“Yüksek zümre edebiyatı, saray edebiyatı, klasik edebiyat” kelime gruplarının size çağrıştırdıklarını söyleyiniz.

 “Yüksek zümre edebiyatı, saray edebiyatı, klasik edebiyat” kelime gruplarının size çağrıştırdıklarını söyleyiniz.

Edebiyatın tarihini bilmemiz bizler için çok önemli. Yoksa edebiyatın gelişimini bilmeden çok da yorum yapmamız doğru olmaz. Bilgisiz konuşmak cahillerin işi. Yüksek zümre edebiyatı; bana edebiyatın, bir çok milletin etkileşime uğrayıp yüksek seviyeli bir yapı oluşturduğunu anımsattı. Şairlerin bu dönemde yüksek kalitede şiirler yazıyor olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Ama ilk ihtimal daha gerçekçi benim için. Saray edebiyatında ise genellikle saray ve çevresinde gelişen ve bu görüşü ileri sürenler tarafından oluşturulmuş bir isim olmalı. Adı üstünde saray edebiyatı. Klasik edebiyat konusunda da bazı fikirlerim var elbette. Klasik kelimesini günümüzde de oldukça sık kullanıyoruz. Yapısı değişmeyen, geçen zamana aldırış etmeden içeriği korunan her şeye klasik diyebiliriz.

 

Klasik edebiyat da böyle olmalı. Zamanı geçse dahi içeriğini koruduğunu düşünüyorum. Tüm bu türler isimlerinin çağrıştırdıkları ile bilinir. Tabi eğer araştırmazsak. Araştırıp öğrendiğimiz hiçbir bilgi yoktur ki içi boş çıksın bizi boşa konuştursun. Zaten boşa konuşmamak için bile araştırıp bilgi sahibi olmalıyız. Her bilgi bizlerin fikirlerini ve görüşlerini yansıtmada bize güç katacaktır. Çevremizde insanların bilgisizlikleri ile konuşup kendi açıklarını kapatmaya çalışmalarını gülerek karşılamıyor muyuz ? Aynı duruma neden düşelim ki. Kendimizi geliştirmemiz zaten önemli. Hem düşünmeden konuşmamak için bilgi depolamak faydalı olacaktır. Kendimizi hafife almak, bizlerin öz güvenini azaltır. Öz güvenimizi tazelememiz bilgi birikim sahibi olmamızdan geçiyor.

Osmanlı İmparatorluğu kültür çeşitliliği dili, edebiyatı ve sosyal yaşantıyı nasıl etkilemiştir?

Osmanlı İmparatorluğu pek çok kültürü bünyesinde bulundururdu. Sizce bu kültür çeşitliliği dili, edebiyatı ve sosyal yaşantıyı nasıl etkilemiştir? Düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

Çok uluslu bir devlet yapılanması Osmanlı’nın gurur duyduğumuz bir yanı. Özellikle orta çağ Avrupa ülkelerine baktığımızda milliyetçilik akımlarının art arda ortaya çıktığı ve ayaklanmalarla uğraştığı bir dönemde Osmanlı’da ki toplulukların bir arada hoşgörülü olarak yaşadığını görürsünüz. Avrupa da ki gelişmelerin Osmanlıyı etkilemediğinden tabi ki söz edemeyiz. İlerleyen yıllarda bu etki ile çıkan ayaklanmalar Osmanlının sonunu getirdi. Ancak milletlerin kendi bünyesinde barış içerisinde yaşamış olduğu yıllara bakarsak bunu gerçekleştirmek için; her kesimin hakkına saygı gösterildiği, her dini inanışın rahatlıkla uygulandığı ve fikirlerine değer verilip ticaretlerini dahi özgürce yapabildiklerini öğrenmek bizler için çokta zor olmasa gerek.

