Metafizik, felsefenin biricik tartışma konusudur. Hatta öyle denebilir ki felsefenin ilk tartışma konularından bir tanesi de metafiziktir. Dünyanın ve bilinmeyenlerin anlamdırılması olarak bilinen metafizik, soyut kavramlar üzerinde, olmayanların küçük yapı taşları üzerinde düşünmek anlamına gelir. Metafizik deyince felsefe dünyasında ilk aklımıza gelen kişi kuşkusuz Leibniz olabilir. Leibniz, bir metafizik kanunu olarak üzerinde fazlaca çalıştığı monadlardan bahseder. Monadlar, evrenin biricik bölünemez ve parçalanamaz, bastırılamaz ve örtünemez yapı taşlarıdır Leibniz’e göre ve her şey monadlar aracılığı ile var olup çoğalır. Metafizik her şeyin geldiği yer, varlık ve soyut kavramların çoğalışı, düşünce dünyasının örgüleri hakkında yapı taşı araştırmasını yapan bir alandır bu noktada. Görünmez bağları görünmez kavram arasında örerken, mükemmel mantık zincirleri ile adeta bir kilim dokuyormuş gibi hissettirir. Bir şeylerin temeli, çekirdeği, nüvesi hakkında kurduğu yapılar kendi içerisinde son derece kararlı ve mantıklıdır metafiziğin. Fakat metafizik alanında da çok sayıda teorem bulunmaktadır. Bu teoremler birbirinden farklı görüşlere sahip olsa da, tamamı yapı bozumcu ve köktencidir metafizik teorilerinin. Çünkü bu teoriler her zaman her şeyin başladığı ve yayıldığı nokta ile ilgilenirler. Her zaman olanı ve olanın olmuş halini parçalarlar, olanın parçalanamaz en küçük haline ulaşmak isterler. Işte bu özelliği ile metafizik felsefe disiplinleri arasında en köktenci olanlardan biridir diyebiliriz.
Nurettin Topçu’nun “Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” sözünü tartışınız.
Bundan yıllar önce, Platon’dan diğer idealistlere kadar uzanan dönemler boyunca düşünmek, bir insan aklı eylemi olarak değil, duyu organlarımız ile algılayamadığımız gerçekliklerin bir tezahürü olarak nitelendirilirdi. Yani düşünmek insanın aktif olduğu bir eylem değildi asla, hatta bir eylem bile sayılmazdı. İnsanın pasif olarak bulunduğu, gerçek varlıklar olan ideaların ise hareket halinde olduğu bir süreçti. Fakat daha sonra Descartes ile birlikte düşünmek artık insana ait değerli bir eylem haline geldi. Artık insanın düşünürken aktif olarak sürecin içerisinde olduğu ve süreci yönettiği kabul edildi. Düşünmek sürekli olarak insanın içerisinde bulunduğu ve insanın imzasını attığı bir eylemdi artık. Daha sonra bazı şairler ve edebiyatçılar da bu konuda ciddi oranda fikir beyan eder oldular. Düşünmenin sadece soyut ve idealara konu olacak bir süreç değil, aynı zamanda tüm aktif ve somut etkinliklere konu olacak büyük ve değerli bir süreç olduğunu belirten şair ve yazarlar da gerek siyasi devrim hareketleri gerek ise pek çok edebi akım için düşünme eylemini ön planda tuttular. Bugün im ve imgelemler üzerinde çalışmaları ile tanıdığımız Bilge Karasu, düşüncenin ağlarını ören biricik edebiyatçılardan biridir. Düşünmek, artık sadece oturmak ve imgelemleri birleştirmek değil, onları bir yapboz birleştirir gibi bir araya getirmek, yapmak ve etmektir.
Bilimsel gelişmelerin varlık felsefesi tartışmalarına ne tür etkileri olabilir? Tartışınız.
