Çevremizdeki canlılara nasıl davranmalıyız? sorusundan yola çıkarak öğretmeninizin rehberliğinde bir konuşma yapınız.

Çevremizdeki Canlılara Nasıl Davranmalıyız?

Çevremizdeki canlılar, etinden, sütünden, sağladığı oksijenden yararlandığımız ve bize bir şekilde katkısı olan canlılardır. Onlara zarar vermek aslında en çok insanın kendine zarar vermesine neden olur. Her şeyiyle bize fayda sağlayan, bize zararı olmayan diğer canlıların ölümüne sebep olmanın hapis cezası yok diye, onlara zarar vermek evet belki hukuki bir suç değildir ama insanlık suçudur.

Hayvanlar ve bitkiler hiçbir karşılık talep etmeksizin bize fayda sağlamak dışında ne yaparlar ki? Onlara daha iyi ortamlar sunup, onlardan daha çok faydalanmak varken onlara eziyet etmek hangi akıldan çıkabilir?

 

Canlılara doğru davranmak ve onlarla hoş ilişkiler kurmak amacıyla, eğitimsiz kişilere eğitimler verilmeli, özellikle de bu eğitimler okullarda uygulanmalıdır ki, sonuç bulabilsin. Bir kişiye verilecek eğitimin en iyi sonuç bulacağı zaman mutlaktır ki çocukluk çağlarıdır.

Canlılara nasıl davranacağımızı sınıflandırırsak, hayvanları ayrı bitkileri ayrı değerlendirmemiz gerekir. Hayvanlar en iyi şekilde beslenmelidir, suyu ve yemeği asla ihmal edilmemeli yaşadığı yerin bakımları da düzenli olarak takip edilip yapılmalıdır. Hayvanın boyutuna göre bu hizmetler zahmetli olabilir ama sonrasında size kazandıracağı düşünüldüğünde, o zahmete değdiği görülecektir.

Bitkilerin ise hiçbir zahmeti bulunmamaktadır. Yemeğe ihtiyacı olmayan, suyunu yağmurdan besinini topraktan karşılayan bitkiler, havayı temizleyerek insana fayda sağlarlar. Yemekleri de süsleyen bitkilere iyi bakılmalı, onlara zarar vermemelidir.

Aşağıdaki bölüme sevdiğiniz bir oyunu ya da oyuncağı tanıtan bir yazı yazınız.

En Sevdiğim Oyun

Çocukken en sevdiğim oyun körebe oynamaktı. Büyük bayram yemeklerinde ya da özel bir güne ihtiyaç duymadan yapılan toplantılarda, kuzenlerim ve ben kendimize bir oda bulur, oraya hep birlikte dolar ve körebe oynardık. Işığı kapatarak oynadığımız bu oyun bizi son derece eğlendirirdi.

Aramızdan birini çoğunlukla diğerlerine torpil geçerek ya da gerçekten sayarak seçer, onun gözlerini babaannemin başörtüsü ile bağlardık. Ah, ne güzel günlerdi o günler demeden geçemiyorum şimdi. Bazen onun örtüsü eksik kalırdı, biz de ya iki örtü ile bağlardık ya da ebenin kafasına şapka taktırırdık.

Kalabalık bir aile olmamız dolayısıyla, oldukça fazla sayıda kuzenim var. Topladığımda 21-22 sayılarına ulaştıdığımızı hesaplamıştım. Hele ki sonradan olanlar sayımızı iyice arttırdı. Her toplantıda en az 10 kuzen o odaya girip, oyunumuzu oynardık. Dışarısının güvenli olmadığı konusunda bizleri uyarıp, geceleri sokağa salmayan annelerimiz, o patırtıyı bir gecelik yok sayar ve odanın bir tanesini bize tahsis ederdi. Hem orada kimseye zararımız olmazdı, hem de birer çocuk olarak gerçekten eğlenirdik.

 

Şimdilerde ise o günleri özlemek dışında bir şey gelmiyor içimden. Geri gelmeyen çocukluğum ve hiçbir anımda o günlerden aldığım kadar keyif alamadığım varsayılınca, içime bir hüzün çöküyor. Çocukluğunuzun kıymetini bilin, çocuklar. Şayet o günler bir daha gelmiyor.

Son zamanın çocukları artık körebe, saklambaç gibi oyunlardan keyif almıyor. Onlar için varsa yoksa bilgisayar, telefon, tablet oyunları. Oysa onlar bizim aldığımız keyfi asla alamayacaklar. Çocukların bir an önce teknolojiden uzaklaştırılmasının gerektiği şu yıllarda, körebe oynamanın keyfine varamayan çocukların olduğunu bilmek insanın içine hüzün dolduruyor.

