Toplumcu gerçekçi anlayışla meydana getirilmiş eserler sözünden ne anlıyorsunuz?

Toplumcu gerçekçi anlayışla meydana getirilmiş eserler sözünden ne anlıyorsunuz?

 

Toplumcu gerçekçi anlayışı açıklamak için öncelikle toplumcu gerçekçi akımın temeli ve  çıkış yerini bilmek gerekir. Toplumcu gerçekçilik bir sanat anlayışı ve bir akımdır sanatın birçok türün de görüldüğü gibi edebiyatta da baş gösteren toplumcu gerçekçilik sanatın toplum için yapılacağını savunur ve toplum için işlevsel olmayan sanatı sanat olarak kabul etmez.

 

Sanatın içeriğinde halkın bilinçlendirilmesi, öğretilmesi, mesaj verilmesi, hatta insanları organize etmek bile vardır. Gerçeğin peşinde olan bu akım her koşul karşısında gerçekçi davranmayı hedefler. Toplumcu gerçekçiliğin içerisinde aşırı dram aşırı Neşe yoktur hayatta ne varsa toplumcu gerçekçiliğin içinde de o vardır. Emekçi ve işçi sınıfının ezilmesine de karşı çıkan yazar toplumcu gerçekçilik akımı aynı zamanda Marksist bakış açısını benimsemiştir.

 

Türk edebiyatının içerisinde 1950’li 1960’lı yıllarda etkili olan toplumcu gerçekçilik akımının temsilcileri Nazım Hikmet, Atilla İlhan, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ve Yaşar Kemaldir.

 

Toplumcu gerçekçiliğin esas aldığı kavramlardan yola çıkarak eseri değerlendirdiğimizde onun toplumcu gerçekçi bakış açısına ait olup olmadığına karar verebiliriz.

 

  • Eser gerçekçi bir anlatıma sahipse
  • Yaşayan ve yaşanan bir kültürü ihtiva ediyorsa
  • Bir düşünceyi savunuyor ve durum değerlendirmeleri barındırıyorsa.
  • Açıkça ifade etmekten kaçınmıyorsa
  • İşçi ve ezilen sınıfın yanında hak ve emeğin arkasındaysa
  • Eser için toplumcu gerçekçi sınıflandırması yapabiliriz.

 

Toplumun nabzını tutan ve olayların cesurca ele alabilen öğretme amacı güden eserleri bu sınıfa dâhil etmek gerekir. En önemli kıstasın gerçekçilik olduğunu unutmadan elbette.

Tarımda makineleşme ve buna bağlı olan gelişmeler, köy ortamını ve köylü yaşamını nasıl etkilemektedir?

Tarımda makineleşme ve buna bağlı olan gelişmeler, köy ortamını ve köylü yaşamını nasıl etkilemektedir?

 

Köy üretimin gerçekleştiği ve soframıza gelen domatesin doğduğu yerdir. Yani öyleydi en azından sanayi devrimine kadar. Sanayi devriminin gerçekleşmesi ve hayatımıza makineleşmenin girmesi ile köylü hep yaptığı işte bambaşka bir desturla karşılaştı. Makine köylünün yaptığı işi yaptı köylüyü işsiz bıraktı. Çoluk çocuk kadın erkek hep beraber çalışmanın var olduğu köylerden önce imece kalktı sonra erkeklerin kahveden çıkmaz olduğu günler geldi. Hayatın değişimi ve sanayileşmeni en ağır darbesi köye vuruldu diyebiliriz rahatlıkla. Köylünün ve köyün üretimin bu şekilde tükenmesi neden var oldu bunları irdelemek lazım.

 

Tarımda makineleşme üretim kapasitesinin artması amacı ile gelişmedi mi aslında peki neden köylü vazgeçti?

 

Köylünün makine karşısındaki tavrını düşündükçe aklıma şükrü Erbaş’ın köylüleri niçin öldürmeliyiz şiiri geliyor. Şiirin son bölümü ve bizim toprak meselemiz ise şu şekilde;

 

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.

Yarı gecelerde yıldızlara bakarak

Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.

Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa

Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.

Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe

-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-

Sonuçlarını görmeden inanmazlar.

Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.

Mülk düşkünüdürler amansız derecede

Bir ülkenin geleceği

Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.

Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden

Zamanın derin ırmakları önünde…

 

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL NASIL KURTARALIM?

