Kavalcı olsaydınız kavalınızla insanlara ne anlatırdınız?

Siz kavalcı olsaydınız kavalınızla insanlara ne anlatırdınız?

Ben bir kavalcı olsam ve insanlara hitap etsem derdimi sesler aracılığı ile anlatırdım. Üflemeli çalgıların bir efsanesi vardır.  İnsanın insan olmayı anlamadan üflemeli çalgı çalması ve o çalgıdan tam ses çıkarması mümkün değildir der efsane.  İnsanın nefesi ve nefsi temiz olmadan da sesi temiz ve güzel çıkmaz.

İşte bu efsanede olduğu gibi insanlara ürettiğim ezgiyle kalbimi açar ve onlara kalbimin içinde olan biten her şeyi ses ses hece hece anlatırdım.

 

Dertli ve kederli hissettiğim günlerde içli içli üflerdim kavalımı.  Neşeli hissettiğim günlerde biraz daha kısa ve kesik nefeslerle anlatırdım kendimi.  Ezgimle insanları etkiler ve onlara kendimi dinletirdim elbet.

Bir nevi ben de fareli köyün kavalcısı sayardım kendimi. Sadece fareleri almaya gelen kavalcı nasılda götürmüştü köyün çocuklarını değil mi?

Müziğin sihrine her nisan bırakır kendini ve ben bir kavalcı olsam en iyi sihirbaz diye bahsederlerdi benden.

 

İnsanları bıraksam da dağlara çıksam kuşlara verirdim nefesimi bu kez belki yarışır en güzel türküleri beraber şakırdık bin bir çeşit kuş ile. Belki birkaç koyun alırdım da kendime kırlarda dolaşırdım onlarla.

Kavalımın büyüsünde ben nereye onlar oraya.

Huzurlu hissedene kadar da susmazdım hiç. Hep çalar hep çalardım…

En büyüğünden en küçüğüne insanın hep anlatacak bir şeyi vardı nasıl olsa…

Kavalın kültürümüzdeki yeri

Kavalın kültürümüzdeki yeri konusunda bir araştırma yapınız.

 

Orta Asya’nın ilk Türklerinden bu yana bilinen çalgılardan biri olan kaval kültürümüzde çok önemli bir yere sahiptir. Kavalın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir diyebiliriz. Çünkü yapılan arkeolojik kazılarda bazı mezarlarda kavallara rastlanmıştır. ( ölümden sonraki yaşama inanılması nedeniyle ölülerin eşyaları ile birlikte gömülmesi bize bugün bazı eşyaların var oluş zamanları hakkında ipuçları vermektedir.

 

Kaval kelimesinin anlamı içi boş olan şey anlamını taşımakta olup kav kelimesinden çekimlenmiş ve türemiştir.

Yapılan araştırmalar sonucu Türklere özgü olduğu bilinen bu üflemeli çalgı çobanların kullandığı bir müzik aleti olarak aklımızda kalsa da Türk boyları tarafından av aracı olarak da kullanılırdı.  Aslında üflemeli çalgıların tamamına kaval adı verilmesinden dolayı bu genellemeyi yapabiliyoruz.  Av sırasında kavaldan çıkan sesin dişi geyik sesine benzetilmesi ile avcı toplum erkek geyikleri avlayabiliyordu.

 

Bu işlevlerinin yanı sıra kaval şarkılarımızın türkülerimizin arkasında içli içli üflenen, derdimizi, sevincimizi anlattığımız hecelerde bize eşlik eden bir çalgı aletidir.

Anadolu halkının neredeyse kutsal saydığı bu müzik aletinin yunan efsanelerinde flüt olarak karşımıza çıktığını görürüz.

Midas’ın kulakları mitinde( mit: efsane) ise flüt çalmaktan bahsedilir.

İçi boş bir ağacın üzerine açılan üç beş delikten rüzgârın sesini çıkarabilen insan elbette kavalı efsanelerine halk hikâyelerine türkülerine ve masallarına sokmuş bir değer olarak yüzyıllar boyunca yaşatmıştır.

Mimar Sinan’ın mimarisi ile günümüz mimarisini estetik ve dayanıklılık yönünden karşılaştıran konuşma yapınız.