 

Bir çok kültüre ev sahipliği yapan Osmanlı kendi halkının da bu kültür çeşitliliğinden etkilenmesinin önüne geçmek şöyle dursun önünü açıp kültürel çeşitliliği arttırmak için çalışmalar yapmıştır. Tüm hayatı etkileyen bu çeşitlilik elbette ki dili, edebiyatı, ve sosyal yaşantıyı da etkilemiştir. Farklı lehçelere ayrılan diller dilin yaşadığı değişimi gözler önüne seriyor. Şairlerin yahut yazarların bir biri ile yaptıkları münazaralar edebi metinlerde farklı tarzlar ortaya çıkarıyor ayrı bir zenginlik katıyor. Yardımlaşmanın önemi diğer milletlerde ayrı bir özenti ile bünyelerine kabul edilse de diğer milletlerin Osmanlı da dillerinin ve insan ilişkilerinde ki saygınlığını korumaları karşı tarafı özendirmiştir. Bu şekilde gelişen karşılıklı ilişkiler her milletin bağının birbirine daha sıkı bağlanmasına olanak sağlamıştır.

Şiirin ezgi ile söylenmesinin o şiire nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz?

Şiirin ezgi ile söylenmesinin o şiire nasıl bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz?

Şairler şiirlerini yazarken ne düşünüyor bilmek isterdim. Bu kadar duygu yüklü ne yaşıyorlar o anı yaşamak bilmek isterdim. Şair olmanın zorluklarını ayrı düşünebiliriz ama yaşadıkları hazzın güzelliği kesin. Öyle bir duygu yoğunluğu olmasa yazabilirler mi o kadar dizeleri. Hem de hepsi birbiriyle bağlantılı birbiriyle uyumlu, çok zor. Yani bir şey hissetmeden yazılabilecek mısralar değil. Bakmayın gelişi güzel yazılan gazete köşelerinde ki o komik duruma düşülen mısralara. Ben onlara edebiyatın katili diyorum. Hem kendilerini komik duruma düşürüyorlar hem de edebiyata saygısızlık yapıyorlar farkında değiller. Kimileri ise kendini sanatçı olarak adlandırıp saçma sapan söz dizelerinden anlamsız duygusuz bir çok kalabalık kelime sıralıyor. Sonra da aynı saçmalıkta ki ezgiyle bize sunuyor. Acı ama yiyoruz bu zokaları. Kanıyoruz her kulağa güzel gelen ezgilere. İçeriği boş saçma cümleler topluluğuna. Halbuki şiir öyle mi. Yazarının yaşadığı duygusal yoğunluk ve hisleri var içinde. Bir de ezgiyle buluştu mu o zaman gör türkü neymiş.

 

Şiirin ezgi ile söylenmesinin bize sağladığı katkıların yanı sıra birde ezginin şiire olan katkısı var. Bir kere köşede kalmış, zamanın değişimine yenik düşmüş, unutulmaya yüz tutmuş önemli şiirleri gün yüzüne çıkarıyor. Onlar ezgi ile karışınca öyle güzel türküler çıkıyor ki ortaya kapılıp gidiyoruz. Dinlemekten kendimizi alamıyoruz. Kimse zorlamıyor. Satılıp kar etme amacı gütmediğinden mi bilinmez ama anonim olarak da adlandırdığımız her güzel şiirin ezgiyle buluşmuş hali bizi gösteriyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun türkülere yüklediği anlamla ilgili düşüncelerinizi paylaşınız.

 “Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla/Köyümüz, köylümüz, memleketimiz” Bu dizelerde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun türkülere yüklediği anlamla ilgili düşüncelerinizi paylaşınız.

Şimdilerde çok çabuk meşhur olup şarkı söyleyenleri izliyoruz televizyondan. Şaşırmamak elde değil. Nasıl bu kadar çabuk meşhur oluyor diye ayrı düşünüyorum, nasıl bu şarkının dinlenmesini sağladı diye ayrı düşünüyorum. Müzik zevkinden mi yoksunuz artık bilemedim. Toplumun belli bir kısmını bu konuda eleştirmezsem içimde kalır. Her şeyi geçtim çok ta çabuk unutuluyor bu isimler. Bir anda karşımıza ünlü diye çıkanlar bir anda silinip gidiyor. Eskilere bakıyorum birde. Yıllarca tanınan ve mütevazi kişilikleriyle topluma sanatlarının yanı sıra değer katan usta eserleriyle toplumun nabzını tutan gerçek sanatçılar var olmuş. Hala biz bile görmediğimiz kimi eski sanatçıların eserlerini hayranlıkla dinliyoruz.

