa gibi ülkelerde de bariz şekilde görülmektedir.

Nüfus artışına yönelik politikalar uygulamayan ve yine yıllar içinde göçmenlerin ve sığınmacıların revaçta olduğu ülke bu kampanyaları bariz şekilde uygulamadan da dilediği ve talep ettiği  iş gücüne sahip olmuştur.

Hobbes’un siyaset görüşleri dikkate alındığında onun yönetim anlayışı, günümüz kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşer mi?

Hobbes’un siyaset görüşleri dikkate alındığında onun yönetim anlayışı, günümüz kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşer mi? Açıklayınız.

 

Hobbes geleneksel ve modern siyasetin gerekliliklerini kendi düşüncesinde barındırmakla birlikte “toplum sözleşmesi” kavramını ilk kullanan modern siyaset anlayışının öncülerinden biridir. Hobbes, insanların devletin yasalarına güç bulduklarında ihlal etmemeleri için siyasal iktidarın başında bir gücün olmasın gerektiğini söyler. Bu nedenle Hobbes’e göre devletin ortaya çıkması zorunludur. Çünkü insanlar bencildir ve bir düzen ve otorite olamadan birbirleriyle çatışma ve savaş halinde olarak güvenlik sorunlarının yaşanacağını belirtir. Bu nedenle de “insan insanın kurdudur” der.

 

İnsanlar arasında bir düzen ve sözleşme olmadan toplumun can güvenliğinin tehlikeye gireceği düşüncesiyle Hobbes, insanların doğal olarak haklarını bir yönetici sınıfa devretmek zorunda olduklarını savunur. Hobbes, devletin mutlak güç olduğunu ve bu gücün insanların kendi aralarında yaptıkları toplumsal sözleşemeye bağlar.

 

Günümüzde demokrasi ile yönetilen devletlerde kuvvetler ayrılığı ilkesi uygulanmaktadır. Kuvvetler ayrılığı yasama, yürütme ve yargıdan oluşmaktadır. Böylece kişilerin hak ve özgürlükleri korunma altına alınır. Yürütme organı devleti yönetirken insanlar arasında çıkan çatışmaların giderilmesini de yargı kurumu sağlar. Bu üç kurumda birbirinden ayrı ve bağımsız olduğu için herhangi bir adaletsizlikte yaşanmaz.

Hobbes’in görüşleri her ne kadar farklı gibi görünse de günümüzdeki kuvvetler ayrılığı ilkesiyle büyük benzerlikler içermektedir. Çünkü Hobbes’ta kişiler arasında çıkan çatışmaların giderilmesi için kendi haklarının savunacak bir yönetici erkinin olması gerektiğini söyler.

Descartes’ın kendisinden şüphe duyulmayacak açık seçik bir bilgi aramasının nedenleri nelerdir?

Descartes’ın kendisinden şüphe duyulmayacak açık-seçik bir bilgi aramasının nedenleri nelerdir? Varlık ve bilgi görüşleri açısından değerlendiriniz.

 

Descartes, savunduğu felsefi görüşte yöntemin önemine dikkat çeker. Gerçeği yöntemsiz bir şekilde aramaktansa, hiç aramamanın daha iyi olacağını savunur. Bu bağlamda doğruya ulaşabilmenin ve yanlışı doğrudan ayırt edebilmenin yolunun yöntemden geçtiğini savunur. Sistemi bir şekilde yavaş yavaş ve adım adım yöntemli bir yol izlendiğinde doğruya ulaşılacağını ifade eder.

 

Ancak, Descartes’in yöntemin daha iyi anlaşılması ve bu yöntemin uygulamaya konulabilmesi için, şeylerin gerçekte var olup olmadığının bilinmesini sağlayan iki kavrama özellikle bakmamız gerekir. Bu kavramlardan biri yönteminde bir parçası olan apaçıklık ve sezgidir.

 

Apaçıklığı incelediğimizde karşımıza iki kavram çıkar. Bunlar; açıklık ve seçikliktir. Descartes’e göre doğru bilginin kaynağı açık ve seçik olmak zorundadır. Kesin ve doğru bir yargıda bulunabilmek için bu iki kavram önemlidir.

 

Descartes, bir bilgi seçik olmadan açık olabilir ama açık olmadan seçik olamaz der ve bunu bir örnekle açıklar. Örneğin baş ağrısı bizim için açık bir bilgidir ama seçik değildir. Çünkü baş ağrısının niteliğine ilişkin kesin bir bilgimiz yoktur ve niteliğine ilişkin net bir ayrım yapmak mümkün değildir. Eğer baş ağrısı diğer şeylerden ayıt edilebilir ve niteliği tam olarak belirlenirse seçik olmaktadır.

 

Descartes’in yöntem anlayışını ve açık-seçik bilgi aramasının başlıca sebebini kendi sözleriyle ifade edersek; “izledikleri yolda çok yavaş ve ağır ağır yürüyenler eğer her zaman doğru yolu izlerlerse, koştuğu halde gittiği yoldan uzaklaşanlara göre çok daha ileriye gidebilirler.”

Rönesans’ta birçok felsefi ve bilimsel gelişmelere karşı gösterilen direncin nedenleri nelerdir?

Rönesans’ta birçok felsefi ve bilimsel gelişmelere karşı gösterilen direncin nedenleri nelerdir? Açıklayınız.