Mimar Sinan’ın mimarisi ile günümüz mimarisini “estetik ve dayanıklılık” yönünden karşılaştıran konuşma yapınız.

 

Mimar Sinan ‘ın inşa etmiş olduğu 365 eserin her birinde sırlar ve gizemler varlığını sürdürmektedir.  Eserlerinden 100 tanesi İstanbul ‘da olmasına rağmen oluşan depremlerden hiç biri hasar görmemiştir. Bu mimar Sinan’ın dayanıklılık ve inşa konularını eserlerine yansıttığının bir göstergesi kabul edilebilir.

Estetik olarak değerlendirmek gerekirse Mimar Sinan’ın eserlerinden olan ve ustalık eserim veya şaheserim olarak değerlendirildiği Edirne de bulunan Selimiye Camii üzerinde tüm dünyanın kabul ettiği Osmanlı Türk kültürünü yansıtsan en iyi mimari eser unvanı vardır.

 

Mimar Sinan’ın vefatının üzerinden 430 yıl geçmiş olmasına rağmen onun dehasının sırları hala tam anlamıyla anlaşılamamış ve çözülememiştir.

Mimar Sinan ile günümüz mimarisini karşılaştırdığımızda ise arada bir uçurum görürüz.

Şimdi inşa edilen binalar hazır basmakalıplar gibi birbirine benzemekte ve ezber bozan mimarilere çok az rastlamaktayız.

 

Peki neden?

Çünkü günümüz sanattan daha çok sıkışık düzende kendine minik bir arsadan evler çıkartmaya çalışan müteahhitlerin elinde şekillenmekte.

Görsel ve estetik kaygıyı yalnızca dış cepheden ibaret sanan mimarlar ile de günümüz binaları ve mimari yapıları çoğunluk olarak diyebiliriz ki estetikten uzak.  Dayanıklılıktan uzak olmasını da 1999 depremine ve daha nice depremin izlerine bakarak açıklarız.  Mimar Sinan’ın hiçbir eseri hasar görmezken yerle bir olduğumuz o zamanlar ise kötü mimarinin eseridir.

Yaşadığınız çevredeki mimari eserlere örnek veriniz.

Yaşadığınız çevredeki mimari eserlere örnek veriniz. Bunları farklı kılan özellikleri açıklayınız.

 

Yaşadığım çevrede çok fazla mimari eser var.

Örnek olarak Ayasofya, Topkapı sarayı, Yerebatan sarnıcı, Dolmabahçe sarayı yıldız parkı korusu ve daha birçok tarihi ve mimari eser sayabilirim.

 

Ayasofya: doğu roma döneminde inşa edilen Ayasofya şehirim en güzel mimari yapılarından biridir. Yüzyıllar boyunca ayakta kalmayı başaran yapı birçok medeniyete ev sahipliğe ide yakmıştır.  İstanbul’un fethi ile Osmanlı topraklarından Türk mirasına karışan Ayasofya kiliseden camiye dönüştürülmüştür.

 

Topkapı sarayı: Osmanlının 400 yıl boyunca devletin idare merkezi olarak kullandığı bu yapı mimarinin en güzel örneklerinden birini teşkil etmektedir. Bahçelerin ve mimarinin muazzamlığı hala tartışılmaz güzelliğini korumaktadır. İçinde 4.000’e yakın insanın yaşamını sürdürebildiği bu tarihi mimari eser bugün ziyarete açıktır.

 

Yerebatan sarnıcı: Bizans imparatorluğu zamanında inşa edilen Yerebatan sarnıcının ilk adı bazilika Sarnıcı’dır. Sarnıcın inşa ediliş amacı bölgenin su ihtiyacını karşılamaktır.  Bugün ise içi boş bir şekilde müzeye dönüştürülmüştür.

 

Dolmabahçe sarayı: sultan Abdülmecit tarafından inşa edilen saray Osmanlı’nın son dönem eserlerinden biri olmuştur.  İçerinde kullanılan inşa teknikleri ve İstanbul’daki konumu ile hala gözdeliğini korumaktadır.