 

Sanayinin gelişimi köylünün de makine gibi davranmasının mülkün olduğunu tarıma giren makineyi elleri nasırlı Ahmet amcaya benzetmek yerine Ahmet amcanın ona benzemesi gerektiği düşüncesini getirdi. Olmadı ve olmayacak bu konuda denenen hiçbir yenilik köylüyü sarmaktan ve bizim kökümüzü benimsememizden daha etkili bir çözüm getirmeyecektir.

İstanbul’un romandan hikâyeye tiyatrodan şiire kadar pek çok edebî türde mekân olarak konu edilmesini neye bağlıyorsunuz?

İstanbul’un romandan hikâyeye tiyatrodan şiire kadar pek çok edebî türde mekân olarak konu edilmesini neye bağlıyorsunuz?

 

Orhan Veli’nin gözlerini kapatarak dinlediği İstanbul edebiyatın içerisinde haddi hududu olmayan bir yer tutar. İstanbul’u hiç görmeyenlerden tutun İstanbul’un her karışı ile ezberleyenine kadar İstanbul büyük bir hikâyedir. Şehrin tarihi temelleri içerisinde barındırdığı küçüklü büyüklü öyküler onun bir mekân olarak tercih edilmesinde önemli etkendir diyebiliriz.

 

İki yakayı bir araya getiren İstanbul edebiyatında iki yakasını bir araya getirip onu nizama dizer. Bir ucunda sefalet gecekondu hayatı yoksulluk var iken diğer ucunda akla hayale sığmayacak zenginliklerin bulunduğu İstanbul’un mekân olarak tercih edilmesi eserin zenginleştirilmesi hayalle rüya arasında bir gerçeklik kazanmasını sağlar.

 

Edebiyatın her döneminde bir mekân olarak kullanılan İstanbul, divan edebiyatı halk edebiyatı alanlarımızda da büyük yer tutmuştur. Edebiyatta mekân olarak değerlendirilen İstanbul’u kent metaforu içinde de en geniş kapsamlı metafor içine almak mümkündür. Mekân olarak tercih edilirken İstanbul’un 15 milyonu aşan nüfusunu da değerlendirmek gerekir bu büyük bir kitleye hitap edebilme fırsatıdır aynı zamanda. Anadolu’nun yolu da bir dönem mutlaka İstanbul’a düşmüştür gerek ekmek parası gerek sevda uğruna. İstanbul’da yaşanan bir kırıklık ya da bir neşe ile değişen hayatları anlatmak için kız kulesinden başlayıp laleliden çıkan yazar zengin bir eserin altına imza atacaktır.

Hangi tür romanları okumayı tercih ettiğinizi nedenleriyle belirtiniz.

Hangi tür romanları okumayı tercih ettiğinizi nedenleriyle belirtiniz.

 

Klasiklerin okunması gerektiği konusunda hem fikirim edebiyat öğretmenleri ile. Klasiklerin insana katacağı şeyler sıkıcı saatlerden çok daha fazlasıdır ki insan bunu ancak üzerinden geçen zamanla anlayabilir. Anlaşılması zor diye bir eserden vazgeçmek ya da ondan uzak kalmak insanın kendine bir kaçış kapısı aralamasına benzer.

 

Güncel edebiyat eserlerinden tercih ettiğim roman türü ise daha çok dram ve trajedi içeren romanlar. Nedense edebiyatın neşe dolu sözcüklerle hakkını veremeyeceğimizi ve hep içinde bir keder barındırması gerektiğini düşünürüm. İnsanın içinde neşesi kalmaz neşelendiğinde onu bir yol bulup dışarı çıkarır ve gösterir.  Ancak keder insanın içine ince bir örümcek ağı gibi yerleşir her yeri sarar ve kelimeler olmadan onu dışarı çıkarmanın ya da anlatabilmenin imkânı yoktur.

 

Bir romanı okumaya başlamadan dikkat ettiğim bir diğer noktada eseri var eden yazarın kim olduğudur.  Kendi hayatına bir şey katamayan birinin eserinin bana da bir şey katamayacağını düşünürüm bu sebeple yazar biyografilerini çok fazla önemserim. Yazarın aldığı eğitim, ilgi alanları ilk aşkı ve hayatının detayları eserin bana ne sunacağı ile alakalı ipuçları barındırır.

 

Samimi bir üslupla yazılan ve ben bakış açısını kullanan eserleri okumak benim için daha keyif verici olmuştur her zaman. Tanrısal bakış açısının ise eserle okur arasına görünmez bir mesafe koyduğunu düşünmekteyim.

Şiire yaşlı bir şair gibi başlamak, onu genç bir şair gibi sürdürmek gerekir.