 

Türkü ile şarkı ayrımını yapmamız bizim için faydalı olur. Şarkıların güncel duygulardan bahsedip o günü kaleme alması geçerliliğini kısa süre içinde yitirmesine sebep oluyor. Türkülerin ise yıllar boyu dinlenmesi ve kültürün bir parçası olması farkını ortaya çıkarıyor. Tabi bunlar üzerinde çokça durulacak ve iki farklı türün ayrımını ortaya çıkaracak bir çok nedenden sadece bir kaçı. Soruda geçen  türkülerin yüklendiği anlamsa verdiğimiz örnekle eşdeğer. Yazar, yaşadığı toplumun kültürünü, coğrafyasını ve insanını yansıtacak olan yegane anlatım tarzının türküler olduğundan bahsetmekte. Haksız da sayılmaz. Her türkünün yüklendiği bir anlam olduğu gibi her türkünün yaşanmış bir hikayesinin varlığı da söz konusu. Onu kalıcı kılmak ve dillerden dillere söylenmesini sağlamak için daha çok neden sıralayabiliriz.

Sizce insan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet, ayrılık girdiğinde neler hisseder?

Sizce insan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet, ayrılık girdiğinde neler hisseder?

Ağlamak insana insan olduğunu hatırlatmalı derken; erkekler ağlamaz, babalar ağlamaz ve daha çok üzmeyelim diye çeşitli sebeplerle ağlamamız engelleniyor. İnsani duygularımızın yaşanmasında bile özgür olmadığımız ne kadarda açık değil mi. Ağlamak ayıp mı sorusuna neredeyse evet ayıp diyecek kadar körelmiş kalplerimiz. Ağlamaya çekinir olmak toplum baskısının üzerimizde oluşturduğu kalıcı etkilerden. Nasıl kurtuluruz diye düşünmeye gerek yok. El alem ne der diye yaşamayıp bol bol ağlarsak hem duygumuzu yaşarız rahatlarız, hem de toplum baskısının umurumuzda olmadığı düşüncesi ile hareket ederiz.

 

İnsan sevdiği kişiden ayrı düştüğünde, araya gurbet ve ayrılık girdiğinde de ağlamak ister. Ağlayan olduğu gibi gizli gizli ağlayanda çok olur. Bahsettiğimiz konu üzerine gizli gizli diyorum. Kendine göre nedenler oluşturan insanlar bunu toplumdan alır. Her insan bir parçada olsa toplumla ilintili yaşar. Burada şuna değinmek gerekiyor. Giden mi daha çok üzülüyor kalan mı derseniz bence giden daha çok üzülüyor. Kalan hatıralarla kendini tatmin edebilir belki ama giden için çok farklı. Belki de hayatında ilk kez gördüğü bir ortamda yaşamak şöyle dursun, duyulan özlem ve anıların sadece hatıralarda canlanıyor olması daha acı. Kim bilir şimdi ne yapıyor diye düşünmekten kendini alamaz insan. İştahın kesilir. Moralin bozuk olur ve en komik duruma bile gülemeyebilirsin. Huzursuz hissedersin kendini. Aradığın mutluluğa kavuşmanın hayalini daha ilk dakikalardan yaparsın. Sonra mı ? Ağlarsın..

Edebî eserlerin halk kültüründen izler taşıması o eseri nasıl etkiler?

Edebi eserlerin halk kültüründen izler taşıması o eseri nasıl etkiler?