Bilimsel gelişmeler, özellikle kimya ve biyoloji alanında, ve elbetteki kuantum fiziği alanındaki gelişmeler felsefi teorileri yüksek oranda etkilemiştir. Öyle ki bugün bir fizik teorisi olan kuantum teorisi, aynı zamanda felsefi ilke ve biçimlere birincil argüman olarak sunulmaktadır. Bilimsel gelişmelerin varlık felsefesi üzerinde etkilerini tartışmadan önce varlık felsefesinin ne anlama geldiğini netleştirmek gerekir. Varlık felsefesi, evrende var olan her şeyin varlığı ya da var olmayışı ile ilgili sorular sorar. Varlık felsefesi varlık var mıdır sorusundan başlayarak varlık neden vardır sorusuna kadar ilerleyen son derece derinlikli bir felsefedir. Varlık, sadece felsefenin değil bilimin de konusudur. Sadece doğrudan ya da dolaylı olarak gözlemleyebildiğimiz şeyler üzerinde duran bilim için varlık biricik araştırma konusudur. Bilimin merak edip de araştırdığı her varlık ya da varlığın her fonksiyoneli aynı zamanda yaşamın işleyişi, işleyişlerin süreçleri ve bizim bu süreçler içerisindeki yerimiz ile ilgili bilgiler verir. Felsefe ise bizim evren ve maddeler arasındaki yerimizi, bir maddenin var oluş koşullarından yola çıkarak bizim var oluş koşullarımızı en başarılı şekilde değerlendiren düşünce disiplerinden sadece bir tanesidir. Felsefe ile bilim bu alanda el ele ilerler. Aynı zamanda felsefedeki bazı varlık ilkeleri de bilimsel çalışmalara ön ayak olacak şekilde güçlendirilmiş kabul edilir.
Gerçek bilinebilir mi? Yorumlayınız.
Gerçek, felsefede en çok tartışılan kavramlardan bir tanesidir. Özellikle gerçeğin bilinebilirliği ya da bilinemezliği üzerine yapılan tartışmalarda muğlak felsefi görüşler ile mutlak felsefi görüşler arasında bir çatışma sürekli olarak yaşanmaktadır. Peki, nedir gerçeği bilinebilir ya da bilinemez yapan? Nasıl bir gerçeklikten bahsediyoruz gerçek derken? Gerçeğin bilinebilirliği ya da bilinemezliği tartışmasını en iyi bir örnek üzerinden yürütebiliriz. Örneğin Tanrı var mı sorusu bizim temel sorunumuz olsun. Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu bilmediğimiz bir gerçek durumunda. Bu durumda sorunun cevabı bizim gerçekliğimiz haline gelecek. Peki, sorunun cevabı bilinebilir mi? Ateistler bu konuda çok net bir açıklamada bulunur: Elbette bilinebilir, cevap basittir: Tanrı yok. İşte gerçek budur. İnançlı kişiler şöyle cevap verir: Elbette bilinebilir, cevap basittir: Tanrı var. İşte gerçek budur. Bu iki cevapta da çok şaşılacak ya da enteresan bulunacak bir taraf yok. Bir taraf Tanrı’nın varlığının gerçekliğini savunurken diğer taraf ise yokluğunun gerçekliğini savunmakta. Fakat bunlardan çok daha farklı bir noktada konumlanan bir felsefi akıma göre gerçeklik oldukça muğlak. Agnostiklere göre, Tanrı’nın var olup olmadığı bilinemez. Yani gerçek, bilinemez. Bilinemez bir gerçeğin üzerinde ise tartışmaya ya da bu konuda teoremler üretmeye hiç mi hiç gerek yoktur. İşte bu felsefi görüşe göre gerçekliğin bilinmesi ya da bulunması imkansızdır.
Sanat, toplumu yansıtabilir mi?
