Algı Yanılmaları Bilginin Doğruluğu İçin Şüphe Oluşturur Mu?

Algı yanılmalarının doğru bilgiye ulaşmada şüphe oluşturacağı çeşitli filozoflar tarafından dile getirilmiştir. Örnek olarak Rasyonalist akımın savunucuları, duyu organları ile elde edilen bilginin tamamen geçersiz olduğunu, dışarıdan gelen (a posteriori) bilginin tamamen şüpheli olduğunu savunur. Buna verilmiş en iyi örneklerden bir tanesi gözlerimizin bize çoğu zaman yalan söylemesidir.

Berrak bir su birikintisinin içerisine düz bir çubuğun yarısını soktuğumuzda, suyun altında kalan kısım yamulacaktır. Gözlerimiz, bize sopanın kırık ya da yamuk olduğu bilgisini iletecektir. Oysa ki gerçekte sopa düzdür ve dışarıdan gelen bu bilgi, bize bir doğru bir bilgi vermediği gibi “yanlış bir bilgi” vermiş olacaktır. Bu nedenle Rasyonalist filozoflar dışarıdan gelen tüm bilgilere kulaklarını tıkamışlardır. Onlar için tek gerçek bilgi içeriden gelen (a priori) bilgidir. Bu bilgi türlerine örnek olarak matematik ve geometri gösterilebilir. Matematiksel olan hiçbir şey, bizi yanıltamaz ve mantığın temelini oluşturur.

Ancak çeşitli düşünürler rasyonalistlerin dışarıdan gelen bilgiye bu denli kulaklarını tıkamasını eleştirirler. Buna karşılık emprist (deneyci) filozoflar da a priori şeklinde elde edilen bilgiye karşı çıkmışlardır. Ancak her iki bilginin de mümkün olduğunu düşünen filozoflar da vardır. Örnek olarak Kant’a göre bilgiler, hem dışarıdan hem de içeriden gelebilirler.

Sonuç olarak empristlere göre de algı yanılmaları bilginin doğruluğu için şüphe oluşturabilir ancak deney ve gözlemin “devamlılığı” bu şüpheyi ortadan kaldırabilir.

Bilgilerin Doğruluğunun Mümkün Olmadığı Nasıl Savunulabilir?

Doğru bilginin imkansız olduğunu savunan birçok görüş bulunmaktadır. Bu konu tamamen Epistemolojinin yani bilgi felsefesinin alanına girer. Bilgi, felsefe tarihi boyunca üzerine en çok kafa yorulmuş konulardan bir tanesidir. Bu yazıda doğru bilginin imkansız olduğunu düşünen akımlara, düşünürlere ve bu imkansızlığı “neden” düşündüklerinden bahsedeceğiz.

 

Doğru bilginin mümkün olmadığı düşünen ilk görüş septisizmdir. Septiklere göre evrensel olarak kabul edebileceğimiz bir bilgi türü yoktur. Bu akımın en büyük savunucuları Parmenides, Demoktritos ve Zenon’dur.  Parmenides’e göre dış dünya sürekli olarak değiştiğinden dolayı paradokslar içerir. Aynı şekilde öğrencisi olan Zenon da Parmenides’e benzer fikirlere sahiptir. Demokritos ise varlığın ve dolayısıyla tüm evrenin atomlardan meydana geldiğini savunur. Ancak bu küçük atomlar algılanamazdır. Bilginin tek kaynağı olan duyum, dışarıdaki tüm paradokslardan doğru bir bilgi çıkaracak nitelikte değildir.

Doğru bilginin mümkün olmadığı söyleyen bir diğer akım ise Nihilizm’dir. Bu öğretiye göre hiçbir şey bilgi değeri taşımaz. Üzerinde bilgi değeri olduğunu düşündüğümüz her şey yanıltıcı ve aldatıcıdır. Bu akımın en önemli temsilcisi kuşkusuz Nietzsche’dir. Ona göre doğru bilgi kesinlikle yoktur. Ancak var kabul edilse bile insan dediğimiz sınırlı canlının doğru bilgiyi elde edebilmesinin imkansız olduğudur. Bu nedenle Nietzsche, doğruluğundan hiçbir zaman emin olamayacağımız bilgiler ile aldanmak yerine, bu bilgi türlerinin tamamını reddetmeyi tercih eder.