Edebi eser denince çoğu kimse uzaktan bakmakla yetiniyor. Anlayamayacağı düşüncesi uzaklaştırıyor insanları. Neden böyle bir ön yargı oluştu bilinmez. Oysa ki edebi eserler tamda insanların anlaması ve kendilerini içinde bulması için orta çıkmış. Kullanılan terimlere takılanlar olabilir ama bence asıl neden bu değil. Asıl neden anlaşılmaz hale getirilen edebi eserler. Yazarlara kızmamak elde değil. Halkın anladığı dili kullanmak yerine neden anlaşılmaz bir dili tercih ediyorlar anlamam mümkün değil. Sadece bu da değil insanlar yaşadıkları kültürlerden bihaber olan eserlere dönüp bakmıyor bile çoğu zaman. İnsanları eleştirebiliriz bu konuda ama aynı kültürde yetişmiş biri bunu yapmamalı. Ben yabancı bir kültüre hayranlığım varsa zaten onu o kültürde yaşayan yazardan öğrenebilirim. Bakın şuna da razıyım. Başka kültürü bizim anlamamız için bizim dilimizle yansıtsın eserine eyvallah. Ama oda yok. Maalesef başka kültürlere olan hayranlıkla yazılan bu tarz eserler kendi toplumunun dilinden kopuyor. Edebi eserlerin halk kültüründen izler taşıması da önemli hale geliyor bu nedenle.

 

Eserin değeri yaşadığı toplumun aynası olabilmeli diye düşünüyorum ben. Yaşadığı kültürden izler taşımalı. Toplumun dilini kullanması ve anlaşılabilir olması edebi eserin daha çok okuyucuya ulaşacağını gösteriyor. Bu sayede ön yargılarında önüne geçebiliriz. Edebi eser denince çekinmeden okunulabilecek bizi bize anlatan duygularımızın tercümanı olan yapılar gelecek akla. Halkın kendini görmesi, anlatamadıklarını okuması mutlu etmek için de yeterli, edebi eserin değerini arttırmak içinde.

İnsanlar neden mani söyleme ihtiyacı duymuşlardır?

Sizce insanlar neden mâni söyleme ihtiyacı duymuşlardır? Duygu ve düşüncelerinizi sözlü olarak ifade ediniz.

İnsanlar duygularını her dönemde farklı tarzlarda dile getirmişlerdir. Yaşayışlarına göre şekillenen tarzları, içinde oldukları kültürlere ve coğrafyaya göre de şekillenmiştir. Sadece Anadolu bölgelerini kastetmemek olmaz. Tüm dünya bölgelerinden bahsediyorum. Dillerin bir biri ile olan ayrı kullanımı da önemli çünkü. Her millet, her topluluk kendilerini ifade edebilmek ve duygularını karşı tarafa aktarabilmek adına hislerinin peşinden gitmiştir. İnsan kendi duygularını hissettirebildiği ölçüde değerli olduğunu düşünür ve değer verdiğini belirtir. Duyguların karşılığı dün mani olmuştur, bugünse kısa bir çift söz. Edebi gelişim sürecinde savrulan dillerin de gelişmişlik seviyesi unutulmamalı. Her dönemde dili ustaca kullanan yazarlar ve şairler elbette olmuştur ama gelişimi üst düzeyde olan dillerde bu daha kolay hale gelmiştir.

 

Mani ise Anadolu halklarının sevgisini göstermesi yahut anlatması adına, yaşadıkları kültürün sentezi ile ortaya çıkmış değerli bir edebi tür olmuştur. Oluştuğu zamanda etkisini yitirmeyip günümüzde dahi orta Anadolu köylerinde yaygın haliyle kullanılmakta. Yeşilçam filmlerinde de çokça karşımıza çıkmasından olan alışkanlığımız sayesinde, bizlere maninin yabancı gelmediği de ortada. Bugün dinlediğimiz ve kendimizi ifade etmek adına armağan ettiğimiz türküler, mani ile olan bağımızın kopmadığının göstergesi. Büyüklerimizin bizlere öğrettiği arkadaşlarımızla aramızda çokça saydığımız tekerlemeler de buna örnek olabilir. Kültürel bir zenginliğimiz olan maniler dillerden dillere aktarılmaya devam edecek gibi gözüküyor. Okurken veya söylerken hissiz davranmayalım yeter.

