Bir görüşle ilgili olarak birden fazla argümana başvurulmuşsa bu argümanların temellendirmesi tutarlı, sağlam ve ikna edici midir?

Görüşlerin savunulma süreçlerinde görüşleri en iyi şekilde destekleyen ve bu görüşlerin daha elle tutulur hale gelmesini sağlayan kuramlar argümanlardır. Argümanlar bizlere görüşlerin neden akla yakın ve mantıklı olduğu ile iglili bilgiler verirken, aynı zamanda neden karşı görüşlerin doğru olamayacağı hakkında da önemli ipuçları verirler. Bir görüşü destekleyen bir argüman, görüşü bir noktasından tutarak onu bir nedensellik ilişkisi içerisinde sağlamlaştıran ve güçlendiren bir olgu olarak nitelendirilebilir.

 

Peki, birden fazla argümanın bir görüşü desteklemesi ne anlama geliyor? Birden fazla argüman bir görüşün birden fazla noktadan nedenselliğe bağlanması ve gerçek dünya ile sağlam ilişkisinin birden fazla noktada temellenmesini sağlıyor. Bu da nereden baksanız kanıtı daha çok ve çeşitli olan, mantıksal önermeler dahilinde kendine daha çok destek toplayan bir fikir haline geliyor. Mantıksal önermeler açısından daha çeşitli kanıtlara ya da nedensellik zincirlerine sahip olan görüşler ise kesinlikle daha sağlam ve daha ikna edici bir hal alıyor. Çünkü kişinin görüş karşısında sorduğu ‘’neden?’’ sorusuna verilebilecek açıklayıcı cevaplar arttıkça, görüşün ikna edebilme seviyesi de artıro ve dolayısıyla görüş etrafına daha çok insanı topluyor. Bu da dolaylı olarak zaman içerisinde görüşün daha güçlenmesine ve daha sağlam nedensellik ilişkilerine sahip olmasına neden oluyor.

Bir insanın herhangi bir konuda haklı olduğuna nasıl karar verirsiniz?

İnsanlar arasında çoğu zaman anlaşmazlıklar, tartışmalar, uyuşmazlıklar olabilmektedir. Bu tarz durumlarda genellikle belli bir müzakere yaşanması en uygun olan durumdur. İnsanların bu tartışma ve akılcı bir şekilde dertlerini anlatma süreçlerinde ise haklı olana karar vermek aslında oldukça zor bir durum. Fakat yine de bazı temel noktalar incelenerek insanların bir konu hakkında haklı olup olmadığını kavramak mümkün.

 

İnsanların haklı olup olmadıkları öncelikle tartışılan konunun bağlamına göre değişkenlik gösteriyor. Örneğin kişisel hak ve özgürlüklerin ihlali gibi bir konuda genel olarak karşı taraf pek çok mazaret sayabilecek de olsa, bu durum haksız olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kişisel hak ve özgürlükler evrensel değerler olarak kabul edildiğinden dolayı ve bunlar konusunda yapılan ihlaller de çok ekstrem bir durum söz konusu olmadığı sürece haksız olarak kabul edilebilir.

Bir diğer konu ise hak ve haksızlık konusunda kişinin kendini savunma biçimidir. Kişi kendini savunurken mantıklı ve kendi içerisinde çelişmeyen ifadeler kullandığı sürece, ayrıca karşı tarafın kişisel alanına hakaret içerikli cümleler kullanmadığı sürece daha haklı ve makul görünmesi son derece mantıklı ve akla yakındır. Bundan dolayı asıl tartışılan konu hakkında kendini savunurken bireylerin kendilerini kaybetmemeleri tavsiye edilmektedir. Zira bu durumda bireyler son derece haklı olduğu konularda dahi haksız konumuna düşebilirler.

Yalan söylemek doğru mudur?

Gündelik etik değerlerin ve toplumsal düzenin dışında düşünüldüğünde yalan söylemek, aslında ilk bakışta taşıdığı kadar negatif bir anlam içermiyor. Tersine gündelik yaşamın temel problemlerinden sıyrıldığında yalan söylemek ciddi bir felsefi fenomen haline geliyor ve hatta bireyi yalan söylemeye iten sebepleri de düşündüğümüzde konu bilimsel – psikolojik bir hal alıyor.