Birbiri Ardına Gelen Olaylar, Neden Sonuç İlişkisi Olarak Düşünülebilir Mi?

Birçok düşünür bu sorunun İslam Biliminin sonunu getirdiğini savunur. Akıl alır gibi durmasa da bahsedilen “nedensellik” sorunu, günümüz modern felsefe içerisinde bile tartışmalarda kendisine yer bulur.

Konuyu daha anlaşılabilir hale getirmek için örneklendirerek ilerleyelim; Her sabah saat 8’de uyanan kendi halinizde bir insansınız. Ve her sabah balkonda masanızda oturup kahvenizi yudumluyorsunuz. Sokağa baktığınızda karşı komşunuz arabasını saat tam 08:30’da çalıştırıp gidiyor. Yarım saat sonra ise yan komşunuz tam olarak saat 09:00’da arabasına biniyor ve işe doğru yol alıyor. Bu senaryo hafta içi her gün olmak üzere tekrarlanıyor. Dünya’ya sürekli neden-sonuç zinciri içerisinde bakan bir canlı olarak “insan” yani siz; diyebilir misiniz ki ikinci arabanın her sabah saat 9’da hareket etmesinin nedeni birinci arabadır?

Gazali’nin şu meşhur nedensellik sorununun özeti tam olarak budur. Ancak küçük bir farkla; Evrende meydana gelen tüm maddesel hareketler bize, neden sonuç zinciri içerisinde hareket ediyormuş gibi geliyor olabilir. Gazali’ye göre her bir maddesel hareket tanrının ya da başka bir şeyin sonucudur ve birbirleri arasında zorunlu bir neden sonuç ilişkisi yoktur.

Düşünürlerin bu sorunun İslam Bilimini bitirdiği fikri anlamsız geliyor olabilir ancak, bilimin “her şeyin bir nedeni vardır” ön kabulü, nedensellik sorunu ortaya çıktığında kendisini tamamen gereksiz bırakıyor.

Doğru Bilgiye Nasıl Ulaşılabilir?

Bu soru, tamamen bilgi felsefesi alanına girer. Bilgi felsefesi, diğer ifadeyle Epistemoloji olarak tanımlanır.

Tarihteki tüm düşünürler, doğru bilgiye nasıl ulaşılabileceği konusunda farklı fikirler ortaya koymuşlardır. Bu fikirlerin toplamı da çeşitli akımları ortaya çıkarmıştır. Örnek olarak Sokrates, Platon, Descartes gibi filozoflar doğru bilgiye yalnızca akıl yolu ile ulaşılabileceğini iddia eder. Onlara göre akıl kullanılmaksızın doğru bilgiye ulaşmak imkansızdır ve aynı şekilde akıl olmadan elde edilen hiçbir şey bilgi değeri taşımaz. Bu görüşün tam zıttında yer alan deneyci (emprist) filozoflar, doğru bilginin ancak ve ancak deney ve gözlem yolu ile elde edilebileceğini savunur. Bu görüş aslında pozitivizm ya da materyalizm gibi akımların da temelini oluşturmaktadır.

 

Örneğin materyalistlere göre doğru bilginin kaynağı yalnızca maddedir. İnsan, ancak madde ile iletişim kurduğunda çeşitli bilgilere ulaşabilir. Ancak Rasyonalistlerin duyu organlarına ve dış dünyada meydana gelen hiçbir şeye güvenmemesi, onların deneyciliğe karşı bir tutum içerisinde olmaları sonucunu doğurmuştur. Doğru bilgiye ulaşma fikrinin en önemlilerinden biri de septisizm yani şüpheciliktir. Septiklerin bazıları doğru bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu düşünürken, bazıları ise mümkün olduğunu ancak her türlü bilgiye kuşku ile yaklaşılması gerektiğini düşünür. Ancak doğru bile kesinlikle ulaşılamayacağını söyleyen akımlar da vardır. Nihilizm, bu akımlardan bir tanesidir. Nihilizme göre doğru bilgiye yoktur. En iyi ihtimalde doğru bilgi olsa bile insan, bu bilgilere ulaşabilecek konumda değildir.