“Şiire yaşlı bir şair gibi başlamak, onu genç bir şair gibi sürdürmek gerekir.” sözüyle ilgili düşüncelerinizi paylaşınız.

 

Şiire yaşlı bir şair gibi başlamak ve onu genç bir şair gibi sürdürmek gerekir. Sözünden aslında anlatılmak istenen şiirin bir tecrübe ve bilgi gerektirdiği üzerine emek verilmesi ve öğrenmek amacıyla efor sarf edilmesi gerektiği gerçekliğidir. Okumadan yazmaya çalışmak mesai harcamadan maaş almaya çalışmakla aynı şeydir bana göre. Bu sözde emeğe göre yemek yenileceğini anlayabiliriz. Sözün devamında onu genç bir şair gibi sürdürmek kavramından şairin bilgi birikim ve tecrübesini hevesini heyecanını ve yenilikçi tavrına da katması gerektiğini anlıyorum.

 

Bu yenilikçi tavır hevesli hal şairi ilerletecek ve kıymetli bir keşfe çıkaracaktır.

Şairin yolculuğu sonradan değil aklı ermeye başladığı andan itibaren başlar.  Hayatının içindeki her olay ve duruma farklı bir pencereden bakar şair kişi. Ben şairliğin sonradan kazanılan bir yetenek değil doğuştan var olan ve bireyle gelen bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Elbette iyi bir şair olmak için yalnızca yetenek gerekmez emek ve çaba çok önemlidir. Şair hem emeğinin hem de yeteneğinin mahsulünün topladığında bizler iyi bir şiirle karşılaşırız. Biri diğerinden daha az olduğunda şiir tuzsuz bir yemek tadı verecek ve bizim için de kıymeti olmayacaktır. Şiirin keyif verici düşündürücü aklın sınırlarını zorlayıcı bir yapıda olması gerekiyor tabi bunlarla birlikte yenilikçi ve çağı takip eden bir tavırla bakması da.

 

Tüm bunlar bir araya geldiğinde lezzetine varmak için yudumlanan bir kahve gibi tat bırakıyor damakta şiir.

Anadolu’yu konu alan bir şiir yazsanız Anadolu’nun hangi yönlerini anlatırsınız?

Anadolu’yu konu alan bir şiir yazsanız Anadolu’nun hangi yönlerini anlatırsınız? Niçin?

 

Anadolu’yu anlatan bir şiir yazmak istersen Anadolu’nun kültürel ve coğrafi dokusunu ele alarak bir şiir inşa etmek isterim. Tarihin her alanında büyük efsaneleri olaylara ve durumlara şahitlik etmiş Anadolu şiir içinde inanılmaz bir malzemedir. Bu kıymetli malzemeyi şekilde işlenmesi ve yansıtılması malzemenin zengin olmasına karşın kolay değildir. Halk edebiyatının konusunu ihtiva eden Anadolu edebiyatta kendine özgü bir alan yaratmış tarihte adından bahsettiren iş ve ben dili etkileri kendi beşinde bir bebek gibi sallayıp büyütülmüş beslenmiş onların modernliğe geçişindeki ilk eşik olmuştur.

 

Anadolu’yu anlatan şiirlere halk edebiyatı unsurları bağlamında baktığımızda motifleri değerlendirebiliriz. Anadolu’nun kendisi de bir motiftir ancak Anadolu’yu anlatan şiirlerin de kendine özgü motifleri vardır.

 

  • Dağ motifi
  • Irmak motifi
  • Ağaç motifi
  • Ceylan motifi

 

Gibi motiflere Anadolu’yu anlatan şiirlerin içinde rastlamak mümkündür. Alageyik efsanesinden yola çıkarak geyik/ alageyik motifini de ekleyebiliriz. Anadolu’nun şiiri mani ile başlamış ve mani ile gelişmiştir. Anadolu manilerine bir örnek verelim;

 

Sarı zeybek

Sarı zeybek şu dağlara yaslanır

Yağmur yağar silahları ıslanır

Deli gönül bir gün olur uslanır

Y6azık olsun telli doru şanına

Eğil bir bak mor cepkenin kanına

Anadolu’nun kültürel öğelerini de manilerde görmemiz mümkün;

Çaktılar çaktılar çakmak taşını

Kurdular kurdular düğün aşını

Sesleyin gelinin bey kardaşını

Şen anam şen anam evin şen olsun

İşte ben gidiyom evin gen olsun

Âşıklık geleneği ile ilgili bilgilerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

Âşıklık geleneği ile ilgili bilgilerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

 

Halk edebiyatının vazgeçilmez ana unsurlarından olan âşıklık geleneği Anadolu’nun yaşam tarzını anlamak Anadolu’da var olan kültürel değerleri kavramak açısından oldukça önemli bir kaynaktır. Kültürün kuşaklararası taşınmasında âşıklık geleneğinin oldukça önemli bir yeri vardır. Gelenekten ana karakter olan âşık sazını eline alır yöreden yöreye, bölgeden bölgeye dolaşarak şarkılarını şiirlerini halka iletir. Kültürden kültüre de duyduğu hikâyeleri, yaşadığı olayları da aktarması onun ayaklı bir kültür taşıyıcısı olduğunun göstergesidir.