Türkiye’den önce Antartikada araştırma üssü kuran ülkelerin amacı ne olabilir?

Türkiye’den önce Antarktika’da araştırma üssü kuran ülkelerin amacı ne olabilir?

 

Güney Kutbu olarak da bilinen Antarktika kıtası 20. Yüzyılın başından itibaren bilim adamlarının çalışma yapmaya başladığı alanlar olarak görülebilmektedir. Ülkemiz de diğer ülkeler gibi zaman içerisinde bu soğuk kıtaya yönelerek gereken üssü kurmuşlardır. Antarktika’da üs kurmanın farklı farklı sebepleri bulunarak; ülkelerin bu sebepler doğrultusunda Güney Kutbu’na yönelmesi durumu söz konusu olabilmektedir.

 

Antarktika içerisinde faaliyet gösteren ülkelerin amaçları içerisinde burada bulunan doğal hayatı incelemek olabilmektedir. Burada yaşayan insanların doğal ortamı ve diğer canlı türleri ile olan ilişkileri de aktif bir biçimde incelenmektedir. Özellikle sadece Antarktika’da kabileler halinde yaşayan penguenlere dayalı çalışmalar son yıllarda daha da artış göstermektedir. Buna bağlı olarak da penguenler hakkında daha da detaylı bilgi toplanması durumu söz konusu olabilmektedir.

 

Antarktika içerisinde araştırma yapmanın bir diğer amacı ise küresel ısınma sebebiyle buzların erimesi ve zaman zaman arkasından kara parçaları çıkmasından kaynaklı olarak görülebilmektedir. Kara parçaları üzerinde fosil ya da insanlara dair kalıntılar arayan bilim insanları da bu soğuk bölgede çalışmalarını sürdürmektedir. Buna bağlı olarak da arkeolojik ya da filolojik çalışmalar da Antarktika üzerinden yürütülerek; insanlığın yeni bilgilere erişmesi adına girişimler hız kesmeden devam etmektedir.

 

Antarktika daha önceden herhangi bir madencilik faaliyetinin gerçekleşmediği alanlar olarak bilinmesinden ötürü de bu noktaya kısa bir süre içerisinde rağbet olması durumu da açığa çıkmıştır. Kaynak arayışı içerisinde olan ve hammaddeleri bulmayı hedef haline getiren ülkeler de Antarktika’daki yerini araştırma grupları ile almışlardır. Petrol ve doğalgaz gibi önemli kaynakların da bu bölge içerisinde yer alması durumunun tahmin edilmesinden ötürü aramalar hız kesmeden devam etmekte olan faaliyetlerdir.

İklim koşullarının Türkiye’nin beşerî özellikleri üzerindeki etkileri nelerdir?

İklim koşullarının Türkiye’nin beşerî özellikleri üzerindeki etkileri nelerdir?

 

İklim koşulları insanların yaşamlarını ve diğer faaliyetlerini önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Aynı zamanda da insanların ne şekilde üretim yapılarak beşeri faaliyetleri de destekleyebilecek biçimde de kendini gösterecektir. İklimsel olarak temel unsurların ortaya çıkması da söz konusu olabilmektedir. İklim koşullarına dayalı olarak birincil faaliyet olarak tarım çalışmaları içerisinde son derecede etkin bir noktada yer almaktadır. Tarım faaliyetlerinde üretim sonrasında ortaya çıkan mahsuller iklimlere göre değişkenlik gösterebilmektedir. Ege Bölgesi’nde sıcaklara dayanıklı olan bitki türlerini görebilmek mümkünken; Karadeniz’de daha çok su isteyen ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde ise soğuğa dayanıklı olan bitki türlerini görebilmek mümkündür.