Geleneksel çocuk oyunlarımızdan hangilerini biliyor ve oynuyorsunuz?

Geleneksel Çocuk Oyunları

Çoğumuzun büyürken ailelerimizden öğrendiği oyunlar vardır. Teknoloji çağını kıl payı atlatıp, bilgisayar, telefon gibi aletleri kullanmadan dolu dolu geçen çocukluğumuz sayesinde, hem kendi çağımızın oyunlarına hem de geleneksel oyunlara hakimiz. Çünkü bizler sokakta evcilik, doktorculuk, öğretmencilik oynamanın ne demek olduğunu bilerek yetiştik. Bunun dışında saklambaç, körebe, istop gibi oyunlar da oynadık.

Babaannemin anlattığına göre, onun zamanından beri var olan istop oyunu paylaşmak istiyorum sizinle. Babaannem hep anlatır, bizim çok fazla oyun oynamayacak zamanımız yoktu; oynasak da basit oyunlar oynardık. Bir top bulduğumuzda ise oynadığım ilk oyun istop olurdu, der.

 

İstop ortalama 5-10 kişi oynanan bir top oyunudur. Bir ebe seçilir. Ebe oyunda var olan bir arkadaşının adını söyleyerek topu atar. Arkadaşı topu havada tutmayı başarırsa, o da başka bir arkadaşının adını söyler. Top yere vurmadan yakalandığı sürece oyun böyle devam eder. Fakat top yere vurursa, oyundakiler dört bir yana kaçışırlar. Topu tutan ebe “İSTOP!” diye bağırana kadar, bu böyle devam eder. Ebe bağırınca herkes olduğu yerde kalır, artık uzaklaşamazlar.

Ebenin 30 saniye renk düşünme hakkı vardır. Civarda olmayan bir renk düşünür ve o rengi bağırır. Ebe o rengi bağırdığında oyuncular yine koşarlar fakat bu sefer ki amaçları o rengi bulmaktır. Ebe rengi bulamayan birini vurmak için koşmaya başlar. Rengi bulan renge bir kez dokunduktan sonra kurtulur, ebe rengi bulamayanı vurur ve birinin ismini bağırarak topu havaya atar. Oyun bu şekilde ilerlemektedir.

Hayatınızda geri gelmesini istediğiniz bir zaman var mı? Anlatınız.

Hayatımın Geri Gelmesini İstediğim Zamanı

Herkesin, her genç kızın, her yetişkin bireyin hayatının geri gelmesini istediği bir zamanı mutlaka olmaktadır. Şahsi fikrimi sunmak gerekirse, hayatın çektiğimiz acıları asla unutturmadığını yalnızca üstüne yeni acılar eklenmesiyle hafiflettiğini düşünüyorum. Zaten öyle olmasa yıllar sonra bile, o acı durduğu yerde nasıl kalabilirdi ki?

Hayatımın en çok geri gelmesini istediğim anı bir yıl öncesi sanırım. Geçirdiğimiz son yılda çektiğim onca acıyı hak etmeme sebep vermiş tek bir neden var ve ben bu nedeni ortadan kaldırmak istiyorum. Çektiğim acıların üstünü örtecek o şeyi yapma sebebimi ise, açıklayabileceğim herhangi bir şey olmaması dolayısıyla, vicdanımla yaptığım muhasebede işin içinden çıkamıyorum.

 

Üstü kapalı olarak bahsetmek gerekirse, arkadaşlarımla ilgili bazı kırgınlıklar yaşayıp yaşattım. Çok pişman olduğum o bir haftalık süreyi geri almak ve her şeye yeni baştan başlamak için elimden ne geliyorsa onu yapmak isterdim. Zamanı geri almak mümkün değil, ama keşke mümkün olsaydı. Yine de yaşadıklarımın yaşanan diğer acılar karşısında bir hükmü olmadığının farkındayım. Sonuçta annesini, babasını kaybeden, fiziksel problemler yaşayan, ameliyatlar geçiren, kanserle mücadele eden onlarca insan olduğunun bilincindeyim ve çektiğim acıları acıdan saymamak için elimden geleni yapıyorum. Güçlü biri olduğumu kendime her yeni gün hatırlatıyor, bana acı veren insanlardan uzak duruyorum. Her insanın hata yapabileceğinin bilincinde olan insanlara özellikle vereceğim tavsiye şudur ki, bir insan iyi niyetliyse, bir boşluk anında yaptığı kötü şeyler affedilebilir. Ama unutmayın, öncellikle o insanın iyi niyetli olduğundan emin olmanız gerekiyor.