Duyumlar Herkeste Aynı Biçimde Mi Ortaya Çıkar?

Duyumların herkeste aynı mı yoksa fark biçimde mi ortaya çıktığı sorusu, özellikle antik, ilkçağ ve ortaçağ felsefelerinde önemli bir sorudur. Bunun nedeni dönemin teknolojik olarak imkansızlığı, insanların duyumlarının birbirinden farklı mı yoksa aynı mı olduğunun anlaşılamamasıdır. Günümüz modern biliminin bu gibi sorulara belli cevapları olsa da, bu sorulara tarihte nasıl cevaplar verilmiş incelemekte fayda var.

 

Duyumların herkes tarafından aynı veya farklı olduğu durumlar çeşitli filozoflar tarafından kategorize edilmiştir. Örnek olarak zaman algısının çeşitli düşünürlerce herkeste aynı olduğu fikrine varılmıştır. Bu algı türüne de “nesnel” algı adı verilmiştir. Ancak duyu organları ile girilen etkileşimler herkes tarafından farklı (sübjektif) olarak algılanır. Duyumların bu noktada bir nesnelliği söz konusu değildir. Modern bilimin de ortaya koyduğu verilere bakacak olursak, nesnel olarak kabul edilen “zaman algısı” bile, Albert Einstein tarafından çürütülmüştür. Zaman, herkes ve her (şey) için farklı algılanmaktadır. Hatta varlığından ve dinamiklerinden daha yeni haberimizin olduğu Sinestezi hastalığı, algının kişiden kişiye nasıl farklı işleyebileceği konusunda harika bir örnektir. Sinestezi hastaları kısaca, renklerin kokularını, rakamların cinsiyetlerini, kokuların vücutlarını hissederler.

Tarihsel bağlamından modern bilime kadar bakacak olursak, duyumlar birçok kişide aynı biçimde ortaya çıkabilir ancak kesinlikle “herkeste” aynı biçimde ortaya çıkması mümkün değildir.

İnsan Bilgisinin Ayırt Edici Özellikleri Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?

İnsan bilgisi, bilgi felsefesi yani epistemoloji alanına dahil olan bir konudur. Spesifik olarak “insan bilgisi”ne geçmeden önce bilgi türlerinin neler olduğu özetlemekte yarar vardır. Bilgi türleri genel olarak öznel ve nesnel olarak ikiye ayrılmıştır. Öznel bilgilerin kapsadığı küme içerisinde dinsel bilgi, sanat bilgisi ve felsefesi bilgi yer almaktadır.

 

Nesnel bilgiler kümesi içerisinde ise teknik bilgi ve bilimsel bilgi vardır. Son olarak sezgi ve deneyim ile elde edilen, kısmen öznel kısmen de nesnel olmak üzere gündelik bilgi türü mevcuttur. Bu bilgileri nesnel ve öznel yapan ölçütler felsefi anlamda sağlam zeminlere oturtulmuştur. Eğer insan bilgisini belli bir kategori içerisinde sınırlandıracak olursak dahil edeceğimiz kategori kesinlikle öznel bilgidir. Burada insan bilgisinin ayırt edici özellikleri bir anlamda öznel bilgi ile nesnel bilgi arasındaki farklar ile tanımlanabilir. Özet olarak kişiden kişiye değişen, evrensel olmayan, deney ve gözleme tabii tutulamayan ve deneysel anlamda yanlışlanamayan bilgilere öznel bilgi deriz. Bu bilgiler doğrultusunda felsefe, sanat, din ve gündelik anlamda çeşitli akıl yürütmeler ve fikirlere sahip olabiliriz.

 

Genel anlamda ifade edilecek olursa öznel bilgilerin daha çok metafizik anlamda olduğu söylenebilir. Varlığını nesnel olarak görebildiğimiz ve deneysel anlamda iletişim kurabildiğimiz alanlarda öznel bilginin bir niteliği yoktur. Ancak deney ve gözlemlerden elde edilen bilgileri yorumlama ve anlamlı örüntüler oluşturma hususunda öznel bilgiye sıkça başvurulduğu görülür.