 

Yalan söylemek doğru mudur? Yalan söylemek aslında birkaç ana başlık altında incelenmesi gereken bir kavram. Örneğin birey hem etrafındaki kişilere hem de kendi kendisine yalan söyleyebilir. Üstelik her iki durumda da yalanlar oldukça köklü ve inanılmış yalanlar haline gelebilir. İnsan zihni öyle karmaşık bir yapıya sahiptir ki dilediği şeye inanabilir ya da inanmayı reddedebilir. Yalan söylemek etik olarak yanlıştır, bunun hepimiz elbette ayırdındayız. Ama etik olarak yanlış olması dışında yalan söylemek bireysel gelişim açısından da yanlıştır. Yaşamda maruz kaldığımız, yaptığımız, maruz bıraktığımız, hissettiğimiz ya da hissettirdiğimiz olgu ve kavramlardan kaçmak, onları yalanlamak, onlar yokmuş ya da hiç olmamış gibi davranmak yalnız kişisel gelişimimizi sekteye uğratmamızı ve örtük olarak sürekli bunları zihnimizin derinliklerinde taşımamızı sağlar. Bu durum ise söz konusu gerçekliklerin zaman içerisinde birer ‘’zayıf nokta’’ haline gelmesine sebep olur. Büyük zaafiyetler, geliştirilen kuvvetli fobiler ise her zaman bu zayıf noktalardan türerler. Bundan dolayı yalan söylemek tamamıyle yanlış ve yapılmaması gereken bir eylemdir.

İnsanın soruyu kendine sormasıyla başkasına sorması arasında nasıl bir fark vardır?

Bir kişinin kendi kendisini sorgularken kendine sorduğu bir soru, aslında düşünülenden çok daha derin anlamlar taşır. İnsanın sorduğu sorular her zaman cevap aramak için olmasa da genellikle bireyin kendi kendine sorduğu sorular daha önceden cevabı düşünülmüş fakat bu cevapların itirafı gecikmiş olan sorulardır. Bundan dolayı insanın kendi kendisine sorduğu sorular için ‘’önceden cevaplandıktan sonra sorulan sorular’’ demek mümkündür. İnsanın kendi kendine sorduğu sorular genel olarak felsefi sorular olmaktadır. Bunun kuşkusuz en büyük sebebi insanın kendine sorduğu en derin soruların yine kendisi ile ilgili olması. Kişinin iç dünyası ile ilgili olan sorular ise genel olarak felsefi kabul ediliyor.

 

İnsanın başkalarına sorduğu sorular genel olarak felsefi ağırlıkları daha düşük olan gündelik sorular olabilmektedir. Örneğin gün içerisinde sorduğumuz sorular genel olarak ‘’Saat kaç?’’, ‘’Ne zaman geleceksin?’’ gibi herhangi bir felsefi alt yapı bulundurmayan sorulardır. Bu soruları sorarken tamamen cevap almak maksatlı sorarız hatta cevap alamadığımız takdirde sinirleniriz. Fakat kendi kendimize sorduğumuz sorularda durum farklıdır. Kendi kendimize sorduğumuz sorularda amaç sadece cevaba ulaştığımız o bir anlık nokta değil cevap bulmaya çalıştığımız süreç ve bu konudaki çabalarımızdır. Bundan dolayı bireyin kendisine sorduğu sorular ontolojik açıdan her zaman daha değerlidir ve sonuçları daha derin noktaları ilgilendirir.

Soru sormanın yöntemi var mıdır? Açıklayınız.

Soru sormak, aslında gündelik hayatımızda çok uyguladığımız bir eylemdir. Bu eylemin incelikli bir eylem olduğunu ve özel bazı yöntemleri olması gerektiğini kavramak bundan dolayı biraz zor olabilir. Soru sormanın yöntemleri genellikle sorunun bireyleri doğru cevaba götürmesi olasılığını arttırmak üzere şekillendirilir. Soru sormak, Antik Yunan Felsefesi’nin oldukça önemli bir karakteri olan Sokrates’ten beri neredeyse felsefi bir uğraş olarak kabul edilen ve profesyonellik gerektiren bir iştir.

 

Geçtiğimiz dönemlerde Sokrates, soru sormanın zihnin çalışmasını ve hakikatleri bulmasını sağlayacak en temel şey olduğunu savunuyorve Yunanlılara kendilerini bulmaları amacı ile sürekli olarak sorular soruyordu. Yunanlılara sorduğu bu sorular Sokrates’in zamanla kafir olarak görülüp asılmasına sebep olsa da, aslında felsefe için oldukça önemli olan ve doğrudan kabul etmek yerine her şeyi düşünerek yerli yerine yerleştirmeyi gerektiren sorulardı.