 

“İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” sözünden ne anlıyorsunuz?

İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

Söylenmiş bu güzel sözün öznel bir yargı belirttiğini söyleyerek işe başlayabiliriz. Kimisinin kafasına asla gelmeyecek olan ve tamamıyla yalanlayacak olan insanların var olduğunu da söylemeliyiz. Fakat yine de bu sözün ne anlama geldiğini sentezleyerek açıklamamız mümkün.

Herkesin sıradanlaşmış artık hayalden bile saymadığı bazı planları kafasının içerisinde döner durur. Ama ne kadar basit ve sıradan da olsa, mutlaka bir hayali vardır insanın. Örneğin okuyan bir genç, mesleğinde en iyisi olmak; başarma ihtimali düşük de olsa çığır açmak okudukça okumak ister. Ya da yine okuyan birinin hayali yalnızca, okulunu bitirip iyi bir iş bulmaktır. Okumayan birinin hayali okumak olabilir, ya da belki de tek istediği iyi bir yuva kurmaktır. Bunun gibi her insanın ufak tefek hayalleri vardır.

 

Birini düşünün, hayattan hiçbir keyif almıyor, hiçbir hayat gaylesi bulunmuyor. Aldığı parayı boş yerlere harcıyor, yani şöyle ev almak, mal sahibi olmak gibi bir hayali bile yok. Aile kurmak gibi bir hayali yok, okusun okumasın işiyle ilgili planları yok. Ne kadar boş değil mi? Ne kadar çabasız ve boşa harcanmış bir hayat.

İşte bir insanın hayali yoksa, yaşamı zorlaşır. Böyle insanlar zamanla içlerine kapanıp kendini dışarıdan soyutlarlar. Depresyona neden olacak bu davranış, insanın bir süre sonra kendine kötü şeyler yapmasına bile neden olabilir. Bir insan alemde, hayal ettiği müddetçe yaşama fırsatı bulur, aksi takdirde yaşaması daha doğrusu mutlu yaşaması mümkün olmayacaktır.

İnsanlar niçin aynı çevreyi paylaştığı bitki ve hayvanlara zarar veriyor olabilir?

İnsanlar Niçin Bitki Ve Hayvanlara Zarar Veriyor?

Gün geçtikçe doğa olayları artarak devam ediyor. Dünyanın dengesinin bozulduğu ve mevsimlerin birbirine girmeye başlamış olduğu şu günlerde, insanlar hala düşünmeden doğaya zarar veriyor. Gereken önlemleri almayıp, kendi elimizle yaşadığımız çevreye zarar vermek, hayvanları ve bitkileri hor görüp dünyada sadece kendimi yaşıyormuşuz gibi davranmak, yalnızca diğer canlılar için değil, bizim için de oldukça tehlike arz ediyor.

Yaşadığımız doğada sadece kendimizin olduğunu düşünüp, bizimle birlikte yaşamaya çalışan canlıları unutarak, çevreye bilinçsizce zarar veriyoruz ve onları yok sayıyoruz. Aslında bu konunun en önemli sorunu eğitimsizlik. Gittiğimiz yada gezdiğimiz yerlerdeki kurallara uymayarak yerlere çöp atıyoruz. Ateş yakılmasına izin verilmeyen ve ateş yakılmasına uygun olmayan yerlerde ateş yakmaya çalışmak çevremizdeki canlılara ve bize  zarar vermektedir. Bunun önüne geçebilmek için, kurallara uymalı, çevre ve doğa dostu davranmalıyız. Bu konunun öneminin farkına varmak için, bilinçli olmamızın yanı sıra aynı şekilde gerekli duyarlılığı göstermeyen bilinçsiz toplumları uyararak, onların da bu konu hakkında gerekli özeni sağlamalarına yardımcı olabiliriz.

 

Sadece kendini düşünen bencilce davranışlar sergileyen toplumlar sayesinde günümüzde birçok hayvan ve bitkinin nesli tükenmiştir ve bir o kadar da nesli tükenmeye yakın olan canlı bulunmaktadır. Bilinçli olarak onların da bu doğanın bir parçası olduğu gerçeğini unutmamalı, doğal döngünün sağlanması amacıyla onlara ihtiyacımız olduğunu bilmeliyiz, bilinçlenmeliyiz ve bilinçlendirmeliyiz.