 

Rönesans, bilindiği üzere Ortaçağın benimsediği birçok kavram ve yöntemlerin sorgulandığı ve yeni yöntemlerle bilimsel gelişmelerin yaşandığı dönemdir. Ortaçağ’ın en belirgin karakteristik özelliklerinden biri yeniliklere karşı duyulan korkudur. Bu nedenle birçok alanda yapılan değişiklikler ve yeniliklere karşı ilk zamanlar toplumsal bir karşı çıkış yaşanmıştır. Ancak Rönesans’ daha önce yapılan devrimlerden ayıran en önemli özellik daha hoşgörülü bir şekilde geçişin gerçekleşmesidir.

 

Rönesans’la birlikte en büyük ve etkileyici değişim bilim alanında gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler adeta bir devrim niteliği taşır. Rönesans adete bir yenilenme ve yeniden doğuş hareketi olarak birçok insanı başta korkutsa da yapılan yenilikler inşaların karşısına sık sık sunuldukça bunlara alışmışlar ve hatta daha sonraları tüm bu yeniliklerden hoşlanmışlardır.

 

Rönesans’a karşı halkın ilk başta karşı çıkmaları ve zor kabullenmelerinin bir diğer sebebi de o denemde Hristiyan din adamlarının halkın üzerindeki büyük bir etkiye sahip olmasıdır. Ortaçağ daha çok Tanrısal buyrukların önemli olduğu ve kilisenin toplum üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği bir dönemdir. Din adamlarının halkın üzerindeki baskı ve otoritesi de bu dönemde oldukça fazladır. Bu nedenle insanların geleneksel ve dinsel öğretilerden hemen vazgeçmeleri kolay olmamıştır.

Spinoza’nın ahlak görüşünün insanın özgürlüğü açısından önemi nedir?

Spinoza’nın ahlak görüşünün insanın özgürlüğü açısından önemi nedir? Değerlendiriniz.

Spinoza’ya göre bir tane sonsuz mutlak cevher vardır ve her şey bu mutlak cevherden yani Tanrı’dan türemiştir.  Her şey aynı zamanda Tanrının da kendisidir. Spinoza Panteizm görüşüne göre Tanrı ve evrenin özdeş olduğunu ve insanında bu evrenin bir parçası olduğu için özgür olamayacağını savunur. Ona göre gerçek özgürlük, insanın kendi doğasını bilmesi, buna ayak uydurması ve Tanrı ile evrenin aynı şey olduğu bilgisiyle hareket etmesidir. Bu bilgi sayesinde, Tanrı’yı bilmek ve her şeyin onun özünden zorunlu bir şekilde türediğini kavramaktır. Edinilen bu bilgiyi Spinoza erdemin zirvesi olarak kabul eder.

Spinoza’nın ahlak anlayışında kalbinde özgürlük düşüncesi yatsa da yine de insanın neden ve sonuç ilişkisinden kurtulamayacağını düşünür. Ona göre bütün eylemlerimiz ve evrende olup biten her şey ön nedenlerle belirlenmektedir. Kararlarımız bir anda ortaya çıkmaz. Bunun öncesinde ön kararlar, fiziksel olaylar benzer gelişmeler karar almamızı etkiler.

Spinoza, sadece Tanrı’nın özgür olduğunu vurgular ve bunu da Tanrı’nın ön kararlarının olmamasına bağlar. Bu nedenle sadece Tanrı gerçekten özgürdür. Spinoza, insanın özgür olabilmesi için tutkularından kurtulması gerektiğini ve dışsal etkenlerden çok insanların içsel etkenlerden etkilendiğini düşünür. Bunun içinde insanın tutkularından kurtulup özgür olabileceğini savunur. İnsanın ahlaki eylem tutkularını kontrol altında tutup anlayabildiği ölçüde özgür olunabileceğini savunur.

İdeal bir yaşam alanı olabilecek bir yer hayal ediniz.

İdeal bir yaşam alanı düşündüğümde özgürlük, eşitlik, adalet ve hukuk krallarının etkili bir şekilde kullanılmasını isterim. Doğaya zarar verecek her türlü bilimsel yöntemlerin titizlikle uygulanması gerekir. Böylece doğal yaşamın zarar görmemesi sağlanmış olur. İnsanların küçük adacıklarda doğayla içi içe bir yaşam sürmeleri ve aile ilişkilerinin kuvvetli olması da önemlidir. Her adada belli sayıda kişi yaşamalıdır. Her adanın kendine has bir ismi olmalı ve orada yaşayan kişilerin kişilik özelliklerini bu isim yansıtmalıdır. Eğitim düzeyleri ve meslekleri farklı olsa da ortak yönlerinin fazla olduğu insanlar bu adalarda yaşamalıdır. Adalar tüm tehlikelere karşı korunaklı olmalı ve adadan adaya geçişler için belli kontrol noktaları kurulmalıdır.

 

Adaların içinde en büyük olanı toplumu yöneten yöneticilerin yaşadığı yer olmalı. İnsanlar baskı altında kalmadan din ve vicdan hürriyetlerine sahip olmalıdır. Yöneticiler demokratik yollarla seçilmeli ve bilge kişilerden oluşmalıdır. Devletin başına seçilen kişinin karizmatik lider özelliklerini taşıması önemlidir. Bu lider halktan kopuk yaşamamalı ve toplumun tüm sorunlarıyla ilgilenmelidir.

 

Sosyal adaletin olduğu, insanların sağlık, eğitim, barınma ve can güvenliğinin belli kurallar içinde teminat altına alınmalıdır. Din, renk ve ırk ayrımı kesinlikle olmamalı ve insanlar istedikleri her alanda bilgiye ulaşmakta zorluk çekmemelidir. Böylece farklı kültürel değerle sahip kişilerin bir arada yaşamaları sağlanmalıdır.