Öyle ki, felsefedeki sorular kişiyi belli bir cevabı vermeye doğru yönlendirdiği anda kötü sorular olarak adlandırılırlar. Felsefede sorular öyle düzenlenmelidir ki hem de herkes tarafından sorulmasına gerek bile olmayacak kadar kabul edilmiş şeyleri derinden sorgulamalılar, hem de bu sorgulamayı yaparken asla ama asla taraf belli etmemelilerdir. İşte soru sorma sanatının kabul edilen en temel kuralları bunlardır. Soru sormanın incelikleri, cevapları alabilme oranlarında değil düşündürebilme oranlarında şahsiyet kazanır. Bundan dolayı sorunun ne kadar derini deştiği önemli bir konudur.

Soru sormanın işlevleri neler olabilir?

Soru sormak, Antik Yunan dönemi filozoflarından bu yana uzun zamandır oldukça önemli felsefi ve bilimsel bir eylem olarak kabul edilmektedir. Soru sormak her zaman söz konusu soruya bir cevap bulmak için değil, fakat bazen bu sorular üzerinden yeni sorular keşfetmek ve kişisel bilinç yolculuğuna çıkmak için gerçekleştirilen bir eylemdir. Soru sormak, bilimsel konferanslarda ve bilimsel çalışmalar öncesinde cevap bulma yöneliklidir. Bilim insanları sorulan sorulara bazı operasyonel tanımlamalar ve deney yöntemleri atayarak bu soruların genelleştirilmiş ortalama cevaplarını bulmaya çalışırlar. Buldukları bu cevapları ise bilimsel bulgular adı altında tüm kamuoyu ve bilim dünyası ile sevinç ile paylaşırlar.

 

Fakat felsefi soruların soru sorma ve sorulara cevap arama süreçleri bu süreçten biraz daha farklı işler. Bu süreç içerisinde kişiler soruları hem dışarıdaki nesnelere yönelik hem de kendi iç dünyalarındaki değişkenleri anlamaya yönelik, yani yaşamın anlamını keşfetmeye yönelik bir yolculuğa çıkarlar. Bu sorular her zaman cevap bulunabilecek sorular olmazlar. Sorular, çoğu zaman zihnimizi daha derin ve ayrıntılı düşünmeye iterek ona zihin cimnastiği yaptıran olgulardır. Soruların bu özellikleri sayesinde birey sorulardan oluşan merdivenler aracılığı ile hayatın anlamını açıklayamasa da anlamın iskeletini keşfeder ve vu iskelet üzerinden yaşamını kurup dizayn etmeye yönelir. Dolayısıyla soru sormak yaşamın temel yapısal bileşenlerinden bir tanesi olarak kabul edilir.

Farklı dilleri kullananlar farklı düşünüyor olabilir mi? Neden?

Dil yalnızca mekanik olarak sözcükler bütünü değil, aksine aynı zamanda yaşayan bir organizmadır ve dolayısıyla dilin içerisinde pek çok anlayış biçimi ve düşünme tarzı bulunur. Dil içerisindeki kelimelerim temsil ettiği imgeler, dili kullanan halkın söz konusu imgelemler hakkındaki görüş ve düşüncelerini betimler. Dildeki sözcükler hiçbir zaman nötr değildir ve olamazlar da. Çünkü dilin kuruluş ve kullanılış süreci tamamen öznel olarak ve iç güdüsel olarak ilerleyen bir anlamlandırma sistemidir. Bundan dolayı da dilin kişisel ve toplumsal düşünce ve duyguları ifade ettiğini ya da potansiyel olarak edebileceğini söylemek çok ütopik bir söylemde bulunmak anlamına gelmiyor pek.

 

Farklı dilleri kullanan kişiler farklı şeyler düşünüyor olabilir mi? Bu pek ala mümkün olabilir. Ama farklı dilleri konuşan kişiler için söylenebilecek asıl keskin şey şu: Farklı dilleri kullanan kişiler birbirinden farklı düşünme tarzlarına, ideolojilere, mantık algoritmalarına ve dünya görüşlerine sahiptirler. Çünkü dillerin kuruluşu sırasındaki farklılaşmalar, ya da bazı kavramlara isim verirken bazılarına vermeye gerek duymamalar, bunların tamamı dilin yaşayan ve duygu ile düşünceleri yansıtan bir yapıya sahip olmasından dolayı oluşmaktadır. Farklı dili konuşan bireylerin birbiri ile anlaşması yine de elbette mümkündür. Fakat bu durumda etik değerleri koruyabilmek açısından dil içerisinde bulunan en az saldırgan ve en nötr kelime ve öbekleri seçmek gerekir.