Sanat, çeşitli dönem ve ortamlarda halktan daha kopuk elitist bir anlayış benimsemiş, çeşitli zamanlarda ise halka inmiş ve toprak ile köy yaşantısını diğer insanlara sunmuştur. Bu sunuş biçimleri hem sanatçıdan sanatçıya hem de ortamdan ortama sürekli olarak değişim göstermiştir. Sanatın ilk ortaya çıktığı zamanlarda aslında bir amaç olarak değil bir araç olarak ortaya çıktığını söylemek mümkün olabilir mi? Örneğin ilk insanların mağaralara çizdiği resimler birbirlerine bir şeyleri anlatabilmek için ya da birbirlerine not bırakmak için miydi, yoksa boş zamanlarını güzel bir şekilde değerlendirerek hoş görüntüler ortaya çıkarmak için miydi? Sanat, genel olarak şimdilerde bir amaç olarak değerlendiriliyor ve sanata özel felsefeler türetiliyor. Oysa ilk zamanlarda sanat iletişim ve haberleşme sağlayan bir araçtı sadece. Şimdilerde sanatın toplumu yansıtma oranı konusundaki tartışmalar derinlik kazanmış durumda. Öyle ki sanat farklı ideolojileri taşıyan sanatçıların toplumu eserlerinde yansıtma oranları da değişiyor. Örneğin sanat sanat içindir düşüncesini benimsemiş olan sanatçılar genel olarak eserlerinde soyut imgeler kullanıyorlar. Bu soyut imgeler ise alıştığımız toplum ya da halk hissini vermekten epey uzak oluyor. Bu açıdan bakıldığında geldiğimiz çağda sanat toplumu yansıtıyor diyemeyiz. Fakat diğer taraftan kendini halkçı olarak tanımlayan sanatçılar insanların yaşadığı gündelik toplumsal kaygıları eserlerine yansıtarak sanatı toplumun aynası olarak kullanma işine girişiyorlar diyebiliriz.
Siyasetin toplumsal hayata etkileri nelerdir?
Siyaset, toplum hayatının nasıl organize edileceğini belirleyen en temel etkenlerden bir tanesidir. Siyaset esasen sadece bir mecliste sürdürülmesi gereken ve daha sonra tamamen unutulması gereken bir eylem olarak kabul edilemez. Siyaset, toplum içerisinde iki insanın birbiri ile konuştuğu, konuşmadan iletişim kurduğu, karşılaştığı, ya da dolaylı olarak birbirinden etkilendiği her ortamda vardır. Siyaset insanlar arasındaki ilişkilerin temel biçimini belirler. Örneğin bir ülkede siyasetçilerin birbiri ile iletişimlerinden ya da problemleri çözüş biçimlerinden o ülkedeki insanların da birbiri ile iletişimlerini nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilirsiniz. Çünkü siyasetçiler toplumun farklı noktalarındaki farklı görüşleri temsil ederler. Bundan dolayı da her bir siyasetçi farklı bir görüş topluluğunun kendisini sahiplenmesi ve kendisinden örnek alması durumu ile karşı karşıyadır. Siyasetçilerin birbiri ile olan ilişkileri ve birbirlerinin görüşlerine karşı çıkma tarzları, aynı zamanda bu siyasetçilerin temsil ettikleri kişilerin birbirlerinin görüşlerine karşı çıkma tarzlarını belirleyecektir. Siyasetin toplum hayatında aynı zamanda özgürlükler noktasında da ciddi etkisi vardır. Örneğin daha liberal olarak yönetilen bir toplumda bireyleşme konusunda tolerans oranı yüksektir. Gelenekselleşmiş kültürlerde ise bu oranın daha düşük ve kişisel ilişkilerin daha toplumsal düzeyde değerlendiriliyor olma olasılığı yüksektir. Kısacası bir mecliste alınan kararlar mecliste kalan ve bir tüzük oluşturan cansız kararlar değil, tersine son derece canlı ve yaşayan, insanları yakından etkileyen kararlardır.