İstiklal Marşı’nı Ezbere Bilmek Neden Önemlidir?

İstiklal Marşını Ezbere Bilmek Neden Önemlidir?

Bağımsızlığımızın sembolü olan ve hiçbir kuvvet karşısında, sayımız az olup silahımız olmasa bile eğilmediğimizi her okunduğunda milletimize gösteren İstiklal Marşı, her insan tarafından bilinmelidir. 10 kıtasını birden ezberlemek zor olabilir fakat yarın, öbür gün biri çıkıp nerede senin bağımsızlığın diye sorduğunda İstiklal Marşı kişi tarafından göğsü kabara kabara okunmalıdır.

İstiklal Marşı ezbere bilinip, tekrar tekrar okunmalıdır. Çünkü İstiklal Marşı aslında birçok askerimizin kanıyla yazılmıştır. Bizim bu günlerde olmamız için, milletini ve vatanının topraklarını kurtarmak için kanı dökülmüş bir asker her daim hatırlanmalı ve İstiklal Marşı ile dolaylı yoldan bile olsa anılmalıdır.

Türkiye’nin her toprağının mezara çevrildiği o günlerde, parasızlık, açlık, sefalet içerisinde, hiçbir karşılığı olmadan kanını dökmeyi göze almış, silahsız savaşıp Türk bayrağını yere sermemiş askerin hakkı, herkesin üzerindedir ve ne yapılırsa yapılsın ödenmeyecektir.

Türkiye’nin bağımsızlığının sembolü olan İstiklal Marşı’nı ezberlemek her Türkün asli görevleri arasındadır. Her Türk çocuğuna İstiklal Marşı’nı öğretmeli ve bu ülkenin nasıl şartlar altında ne şekillerde kurtarıldığını bir bir anlatmalıdır. Bu hikaye nesilden nesile aktarılmalı, üzerinden bin yıllar geçse bile unutulmamalıdır. Kurtulan herkesin üzerinde, o şehitlerin hakkı vardır. Yaşamayan birinin hakkı da, ancak ona dua edilerek ve dua edilmesini sağlayarak ödenebilir. Her gün, her hafta, her ay, her yıl yeni birilerine İstiklal Marşı’nın ne demek olduğu öğretilmeli, şehitlere dua ettirilmeli ve İstiklal Marşı ezberletilmelidir.

Bir zaman makineniz olsa hangi zamana gitmek isterdiniz? Neden?

Zaman Makinem

Eğer bir zaman makinesine sahip olsaydım, ilk gitmek istediğim yer Kurtuluş Savaşı yılları olurdu. Kitaplarda verilen bilgilerin eksik olduğunu düşünüyorum, bu ülkeyi kurtarmak için verilen yüzbinlerce şehidin, gazinin ve çekilen onca acının eksik anlatıldığını düşünüyorum. Belki öğrencilerin psikolojisini bozmamak için yaptıkları bir şey bu, iyi niyetlerini anlayabiliyorum ama çocuklara bir acı ne kadar aşılanırsa, yetişkinlik döneminde de o kadar etkili olacağını biliyorum.

İşte ben bu yüzden Kurtuluş Savaşı yıllarına gidip yaşanan olaylara birebir tanık olmak, verilen emirlere birebir uymak ve düşmanı denize döktükten sonra eski hayatıma geri dönmek isterdim. Gördüklerimi, yaşadıklarımı hem çocuklara hitap edecek, hem de yetişkinlere uygun olacak iki kitapta anlatıp, onları bilinçlendirmek; bu ülkenin ne zor şartlarda kurtarıldığını onlara hissettiğim tüm o duygularla aşılayıp ülkelerinin kıymetini bilmelerini sağlardım. Yazdığım kitapları öyle bir yazardım ki, sanki içinde yaşıyormuş gibi hissettirerek, hem okuma heyecanlarını arttırmak hem de tavsiye etmelerini sağlamak isterdim.

 

Kitabımı öyle bir yayınevi ile hazırlatırdım ki, bütün ücretleri kendim ödeyip kitabı halka bedava ya da sembolik rakamlar ile dağıtmalarını sağlardım. Hem böylelikle bir daha asla göremeyeceğim zaman makinesini en yararlı şekilde kullanmış olurdum, hem de aşıladıklarım ile ülkemin bilinçlenmesini sağlamış olurdum. Bu ülkenin kıymetini bilmeyen onca vatandaşın okuyacağı bu kitabın, onları sarsıp kendisine getirmesini sağlardım.