 

Yıldız parkı korusu: yıldız parkı korusu ise İstanbul’da mimari ile doğanın iç içe bulunduğu nadide mekânlardan birdir.  İçerisinde tarihi köşklerin yer aldığı oldukça geniş bir alana sahip koru da şehrin ortasında huzuru bulabilmekteyiz.

Mimar Sinan’ın eserleri ve bu eserlerin şehirlere dağılımı ile ilgili araştırma

Mimar Sinan’ın eserleri ve bu eserlerin şehirlere dağılımı ile ilgili araştırma yapınız.

 

Mimar Sinan hem döneminde hem de vefatından sonra çok büyük bir mimar olarak tanındı ve anıldı bu sebeple her zamana hanedanın yanında ve yakınında eserler icra etti.  Çoğu zaman da padişahın istedi yerlerde eserlerini icra etti.

 

Toplamda mimar Sinan’ın 365 eseri bulunmaktadır.

Bunlar: 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3  (hastane), 6 suyolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olarak kayıtlara geçmiştir.

Genel olarak İstanbul, Edirne ve hanedanın uygun gördüğü ya da istediği yerlerde eserlerini veren büyük mimar Osmanlının bilinen en büyük mimarlarından olma ününü yüzyıllar boyunca korumuştur. Hala da korumaya devam etmektedir.

 

Osmanlı devleti yeni fethettiği topraklara da kalıcı olarak yerleşme politikasıyla ibadethaneler ve imarethaneler medreseler inşa ettirirdi.  Bazı eserlerin Osmanlı toprakları arasında olan ancak yeni fetha edilmiş toprakların içinde olmasını sebebi ise bu anlayıştır. Osmanlı ve Türk hükümdarlığı o topraklardan çekilse bile Osmanlı’nın izleri bu yapılar sayesinde yüzyıllar boyunca o topraklardan silinmemiş, silinememiştir.

Mimar Sinan’ın en fazla cami eseri vermesi ise İslamiyet’in yayılması görevini üstlenen Osmanlı devletinin attığı adımlardan biridir.

Camileri takip eden mescitler ve medrese yani eğitim kurumları vardır.  Buradan da Osmanlı devletinin en çok önem verdiği hususları görebiliriz.

Geleneksel Türk el sanatları hakkında büyüklerinize sorarak ya da çeşitli kaynaklardan yararlanarak araştırma yapınız.

Geleneksel Türk el sanatları hakkında büyüklerinize sorarak ya da çeşitli kaynaklardan yararlanarak araştırma yapınız.

 

Geleneksel Türk sanatları arasında bulunan günümüzde de icrası yapılan sanatları şu şekilde sıralayabiliriz.

Minyatür sanatı, çinicilik, ahşap işçiliği, cam sanatı, Taş işçiliği, tezhip sanatı, ebru sanatı, hat sanatı, bakırcılık, dokumacılık.

 

Peki, nasıl icra ediliyor bu sanatlar?

Minyatür sanatı: küçük resimlerin yarattığı görsel şölenler diyebiliriz minyatür sanatı için 8. Yüzyıldan bu yana hayatta kalmayı başarmıştır.

Çinicilik: Selçuklular ile birlikte Anadolu’da yaşamaya başlayan çinicilik sanatının iki tekniği ve üç büyük ustası vardır bilinen. Baba Nakkaş, Mimar Sinan ve Veli Can.

Ahşap işçiliği: Selçuklular ile birlikte icra edilmeye başlanan ahşap oymacılığı, tarihe inanılmaz dokumaya sahip figürler bırakmıştır.

Cam sanatı:  cam üfleme sanatı olarak da bilinen cam sanatı.  Camın işlenerek bir san eseri halini almasını sağlar. Çok eski tarihe sahip olan cam tam olarak kim tarafından bulundu bilinmiyor.

Taş işçiliği: mermer ve granit gibi belli başlı taşların oyularak şekillendirilmesiyle ortaya çıkmış bir el sanatıdır.

Tezhip sanatı: altın ile yapılan bir tür işlemecilik olan bu sanatın günümüzde icra edilmesi çok az seviyededir.

Ebru sanatı: suya resim yapma olarak da bilinen ebru sanatı bugün de çokça icra edilmektedir.

Hat sanatı:  güzel yazı yazmak olarak çevirebileceğimiz hat Osmanlıdan bu güne kadar icra edilen el sanatları arasındadır.