İnsanlar dine neden ihtiyaç duyar?
İnsanlar yüzyıllardır belli anlamlandırma sistemleri inşa etmişler ve bu anlamlandırma sistemleri üzerinden yaşadıkları dünyayı çözümlemeye ve dünyada kendilerini güvende hissetmeye çalışmışlardır. Mental olarak gelişme potansiyeli oldukça yüksek olan insanlar çevrelerinde olan biteni anlamlandırma ihtiyacını diğer türlere göre çok daha fazla duymaktadır. Bundan dolayı da ilkel dünyada da, şimdi de ölümün varlığı ile baş edebilmek üzerine bir formül geliştirmek insanlar için son derece yararlı olmuştur.
Kuşkusuz dinin en özel yanı, insanın gündelik hayatta baş etme konusunda kesinlikle başarısız olduğu ölüm olgusu ile mükemmel bir şekilde baş etmesidir. Öleceğini bilen tek canlılar olan insanlar için, sonunda öleceği bir dünyada yaratıcı ve üretken olarak yaşamak çok zor. Fakat din motifi, yaptıklarımızın tamamının ölümden sonra da bir şeyler ifade edeceğini telkin eder. Bu da yaşama daha sıkı tutunabilmeyi ve motive olmuş bir şekilde yaşamdan anlamlar çıkarmayı sağlar. Din aynı zamanda ilk zamanlarda sadece ölüm ile baş etmek konusunda değil, bilinmeyen dünyadaki olup bitenlere sebepler bulma üzerinden de şekillenmiştir. Örneğin gök gürlemesini Tanrıların insanlığa kızması olarak yorumlayan ilk insanlardan bu yana, bir şeyin istediği gibi olmamasını ‘’kader buymuş’’ ya da ‘’Tanrı’nın yazdığı buymuş’’ gibi düşünen insanlar da vardır. Bunların tamamı aynı mentalitenin farklı örnekleridirler. Din insana kendini son derece konforlu hissettirir.
Ahlaklı olarak nitelendirilen insanın özellikleri neler olabilir?
Ahlak, felsefenin en tartışmalı olarak kabul edilen kavramlarından bir tanesidir. Yüz yıllarca filozoflar ahlaki ölçülerin ne olması gerektiğine ve neye göre almasın gerektiğine dair çok sayıda fikir belirtmişler ve hatta bazı ahlak sistemleri kurmak için çabalamışlardır. Ahlak konusu bundan dolayı sadece gündelik yaşam pratiği içerisinde olan insanlar için değil aynı zamanda aşkın düşünceler içerisinde olan filozoflar ve düşünürler için de önemlidir.
Ahlaklı olan insanın tanımını yaparken güncel değerlerin dışında, zamansız ve evrensel değerlerin üzerinde durmak gerekir. Öyle bir ahlak tanımı yapılmalıdır ki bundan 500 yıl sonra da, bundan 500 yıl önce de, şimdi de geçerli olsun ya da olma potansiyeline sahip olsun. İşte böyle bir ahlak anlayışının şekillenmesinin eklemek de doğal olarak oldukça zor. Yine de ahlak üzerine düşünüldüğünde ünlü filozofların genel olarak belirttiği şey hep benlik ahlakı olmuştur. Kişi, varlığı ile dünyada yer edinmesinin temelini oluşturan kendine değer vermeli ve kendine karşı davranışlarına özen göstermelidir. Bir diğer ahlak kuralı da özgürlükler üzerinde şekillenir. Temel ahlak kuralları hem kendi özgürlüğünüze hem de başkalarının özgürlüğüne engel olabilecek eylem ya da eylem tasarılarında bulunmamak üzerinde de şekillenir. Doğrucu olmak, özellikle bazı Doğu filozoflarının temel ahlak kuralları arasında yer alır. Dobralığı temel alan bu filozoflar yalan söylemenin ya da doğruyu söylememenin ahlaksızlık olduğunu dile getirirler.
