Osmanlı Devletinin İskan Politikası Doğrultusunda Neler Yaptığını Yazınız

Osmanlı devleti ilk kurulduğu tarihten yıkılmasına kadar iskan politikasını benimsemiştir. İskan politikası sadece Osmanlıların değil ilk kurulan Türk devletlerinin de yaptığı bir politikadır. İskan politikası fethedilen topraklara kendi halkının yerleştirilmesi diler. Böylelikle fethedilen yerlerde yaşamaya başlayan Osmanlı halkı sayesinde daha hızlı Türkleşiyor ve İslamiyet’in yayılması sağlanıyordu.

Dışarıdan bakıldığında iskan ile göç edilen insanların yer değişikliğinden memnun kaldığına dair düşünceler bulunsa da iskan politikası devlet tarafından destekleniyor ve göç ettirilen halka devlet sahip çıkarak bakıyordu. Yani Osmanlı devleti fethettiği bölgelere yerleştirdi halkının ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ayrıca iskan ile yeni yerlere yerleştirilen halktan bir süre vergi alınmıyordu.

İskan politikası Osmanlı Devleti’nin ele geçirdiği topraklarda kalıcı olmasını sağlamıştır. Çünkü Osmanlı devleti oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan büyük bir imparatorluk olmuştur. Bu nedenle çok farklı insanlar ve çok farklı medeniyetleri bünyesine alan Osmanlı devleti bu politika sayesinde aldığı yerlerdeki kişileri Türkleştirmeyi ve İslamiyet’i yaymayı da başarmıştır.

Osmanlı Devleti’nin de cihat yapma düşüncesi de bulunduğu için iskan politikası bu alanda da Osmanlı devletine yardımcı olmuştur. Fethedilen bölgelere yerleştirilen halk Türk ve Müslüman olmasından ötürü o bölgedeki insanlar Türklerin ve Müslümanları daha yakından tanıma fırsatı bulup, İslamiyet’i benimsemiş insanları yakından görebiliyorlardı. Bu sayede Müslümanlığa geçmiş insan sayısı oldukça artmıştır.

 

Osmanlı Devleti’nin Güçlenip Büyümesine Tımar Sisteminin Ne Gibi Faydaları Olmuştur?

Tımar sistemi Osmanlı Devleti’nin memur ve askerlere verdiği bir topraktır. Osmanlı devleti asker ve memurlara bu toprağı işleyip boş bırakmaması için vermektedir. Verdiği bu toprak ile maaş ödeme yükünü ortadan kaldırmış olur. Yani bir nevi asker ve memura maaş yerine işleyeceği toprak vermektedir. Tımar sisteminde bu toprak üzerinden vergi de almaktadır.

Tımar sisteminin Osmanlının gelişmesi ve büyümesini de oldukça faydası olmuştur. Faydalar şu şekilde sıralanabilir:

* Topraklarda sürekli üretim olmaktadır. Bu şekilde devlet yapılan sürekli üretime denetleme imkanı da sağlamaktadır.

* Devlet sürekli maaş ödemesinden kurtularak maaş yükünü büyük ölçüde en az da indirmiştir.

* Osmanlı devletinde eyalet askeri bulunmaktadır. Eyalet askerleri tımar sistemi sayesinde daha fazla gelişmiştir.

* Tımar sisteminde toprak söz konusu olduğu için yerleşik hayat daha önemli hale gelmiştir. Toprağının başında kalan kişiler yerleşik hayata geçerek o bölgenin insanı olmuştur.

* Tımar sistemi devletin gelişmesi için büyük katkı sağlamıştır.

Osmanlı devleti tarafından verilen toprak ile tımar sahibi olan kişiler işledikleri toprak için vergi toplama hakkını elinde bulundurmaktadır. Tımar olarak verilen toprak kişiye aittir ve toprağı işleyen kişi öldüğünde miras olarak kalmaz. Kişi elinde bulundurduğu toprağı satamaz ya da kiralayamaz.