 

Tarımsal bitkilerin iklimlere göre değişkenlik göstermesine dayalı olarak sanayide de farklı farklı işleyişler de görülebilmektedir. Endüstriye dayalı hammadde unsurlarının da belirlenmesi durumunun üzerinde de önemli bir etkisi bulunmaktadır. Aynı zamanda da fazlasıyla hammadde kaynağına sahip olan bölgeler içerisinde de endüstriyel gelişmelere bağlı ekonomik durum da demografiye yansıyacaktır. Nüfus artışında da önemli bir pay sahibi olarak görülebilecektir.

 

Sanayiye bağlı olarak ticari ilişkiler de iklim koşullarının ideal olarak seyredilmesi aşamasında da ne kadar uygun bir sonucu sağlayabilecek olduğu aşamasında da görülmektedir. Farklı farklı hammadde kullanılarak ortaya çıkan sanayi ürünlerinin birçok farklı pazarda değişik alıcılara ulaştırılması durumu da ortaya çıkmaktadır. Bu da iklimin beşeri faaliyetler üzerinde ne kadar etkin bir konumda olduğunu da kanıtlayabilecek biçimde de yer almaktadır.

Türkiye’de birbirinden çok farklı iklim tiplerinin etkili olmasının nedenleri nelerdir?

Türkiye’de birbirinden çok farklı iklim tiplerinin etkili olmasının nedenleri nelerdir?

Ülkemizde farklı iklimlerin görülmesinin temel nedeni; ülke içerisinde var olan yeryüzü şekillerinin dağılımından kaynaklı olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda da ülke sınırlarının 3 kısmını çevreleyen denizler de iklimi değiştiren önemli etmenler arasında yer almaktadır. İklim şartlarını fazlasıyla değiştirerek ortalamanın altında ya da üstünde seyretmesine neden olan bu tip uygulamalardan dolayı farklı iklimler ve farklı hava koşulları görülmesi de mümkün olan bir durum olarak ifade edilmektedir.

 

Türkiye içerisinde var olan iklimlerin kendini göstermesinde ilk olarak etkin olan ülkemizin matematiksel konumu olarak ifade edilmektedir. 36-42 kuzey enlemleri içerisinde var olan ülkemizin orta iklim kuşağı bölgesinde yer aldığını söyleyebiliriz. Bundan kaynaklı olarak da matematiksel konumun etkili olduğu sonuçların başında yer alan ılıman iklim şartlarının ülkemiz içerisinde görülebildiğini de söylemek mümkündür.

 

Matematiksel konum kadar özel konum da iklimlerin belirlenmesinde açığa çıkmaktadır. Özel konumda daha çok ülkenin içerisinde var olan durumlar değerlendirilmeye alınarak iklimlerin temellendirilmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.Özel konuma bağlı olan kara ve denizlerin dağılışı durumu denizlerin etkisinden dolayı kıyı bölgelerimizin daha sıcak bir iklime sahip olduğunun göstergesidir. Denizlerden uzaklaşılması halinde ise ılıman iklim daha sert olan karasal iklime yerini bırakacaktır. Bundan kaynaklı Ege Bölgesi; İç Anadolu Bölgesi’ne oranla daha iyi bir mevsim şartlarını içeren bölge olarak adlandırılabilecektir.

 

Yükselti de özel konumun içerisinde yer alan ve iklimi değiştiren temel kriterler arasında yer almaktadır. Türkiye içerisinde yükselti ortalaması batıdan doğuya doğru gidilmesi halinde artış sağladığından dolayı sıcaklık değerleri de aynı oranda bir düşüş yaşamaktadır.Dağların uzanış biçimi de iklimin değişmesinde son derecede etkilidir. Ege kıyılarında dik bir biçimde uzanan dağların sıcak havayı daha içlere girmesini sağlayan bir etmen olarak değerlendirilmektedir. Bunun aksine dağların paralel olarak uzandığı Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında ise sıcaklığın etkilediği bölgeler daha sınırlı bir konumda yer almaktadır. Bu nedenle de ülke içerisinde farklı ve değişken iklim koşullarını görebilmek son derecede mümkündür.