İnsanın, Varlığı Açıklama Ve Anlama Çabasının Nedenleri Nelerdir?

İnsanın, varlığı açıklama ve anlama çabasının altında birçok neden yatar. Bu nedenleri de açıklayan birçok filozof ve disiplin, yazılı tarihin başlamasından yaklaşık 2000 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Felsefe’nin söz konusu olduğu tüm çağlarda farklı görüşler tarafından genel olarak mutabık kalınan şöyle bir düşünce söz konusudur; Doğadaki tüm canlıları hayatta tutacak bir takım sivrilmiş özellikler vardır. İnsanı da bu canlılardan ayıran en büyük sivrilmiş özelliği gelişmiş beyni, yani düşünce gücüdür.

 

Paleolitik çağdan beri “insan” dediğimiz canlıyı hayatta tutan tek özelliği düşüncenin verdiği güçtür. Bu nedenle birçok filozof zihnini kullanmayan insanı, pençelerini kullanmayan bir kartala, kanatlarını kullanmayan kuşlara benzetir. Bu nedenle insan, doğasının verdiği gerekçeler ile zihnini kullanmaya “mahkumdur.” Ancak insanın düşünce gücünü kullanması onu öyle bir noktaya gelmiştir ki, sorunlar “yiyecek bulmak, su bulmak, hayatta kalmak” gibi temel alanlardan çıkıp, “varlığın doğası nedir, doğru bilginin ölçütü ne olmalıdır” gibi metafizik alanlara kaymıştır. Dolayısıyla insanın varlığı anlama ve açıklama çabası, kendi doğasının getirdiği bir sonuç olarak düşünülebilir. Ancak Felsefe, bu “anlama” serüveni içerisinde, insana “gerçek bilgiyi” elde etmek için bir takım yöntemler ve disiplinler öğretir. Bu disiplinler de, yine insan tarafından oluşturulur.

Tüm bunlara rağmen söz konusu sorunun cevabı, sorulan çağa ve “filozofa” göre büyük farklılıklar içerecektir.

Yolu Bulmak İçin Bilgiye Mi Yoksa Tahmine Mi Başvurursunuz Neden?

Felsefede doğru yolun bulunabilmesi için onlarca farklı fikir ve akıl yürütme sistemi geliştirilmiştir. Özellikle bilgilerin doğru kabul edildiği koşullarda hangi sonuçların nasıl elde edilebileceğine dair “mantık” temeli oluşturulmuştur. Mantık disiplini, felsefe 3 ayrı kategoriye ayrılmıştır. Bunlar; tümevarım yöntemi, tümdengelim yöntemi ve analoji yöntemidir.

 

Tümdengelim yöntemi ile elde edilen bilginin “kesinlikle” doğru olduğu kabul edilir. Ancak bahsedilen yol bulmak konusunda tümdengelim yöntemi ciddi bir problem ile karşı karşıyadır. Örnekleyecek olursak, tüm insanlar ölümlüdür. Fatih Sultan Mehmet bir insandır. O halde Fatih Sultan Mehmet ölümlüdür bilgisi ortaya çıkar. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in ölümlü olduğu bilgisi yeni bir bilgi değildir. Önermenin başlangıç aşaması ile Fatih Sultan Mehmet’in insan olması, bu bilgiyi dile getirmeyi bile gereksiz kılar. Bu nedenle tümdengelim yöntemi ile yeni bilgilerin elde edilmesi mümkün değildir. Ancak tümevarım yönteminde daima “yeni” bilgiler ile karşılaşırız.

 

Kelimenin tam anlamıyla olmasa da, tümevarımda bir “tahmin” söz konusudur. Örnek olarak bugüne kadar gördüğümüz tüm kediler beyazdır önermesini ele alalım. O halde dünyadaki ya da evrendeki tüm kedilerin beyaz olduğu sonucuna varırız. Bu gözlemlerden yola çıkarak oluşturulmuş bir “tahmindir.” Özetle sorunun cevabına gelecek olursak, eğer burada kastedilen “yol” maddesel bir nitelik taşıyorsa tahmine, metafizik bir nitelik taşıyorsa bilgiye başvurulması gerekir.

Yolu bulmak için elde ettiğiniz bilgilerin doğruluğuna veya yanlışlığına nasıl karar verirsiniz?