Tımar sahibi olan kişi toprağı işlemeden boş bırakırsa üretimin durmaması adına toprak kişinin elinden alınır.

 

Osmanlı Devleti Bünyesindeki Farklı Din, Millet, Mezhep Ve Kültüre Sahip İnsan Topluluklarını Uzun Yıllar Bir Arada Yönetmeye Nasıl Başarmış Olabilir?

Farklı din, kültür, mezhep ve millete ait olan insanları bir arada tutmak oldukça zordur. Osmanlı devleti bu kadar farklılıkları bir arada tutmayı başarmış bir devlettir. Osmanlı Devleti’nin bunu başarmış olmasının en önemli nedeni benimsemiş olduğu hoşgörü politikasıdır. Tabii ki bu politika yöneten Osmanlı padişahlarının merhamet duygusu ile de birleşince halkın devlete olan bağlılığı artmıştır.

 

Osmanlı devleti pek çok kıtaya hakim olan büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Bu kadar büyük ve coğrafyaya hakim olan devlette halk arasında çatışmalar çıkmıyor halk isyan etmiyordu. Çünkü Osmanlı devleti fethettiği topraklarda ki halka hiçbir zaman kötü davranmıyor hoşgörü ile yaklaşıp zorlamalar da bulunmuyordu. Zorlanma görmeyen halkta da korku duygusu oluşmadığı için devlete karşı bağlılık duygusu oluşuyordu. Böylelikle farklı ırk, millet, din, dil ve mezhebe sahip insanlar hoşgörü içerisinde bir arada yaşıyorlardı.

 

1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmesiyle beraber İstanbul’da yaşayan halk tanımadıkları bir padişahın yönetimi altına gireceği için başlarda korku duygusu yaşamıştır. Fakat Fatih Sultan Mehmet hiç kimsenin dinine, diline ve mezhebine karışmayacağını, herkesin inancı doğrultusunda ibadethanesinde ibadetine devam edebileceğini söylemiştir.

Osmanlı Devleti’nin benimsemiş olduğu hoşgörü politikası devletin ilk kurulduğu günden dağılma zamanına kadar devam etmiştir.

 

Osman Bey’in İpek Yolu Üzerinde Yer Alan Bursayı Fethetmek İstemesinin Sebepleri Neler Olabilir?

Osman Bey tarafından 1299 yılında kurulan Osmanlı devleti Anadolu’daki diğer küçük beylikler arasında bulunuyordu. Osman Bey Bursa’yı fethetmek istiyordu. Çünkü Bursa ipek yolunun geçtiği, ticaretin oldukça yoğun olarak yaşandığı ve Türk carları kullanmayı tercih ettiği bir yerdi. Bursa’yı fethetmek demek ipek yolunu da ele geçirmek anlamı taşıyordu. İpek yolunun Osman Bey’in elinde olması ile beraber Osman Bey diğer Anadolu beyliklerine göre ticari olarak üstünlük sağlayabilecek.

 

Bunların yanı sıra Bursa Marmara denizinin güneyinde yer alan önemli bir şehirdir. Anadolu beylikleri ile arasını iyi tutan Osman Bey en büyük düşmanı olarak Bizans İmparatorluğunu görüyordu. Bizans’a karşı bir üstünlük elde edebilmek için Bursa Marmara denizinin güneyinde olabilecek en önemli nokta olarak inanıyordu. Bizans’a karşı elde edilecek bu önemli merkeze Osman Beyde kayıtsız kalamadı ve ipek yolu üzerinde bulunan Bursa’yı fethetmek için hazırlıklara başladı.

Osman Bey Bursa’yı ne kadar almak istese de Bursa’nın fethi Osman Bey’in oğlu Orhan Bey tarafından gerçekleştirilmiştir. Bursa fethedilip Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra Osmanlı Devleti’nin başkenti olmuştur. Osmanlı’nın en önemli başkentleri arasında sayılan Bursa ile Osmanlı devleti ticari anlamda daha hızlı gelişme göstermiştir ve beyliğin büyümesinde büyük ölçü de katkı sağlamıştır. Bir sonraki başkent Edirne’nin alınmasına kadar Bursa Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalmıştır.