Aynı dili kullanmak anlaşabilmek için yeterli midir? Neden?

Dil, yaşanılan ve kabul edilen, örtük olarak benimsenen kültür ile ilgili pek çok ipucu taşıyan organik bir kavramdır. Bu kavram o kadar canlı bir kavramdır ki andan ana toplum içerisinde vuku bulan her olaydan etkilenir, sosyoekonomik değişimler birebir olarak buranın konusudur. Dolayısıyla bir dili en iyi kullanan kişiler her zaman o dilin içerisine doğmuş ve dilin dayattığı kültürün tamamını kazanmış dilin yerlileridir. Dilin yerlileri de yine dilin karakter yapısının ayrıntılarını bildiğinden dolayı dile en çok aşina olan kişilerdir. Dilin yapısını bilen ve dili kullanmaya aşina olan kişiler birbirlerini elbette diğer dilleri ana dili olarak kullanan kişilere göre daha iyi anlayacaktır. Fakat, aynı dili kullanmak anlaşabilmek için yeterli midir, neden sorusuna gelecek olursak bu kadar net bir cevap vermek mümkün değil.

 

Aynı dili kullanmak her zaman aynı bilişsel şemalara sahip olmak ya da önermelere belirli bir taraftan bakıyor olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla aynı dili kullanıyor ya da konuşuyor olmak her zaman iletişimin en önemli kısmı olan karşılıklı imgelem örtüşmesini sağlayacak anlamına gelmiyor. Aynı dili kullanmak dışında bireylerin birbirini anlayabilmesi ve istek ve arzularına yanıt verebilmesi için, birbirlerinin düşünce şemalarından, birbirilerinin etik değerlerinden haberdar olmaları gerekiyor. Ancak ve ancak bu şekilde kusursuz iletişim mümkün olabilmektedir.

Bir düşünceyi ifade eden cümle, o düşünceyle tamamen örtüşür mü?

Düşünceler çoğu zaman soyut kavramlar olarak tanımlanırlar. Soyut olan bu kavramların zihnimizde bulunan imgelemleri karşı tarafa anlatabilmemiz ya da kayıt altında tutabilmemiz için bu imgelemleri sözcüklere indirgemek ya da sözcükler ile temsil etmeye çalışmak gerekmektedir. Ne var ki, her soyut kavram ya da imgelemin dilde tam olarak karşılığı bulunmasının imkanı yoktur. Dil her ne kadar esnek bir yapıya sahip olsa da bu esnek yapı sürekli olarak bir şeyler üretilmediği için zamanla bazı sınırların da içerisinde kalmış olur. Dolayısıyla eğer bir düşünceyi sözcükler ile kayıt altına sokmak istiyorsak düşüncenin yapısında bazı değişikliklerin olacağı kabulünü de göz ardı etme şansımız yok. Düşünce sözcüklerin içerisine sığmaya, yani bir şekle girmeye çalışırken mutlaka bazı noktaları daha darlaşacak ve darlaşan bu noktaları zamanla başta temsil ettiği imgelemden daha küçük bir alanı kapsamaya başlayacaktır.

 

Yine de dil bilimcileri ve dil üzerinde çalışma yürüten filozoflar çoğunlukla düşünceleri ifade eden dil ögelerinin sınırlarını kaldırmak üzerine çalışmalar yapmaktadır. Özellikle edebiyatçılar ve şairler de  sürekli olarak bu çabaların içerisindedirler. Ünlü şair ve yazarla düşüncelerini en az sınırlayan kelimeleri üretebilmek açısından yeni heceler ve harfler birleştirerek yepyeni sözcükler türetmektedirler. Bu şekilde dilin de sınırları aşılmakta ve duygu ve düşüncelerin dışa vurumu kolaylaşmaktadır.

Sigaranın Zararlarına İlişkin Bir Poster

Sigaranın zararlarına ilişkin bir poster hazırlayarak okul panonuza asınız. Panoya poster asma işi için anlamlı bir kaç görsel kullanmak gerekir. Bu resimlerden herhangi birini biraz büyüterek yada hayal dünyamızı kullanarak biraz değiştirerek güzel posterler elde edebiliriz.