Bakırcılık:  bakırın işlenmesi ile birçok ev aletinin ve süs eşyasının üretildiği sanattır.

Dokumacılık:  ana doluda çok eski zamanlardan beri var olan el sanatlarından biridir.  Günümüzde de devam etmektedir.

Sanat Konulu Bir Deneme

Defterinize “sanat” konulu bir deneme yazınız. Yazınızı yazım ve noktalama yönünden düzenleyip arkadaşlarınızla paylaşınız.

 

Sanat nedir?

Herkes sanatın ne olduğu hakkında konuşur yazar ve çizer ama gerçekten sanat nedir?

Eflatun’un da dediği gibi sanat sadece bir taklit midir ve yanlış mıdır sanata dair bir şeyler inşa etmek? Ya da öğrencisi Aristo’nun dediği gibi sanat taklit ederken insanın kendisini de işin içine koyması ve yaratıcı olması mıdır?

Tarihin he r alanında sanatın ne olduğu neden yapıldığı ve neden bu kadar ateşli tartışmalara sebep olduğu konuşulup durmuştur.

Sanat bana göre ifade etmenin güzel şeklidir.  Bir şair sanatı ile bir çiçeğin güzelliğini anlatırken sizi o çiçeğe hiç görmeden âşık edebilir.

Bir ressam bir resimde sizin hayal ederken büyülendiğiniz renkleri tuvalinde karşınıza çıkarabilir.

Sanat her şeyde yaşayan canlı bir oluşumun ta kendisidir aslında. Yemek yapmak güzel konuşmak, güzele dair olan ve hayata katılan her şey sanatın bir parçası ve sanatın yaşamasını sağlayan can damarlarıdır.

Sanatı anlamak için, illa büyük hacimli kitapların altında kuramların içinde savaş vermeye de gerek yoktur aslında.  Sanat gözünüzle gördüğünüz her canlıda kendini göstermektedir.

Arif olan anlar sözünün belki de bu anlayışla ilgisi vardır.

Bakmakla görmek arasındaki farkta sanatın ışıkları vardır bir taraftan.  Bakmak için göz gerekse de görmek için gönül gerekir.

Birine yardım etmek isterken ona zarar verdiğiniz anlar oldu mu?

Birine yardım etmek isterken ona zarar verdiğiniz anlar oldu mu? Yazınız.

 

Birine yardım etmek isterken zarar verdiğim zamanlar oldu. Çocukken düşmesin diye kardeşimi elinden tutarak he r yere götürürdüm ve kardeşim buna öylesine alıştı ki büyüdüğünde de bunu yapmam gerektiğini düşünerek elinin tutulmadığı zamanlarda kendini yalnız hissetmeye başladı ben ona yardım etmeye çalışırken aslında tek başına yürüyebilme gücünü ondan almış oldum.

 

Hayatlarımızı yaşarken birbirimize belli başlı konularda yardımcı olmaya çalışıyoruz özellikle annelerimizin bu konuda sonsuz bir sabrı ve isteği var her şeyi bizim yerimize yapmak isterler ve genel olarak da yaparlar.  Evinde kendi ihtiyaçlarını tamamen kendi gideren yaşadığı ortamı temizleyen pek az insan vardır çünkü anneler çocukları ve ailesi için bütün bunları gerçekleştirir.  Ama yardım etmek ve hayatı kolaylaştırmak dışında yapılan hata şudur ki kişiler veya çocuklar işleri sürekli yapan kişiye bilmeden de olsa bağımlı hale gelirler. Bu yardımın doğuracağı en basit zararlardan ve yine en tehlikeli zararlardan biridir.

 

Hayatlar tekilleştiğinde yani herkes kendi hayatını inşa etmeye başladığında ise annenin her işi yapması birey olmaya çalışan çocukların hayat karşısında zorlanmasına sebep olur anneler bunu sevgiyle ve şefkatle gerçekleştirirken elbette bunlara sebep olacağını fark etmezler.

Sadece anneler değil yetişkin bireylerin çoğu zaman düştüğü bir hatadır bu.