 

Âşıklık geleneğinin bazı gereklilikleri vardır. Aşığın öncelikle bir mahlas alması kendine bir ad edinmesi gerekir. Ad almanın birçok yolu vardır bunlardan biri rüya yoluyla ad almaktır. Aşık kişi bir rüya görür ve rüyadan sonra âşıklık sıfatını alır. Aşığın söz söyleme sanatı öğreneceği bir ustası olmalıdır. Âşık edebiyatının kaynağına baktığımızda İslamiyet’in kabulünden önce başladığını görüyoruz.

 

İslam kabul İslamiyet’in kabulünden önce Ozan, Baksı, Kam ve Oyun isimlerini alırken İslamiyet’in kabulünden sonra âşık ve saz edebiyatı saz şairi tanımlamalarına alan âşık edebiyatı yalnızca şiirden beslenir şiirin türküye dönüştürülerek saz eşliğinde söylenmesidir. Âşık edebiyatında şiirler hece ölçüsüyle yazılır. Kullanılan hece ölçüsü olarak 7’li 8’li ve 11’li kalıpları da daha çok görülmektedir. Nazım şekilleri olarak koşma semai destan ve varsağı türleri görülür.

 

Sazlı bir söyleyişe ağırlık verildiğinden kulak kafiyesi ön plana çıkmış genel olarak yarım ve cinasla kafiye uygulanmıştır. Çok fazla sanatlı bir söyleyişe yer verilmemiştir. Sanatlar teşbih ve teşhis sanatlarında sınırlı kalmıştır yöresel özellikler baskın bir şekilde şiirlerde gözlemlenir.

İnsanoğlunun ömrünü dolu dolu geçirmesi için sizce neler yapması gerekir?

İnsanoğlunun ömrünü dolu dolu geçirmesi için sizce neler yapması gerekir? Düşüncelerinizi sözlü olarak açıklayınız.

 

İnsanın ömrünü dolu dolu geçmesi insanın dünya ile olan bağını, derdini ve ilişkisini anlamasından geçer diye düşünüyorum. Dünyaya geldik ama neden geldik? Bizim bu dünyada yapacağımız bir işimiz bir meşgalemiz var mı?

 

İnsanın var olduğu zamandan beri dünya üzerinde sanat, edebiyat, matematik, fizik, felsefe gibi bilim dalları ve uğraşlar mevcut. Ben bu alanların hangisine aitim sorusunu sormaktan ve bir zümreye ait olmaktan geçer hayatı dolu dolu yaşamak. Dünya serüveni mutluluğu bulmak için değil aramak için çıkılan bir serüvendir. İnsan mutlu olmadan, yolun tadına varmadan, yaşamın her anından keyif almayı beceremez. Etrafınızdaki insanlar küçük şeylerden mutlu oluyorsa sizde küçük şeylerden mutlu olmayı öğrenebilirsiniz. Ancak mutsuz ve huzursuz bir çevre insanın mutlu ve huzurlu olmasını engeller.

 

Mutluluğa ve hayatın huzurla yaşanmasına giden yol bilgiden ve bilgelikten geçer. İnsan bilmediğinden korkar uzaklaşır insan bildikçe büyür gelişir ve değişir. Dolu dolu yaşanan hayat herkes için farklı bir kompozisyon cevabı gerektirse de benim için bu yolculuğun dolu dolu geçmesini sağlayacak en önemli etken ne yaptığımı bilmem ne işe yaradığımı görmem ve kendime sorduğum soruların cevabını verebilmemdir. Birden fazla izlenmiş gün batımı şahit olmak, gün doğumlarını izlemek, söylenilen şarkılar, yazılmış birkaç şiir, bazen ağlamak, bazen gülmek, bazen yorulmak ve bazen durmadan koşmayı istemek hayatı dolu dolu geçirmenin meyveleridir.