Bilimsel çalışmaların amacı neler olabilir?
Bilimsel çalışmalar teknolojinin gelişmesi ile birlikte her geçen gün biraz daha artıyor. Bunun sebebi üzerine düşünüldüğünde ise hem ihtiyaçlar hem de insanlığın genel olarak keşfetmeye ve inşa etmeye duyduğu merak ortaya çıkıyor. Evet, insanlar yüzyıllar boyunca bir hastalığı tedavi etmek için, yaşamı kendi türüne daha pratik ve kolay bir hale getirmek için çeşitli bilimsel çalışmalar yaptı ve hatta bu bilimsel çalışmalar ışığında yepyeni icatlar türetti. Fakat bilimsel çalışmalar bu pragmatik deneylerin ötesinde felsefi ve insani bir tutkuyu da tatmin etmesi ile biliniyor. İnsanın içinde bastıramadığı, ne olursa olsun yeri geldiğinde ateşlenen mükemmel bir bilme ve hakim olma tutkusu var. Bir ağacın moleküllerinden gökyüzündeki yıldızların şekillerine kadar her şeyi bilmek istiyoruz. Ancak bilirsek dünya içerisinde kendimizi güvende hissedebiliriz. Örneğin ancak ve ancak neden yağmur yağdığını ve hangi durumlarda yağmur yağmayacağını bilirsek yağmurun yağmasından korkmayacak ve dünya içerisinde kendimizi güvende hissedeceğiz. Dolayısıyla dünyada olup bitenlerin farkına varmak biz bilinçli hayvanlar olan insanlar için oldukça önemli. İşte bilimsel çalışmaların hizmet ettiği en büyük amaç da tam olarak bu. Bilimsel çalışmalar yaşadığımızı dünyayı ve yaşadığımız beden ile zihni daha iyi anlamamız için yapılan çalışmaların tamamıdır. Bu da yaşamımız içerisindeki belirsizliklerden kurtulmamızı sağlıyor.
Bilgi, insan için neden önemlidir?
Bilgi, hem pratik hem de teorik yaşam içerisinde kavrama ve anlama oranını yüksek miktarda arttırdığından dolayı son derece değerli ve önemli bir kaynak olarak tanımlanabilir. Bu kaynak sayesinde elimizde tuttuğumuz bardağın, içimize çektiğimiz havanın tam olarak ne olduğunu hisseder ve buna göre bir kavrayışlar haritası geliştiririz. Geliştirdiğimiz bu kavrayışlar haritasında adlandırmadığımız her bir kavram ise bizim yaşamın daha içinde olmamızı, yaşam ile daha çok bütünleşmemizi, ve yaşamdaki her bir değişkeni daha sağlıklı anlamlandırmamızı sağlar. Peki, bu ne anlama gelir? Bu, şu anlama gelir: bilgi sahibi olmak her zaman fikir sahibi olmak anlamına gelmiyor ama yaşam hakkında aktif fikir sahibi olabilmemiz için bilgi sahibi olmaktan başka çaremiz yok. Bir fikrin temelini ve pratiğini inşa etmeye çalışırken yaşam içerisinde o fikrin çalışmasını sağlamak zorundayız. Bu da ancak yeterli bir donanım ile mümkün. Bir temel bilgi düzeyine ulaştıktan sonra genel olarak kendi çabalarımız ile yeni doğrular keşfetmek de zor değil. Fakat temel bir bilgiye sahip olmuş şekilde bu sürece başlamak oldukça kritik.
Bilgi ilk çağlardan beri insan için önemli. Yani aslında tamamen felsefi bir olgu da değil. Bilgi yüzyıllar boyunca dinozorların değil, insanların hayatta kalmış olmasını sağlayan evrimsel bir silah aynı zamanda. Bilgi medeni insanın da yırtıcı insanın da en güçlü silahıdır.