Bireylerin birey olmasını etkileyen en önemli unsur basit ilerden başlayarak kendiişlerini kendileri yapmasıdır.

Arkadaşınızın sanatçı olduğunu hayal edip onunla bir röportaj yapınız.

Arkadaşınızın sanatçı olduğunu hayal edip onunla bir röportaj yapınız.

 

Röportör: sanatla ilgilenmeye ne zaman başladınız ve sanata olan eğiliminizi nasıl fark ettiniz?

Cevap: sanat ile olan alakamın tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum ama hep severdim, güzel olanı bu yüzden bunun için kesin bir tarih veremesem de çocukluğumda olduğunu söyleyebilirim.

İlk resmimi 16 yaşında yaptım o zamana kadar resim konusunda oldukça başarısız bir insan olduğumu düşünürdüm ve çizgileriler hiç ilgilenmezdim.

 

Röportör: çizgilerle yakın olmadan nasıl resim yaptınız peki?

Cevap: biliyorum bu farklı bir yöntem ama benim resmim boyadan ibaret.  Sadece renklerle sanatımı icra ediyorum renkler şekilleri doğalı ve yapayı kendiliğinden ortaya çıkarıyor. Eserlerimde hiç bir zaman keskin bir su ilet görememeniz bu yüzden sanırım.

 

Röportör:  resimlerinizi yaparken bir akım başlatacağınızı hiç düşünmüş müydünüz?

Cevap: hayır tabi ki düşünmedim. Hatta bunun beğenilebilen bir şey olmadığını düşünürdüm. Sonrasında ailemin desteği ile kendime resim alanında bide eğitim yolu belirledim.  Şuan geldiğim noktada içimden gelen rengi tuvale yansıttığım için mutlu olduğumu söyleyebilirim.

 

Röportör: peki hiç başka meslek düşünmediniz mi?

Cevap:  aslında ressam olmayı da düşünmemiştim ama oldu işte  ( gülüyor). Çok ayrık oluyor ama ben çiftçi olmak istiyordum aslında yani boyalarla doğanın içinde olmasaydım doğanın işçisi olmayı tercih edecektim.

Anadolu insanını anlatan kısa bir konuşma

Anadolu insanını anlatan kısa bir konuşma yapınız.

 

Anadolu inancın, doğruluğun, sevdanın yeşerdiği topraktır. Toprak kelimesinin anlamlandığı, kendine bir yaşam bulduğu ve toprağın kutsallaştığı yerdir Anadolu. Suyun tertemiz ekmeğini katıksız toprağını katkısız işleyen insan aynı o toprak gibi şekil alır.

 

Anadolu insanı dürüsttür, doğrudur değerlerine sıkı sıkıya sarılır ve kolay kolay heba etmez mal ve mülk uğruna inandığı şeyleri.

 

Anadolu insanı çalışır göremezsiniz hiçbir yerde toprakla büyümüş, toprağın yetiştirdiği çocukların tembellik ettiğini.

 

Türküleri vardır Anadolu insanının, ciğerin ta içine işleyen bizim de derdimiz yokmuş dedirten şehirliye.

 

Namerde göz açtırmayan, merdin yanında dimdik duran kadınıyla erkeğiyle bir toprağın büyüttüğü yaşattığı ve yaşatacağı insandır Anadolu insanı.

 

Peki, neresidir Anadolu? Yüksek binalarından Anadolu’yu görebilir mi insan?

 

İnsan yetiştiği toprağı nasıl bulur şehrin kalabalığında. Yükselen binaların yığılan molozların ve hep daha fazlasını isteyenlerin, hiç doymak bilmeyenlerin olduğu dünyada nerededir Anadolu, nerededir insanın içindeki naif atası? Yine içindedir.  Daldan kopardığı bir meyvede, üzerinde gezindiği yeşillikte, içtiği suda bulur insan Anadolu’sunu. İnsanın bağlı olduğunu bildiği ya da bilmediği o köklerine sıkı sıkıya tutunmak gibi bir âdeti vardır. Kimisi bunu sonradan görür ses etmez kimisi bilir de hiç ses kesmez.

 

Anadolu neresidir sorusunu haykırır bazı zihinler benim Anadolu, sensin Anadolu betonların öldüremediği biziz Anadolu!