Sorunun tam manasıyla cevabına geçmeden önce salt olarak bilgilerin doğruluğuna ya da yanlışlığına nasıl karar verilir ona değinelim. Bir bilginin doğruluğunun ölçütü yüzyıllardır süregelen bir felsefi tartışma konusudur. Çeşitli akımlar ve filozoflar doğru bilginin ölçütünü çok farklı şekillerde tanımlamışlardır. Bu ölçütler gerçeğe uygunluk, tutarlılık, tümel uzlaşım, apaçıklık ve faydadır. Burada değinmeye değer bulduğum iki ölçütten bahsetmek istiyorum.

 

Tutarlılık, kısaca bir önermenin, bir sistem içerisinde kabul edilmiş diğer “doğru” kabul edilen önermeler ile çelişmemesine dayanır. Dolayısıyla yolu bulmak için elde edilen bilgilerin doğruluğuna karar vermek, o güne kadar doğru kabul edilen tüm bilgiler ile çelişmediğinde mümkün olabilir. Olası herhangi bir çelişki karşısında bilgin yanlışlığına kesin olarak hüküm verilebilir. Bununla birlikte fayda ölçütü de birçok filozof tarafından şiddetle savunulmuş doğru bilgi ölçütlerinden biridir.

 

Bir bilgi, eğer bize fayda sağlıyorsa doğru, herhangi fayda sağlamıyor ya da zarar getiriyorsa yanlıştır. Dolayısıyla bir bilgi her ne olursa olsun, yolu bulmak konusunda bize yardımcı olduysa doğru kabul edilmek zorundadır. Ancak yolu bulmak konusunda hiçbir fayda sağlamadıysa yanlıştır. Çeşitli filozoflar yarar ilkesinin doğru bilginin ölçütü olamayacağını savunmuştur. Bir bilgi bize yarar sağlasa bile baştan aşağı yanlış olabilir. Ancak yine de, konu yalnızca “yol bulmak” ile sınırlandırıldığında, fayda ölçütünün tutarlılığı söz konusudur.

Feodalitenin güç kazanmasında etkili olan sebepler nelerdir?

Feodalite bir başka adı ile derebeylik denen sistemde ağalar vardır. Ağalar kralların himayesinde gibi görünürler. Aslında kralları oluşturan ve kral olmalarında meşruiyet kaynağı olan derebeylerin ta kendisidir. Kraldan istediği devlet gücünü alır ve topraklarında tek hakim olurlar. Ağalık sisteminin izlerine son yüzyıla kadar rastlanmaktaydı. Fakat şu an derebeylik sisteminin de yok edilmesi söz konusu olmaktadır.

 

Derebeyliğin yani feodalitenin güç kazanması süreci ise Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına dayanır. İmparatorluk yıkılınca güçlü ve iradeli krallar ortadan kalkmıştır. Küçük devletcikler ortaya çıkmış ve siyasi birlik kaybedilmiştir. Yasaların ortadan kalkması ve yönetimde din adamlarının etkili olmaya başlaması siyasi güce dayalı devlet anlayışını yok etmiştir. Barbar kavimler birbirlerine saldırarak askeri ve siyasi yaptırımlarını zayıflatmışlardır. Avrupa parçalara ayrılmış, güçlü krallar ortadan kalkmış ve güçsüz devlet ve topluluklar yığını haline gelmişlerdir. Feodalitenin güç kazanması da tam olarak bu dönemde gerçekleşmiştir. Toprak ağaları bir araya gelerek güç oluşturmuş ve kendileri ile iş birliği yapan krallara güçlü devletler vaat etmişlerdir. Amaçlarına ulaşmışlar ve büyüyerek güçlerine güç katmışlardır. Topraklar devlet tarafından değil derebeyi olan kişi tarafından idare edilir ve tüm haklar onun için tanınırdı. Bu da feodalite sisteminin asla zayıflamamasını beraberinde getirmiştir. Kralların bazıları derebeyliği yıkmak istese de toprak ve çalışan insan gücü ile krallar sindirilmiştir. Ta ki haçlı seferleri ve coğrafi keşiflerin gerçekleşmesine kadar…