 

Unutamadığınız bir oyuncağınız var mı? Anlatınız.

Unutamadığım Oyuncak

Her kadının veya geç kızın olduğu gibi benim de en sevdiğim oyuncağım tabi ki bez bebeğimdir. Bebekken annemin bana aldığı küçük barbie bir bebek varmış, ben onunla oyunlar oynar, ona kıyafetler dikermişim. Nereye gitsem onu yanımdan ayırmazmışım. Anneme göre kaybettiğim, bana göre çalınan bebeğim bir gün bir otobüste kaybolmuş. Bunun üzerine ben günlerce ağlamışım. Annem de dayanamamış, yine kaybederim diye bu sefer bana bez bir bebek almış. İşte bez bebeğim Safinaz ile tanışma hikâyemiz böyle başladı.

Barbie bebeğimi kaybetmemin ardından Safinaz’ı kardeşim gibi kabul etmiş, sürekli onu yanımda taşır olmuşum. O büyük olduğu için onu hiç kaybetmemişim. Hala da kaybetmediğim bebeğimle, her gün evcilik oynarmışım. Arkadaşlarımın yanına bile onunla gidermişim.

 

Bir gün yedi yaşıma girince ailem beni okula yazdırmış. Bebeğimi okula götürmek için adeta kendimi yırtmış, hüngür hüngür ağlamışım. Bu ısrarlarıma dayanamayan annem, bebeğimle beni okula götürmüş. Fakat öğretmenim bebeğimi okula kabul etmemiş, ben ağladım diye yalnızca ilk gün izin vermiş fakat bir daha olmasın demiş. Beni bir şekilde kandırıp bebeğimi benden ayırdıkları ilk gün o günmüş. Zaten ondan sonra yeni arkadaşlarımla tanışıp onlarla oynamaktan bebeğimi boşlar olup onu sadece uyumak için kullanır olmuşum.

Hala onunla beraber uyuduğum bebeğim, hala hayatımın bir parçası. Onu hiç unutmadım ve onunla ilgili en büyük hayalim, her kadının da öyle olduğu gibi benim de, onu çocuğuma vermek. Belki ilgisini çekmeyecek, belki onu hiç sevmeyecek ama ben onun hiç atılmamasını sağlayacağım ve çocuğuma da aynı benim gibi onu korumasını söyleyeceğim.

Bir oyuncak tasarlasaydınız bu oyuncak nasıl olurdu? Arkadaşlarınıza anlatınız.

Tasarlayacağım Oyuncak

Herkese çocukluğunda bir kez mutlaka sorulmuş ve her çocuğun zaten tasarlanmış olan şeylerden esinlenerek bir şeyler oluşturduğu bir konudur oyuncak tasarlamak. Biraz daha büyümüş bireyler ise bu konu hakkında oldukça düşünecektir ve daha önce düşünülmemiş bir şey üretmek isteyecektir.

Eğer ben bir oyuncak tasarlayacak olsaydım, bu kesinlikle çocuklar için kitap, masal vs. okuyan bir yastık olurdu. Çocuğun yastığının yanına, ya da o yatağa sığmıyorsa hemen yanındaki koltuğa bırakılan bu yastığa değişik masallar yüklenmesi sağlanırdı. Gelen güncellemeler ile haftalık veya aylık yeni masallar yastığa yüklenirdi, bu sayede çocuk her gün aynı masalı dinlemekten kurtulurdu.

 

Özellikle öğlen saatlerinde, anne babasının yanında olmayan çocuğun uyumasını kolaylaştıracak bu yastık, anne babanın yorgun ve hasta olduğu gecelerde de onların işlerini kolaylaştırırdı. Ayrıca, eğitici öğretici niteliği olan bu yastık, yalnızca çocuk uyuyacağında değil, günün belirli birkaç saatinde de açılırdı. Bu sayede çocuk masalda verilen mesajları daha kolay anlardı.

Bunun dışında yastığa birkaç program daha yüklerdim. Örneğin sayılar ve harfler. Çocuk sayıları dinledikçe saymayı öğrenirdi, harfleri dinledikçe de alfabeye hakim olurdu. Alfabeyi sayamayan yetişkinlerin olduğu günümüzde, çocuklara aşılanan bu özellik çocuğun ilk öğreneceği şeyler biri olacağı için unutamadığı ve ayrıca tekrar ettikçe aklında yer edinebileceği bir şey olurdu ki, bu çocuğun beyin ve ezber gelişimini tetikleyeceğinden, diğer derslerinde de başarılı olmasını sağlardı.