Şiir bizi ruh ve vücudumuzla içine almadıkça nesirdir sözünü yorumlayınız.

Sabahattin Eyüboğlu’nun “Şiir bizi ruh ve vücudumuzla içine almadıkça nesirdir.” sözünü sınıfta yorumlayınız.

 

Şiir bizi ruh ve vücudumuzla içine almadıkça nesirdir. Sözünde Sabahattin Eyüboğlu’nun şiir ve nesir arasındaki farklara bir yorum getirdiğin düşünebiliriz. Nesir nedir nazım nedir?

 

Nazım, duygu ve düşüncelerin ifade edildiği belirli bir kalıba göre yazılan yazıdır. Nesir ise düşünce ve duyguların ifade edildiği düz yazıdır. Arada anlamca pek fark gibi yok görünüyor peki gerçekten nazım ile nesir arasında fark yok mu? Sabahattin Eyüboğlu’nun cümlesindeki o can alıcı noktadan devam ederek bunun ispatlayabiliriz. Şiir bizi ruh ve vücudumuzla sarmalıdır. Altı üstü kafiye ve şekille yazılmış bir yazı nasıl yapacak da bizi saracak?

 

Kelimenin kuvveti şiirde anlaşılır.  Şiir içinde kelimeler gelişigüzel bir düzenle var olmazlar. Şiirin içerisinde bir araya kelimeler insandan parçadır. Şairin kalemini yöneten ruhu ve tüm insanlığın fikri değilse ancak bir düz yazıyı ahenkli yazmış deriz eserlerine. İçinde ruh olan kelamı yazmak da her kalem tutanın harcı değildir bilmek gerekir.

 

Bu cümlelerden şiir yazmak çok zordur algısı çıkarılmamalı elbette. Şiir yazmaktan evvel insan olmak zordur. İnsanın ruhunu, acısını, derdini, kederini, sevincini, neşesini, sentezlemeden içine sindirmeden, yalnız kendi derdinle yola çıkarsak bir şair olmak mümkün değildir. Edebiyat tarihine göz attığımızda görürüz ki edebiyat tarihi kitaplarına adını yazdıran her şair toplumun derdi, kederi, sevinci üzerine yoğunlaşmış ve meselesi kendi içinde insan olmuştur.

Yaşamı boyunca hiçbir işte sorumluluk almamış olmak, insan üzerinde nasıl bir etki bırakabilir?

Yaşamı boyunca hiçbir işte sorumluluk almamış olmak, insan üzerinde nasıl bir etki bırakabilir?

 

Sorumluluk almak ve insan;

 

İnsan yemek yiyen, uyuyan, temel ihtiyaçlar dâhilinde hayatını devam ettiren iki ayaklı bir canlı mıdır? İnsan nedir? İnsanı insan yapan belli başlı kaideler ve kurallar var mıdır? Evet, insanı insan yapan çoğu zaman yazılı olmayan kurallar ve kaideler var bunların en başında gelen insanın sorumluluk alma becerisine sahip olmasıdır. Sorumluluk becerisi doğar doğmaz insanda var olan bir beceri olsaydı işimiz oldukça kolay olurdu sorunlarımız neredeyse yarı yarıya azalırdı ve rahat bir yaşam sürerdik.  Ama sorumluluk becerisi insanın doğuştan getirdiği bir yetenek değil sonradan kazanılan bir alışkanlıktır.

 

Cevize varabilmek ve onu yiyebilmek için nasıl kabuğunu kırmanız gerekiyorsa insanın da kabuğunu kırması öğrenmesi ve sorumluluk almayı bilmesi gerekiyor. Hayatı boyunca sorumluluk almamış olmak demek bir arpa boyu yol almamış olmamakla eş değerdir bence.

 

İnsanın yaşama adapte olabilmesi, bir varlık göstermesi ve mücadelesinde ilerleyebilmesi sorumluluk almasına bağlıdır.  Zorlaşan meselelerin üstesinden gelmekte bununla alakalı.  Bir üniversite sınavına hazırlanırken bile sorumluluk almadan, keyif verici aktivitelerden feragat etmeden, hedeflere adapte olmadan, onun başarılması yani cevizin kabuğunun kırılması ve içerdeki meyveye ulaşılması mülkün değildir. İnsan cesaret, kararlık, özgüven, korkusuzluk gibi özellikleri yaşamda tecrübeleri ile birlikte kazanır. İşte sorumluk almayan inan bu mertebelerden uzak olacaktır. Başarmak ve yaşamak ve hatta insan olmaktan geçen yol sorumluluk bilincinden geçmektedir.