 

Hz. Muhammed’e İnen İlk Ayetin “Oku” Diye Başlaması İslam Dininin Hangi Özelliğini Gösterir?

Hz. Muhammed’e gelen ilk vahiyde oku emri bulunmaktadır. Ayet “oku” ile başlayarak devam eder. Ayetin indiği zamanlarda Arap yarım adasında cahiliye dönemi yaşanıyordu. Cahiliye dönemi eğitim önemsiz, zenginlerin fakirleri ezdiği bir dönemdi. Halk eğitim almayı bırakın okumayı bile pek tercih etmiyordu.

Hz. Muhammed’e peygamberliğin müjdelenmesi ve vahiy gelmesi ile beraber ilk gelen ayette oku yazmaktadır. İlk ayetin bile bu şekilde inmesi İslam dininin eğitimi önemsediği okumanın pek çok şeyden önce geldiğini göstermektedir.

İslam dini tembellik yapanı, okumayanı ve eğitim almayı reddedeni desteklemez. Her zaman İslam dininin de eğitimin önemi vurgulanırken, alınan eğitimler ışığında ve bilim yolunda çalışmalar yaparak insanlığa, vatana ve millete hayırlı kişiler olunması öğütlenir.

İslam dininde bir ayrım olmadan hem erken hem de kız çocuklarının eğitim alması ve okuması söylenir. İslam dini her zaman bilimi destekler. İnsanlığı geliştirecek, topluma faydalı olacak her şey İslam tarafından desteklenir.

İslam dinini benimseyerek vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirmek istiyorsanız İslam’ın ilk emir olan “oku” ile benimsenmiş bir hayat yaşamalıyız. İslam dininin ilk ayetinden başlayarak devam ederek eğitime verdiği önemi ve okumanın vurgulanması ile gericiliği savunan bir toplum olmaktan, bilimden uzak durmaktan kaçınmalıyız. Dinimizin bize gösterdiği şekilde ilerlemeliyiz.

İslamiyetten Önce Arap Yarımadasında Toplumsal Birliği Sağlanamamasının Nedenleri Nelerdir?

İslamiyet’ten önce Arap yarımadasında bir birlik olduğunu söylemek doğru olmaz. Birlikler sadece kabileler halinde yaşayan aileler arasında geçerlidir. Yaşayan halk bedevi ve hadari olarak iki ayrı şekildeydi. Bedevi toplulu yarımadanın orta bölgelerinde bulunan çöllerde hayatlarını devam ettirirken hadariler ise genellikle denize yakın olan şehirlerde yaşamlarını sürdürmekteydi. Şehir bölümlerinde yaşayan halk toplumsal hayatta yerleşik hayata geçmeye çalışsa da Bedeviler için aynı şey söz konusu değildir. Çünkü çöl coğrafyasında sürekli aynı yerde yaşamak oldukça zor olduğu için Bedeviler sürekli göç ederek yerleşik hayata geçememişlerdir. Bu nedenle Bedeviler genellikle hayvancılıkla yaşamlarını sürdürürken, hadarilerin ise tarım yapma olasılıkları bulunmaktaydı.

Aileler kabileler halinde yaşasa da kabileler arasında çatışmalar bulunuyordu. Bu çatışma var kimi zaman ölümlerle sonuçlanırken anlaşamayan kabilelerden dolayı toplum içinde birlik ve refah durumu oluşmuyordu.

Toplumu bölen başka sınıf basamaklarında bulunmaktaydı. Halk Hürler, Mevali ve köleler olmak üzere üçe ayrılıyordu. Hürler hayatlarını istedikleri gibi sürdürürken köleler bir mal gibi pazarlarda alınıp satılıyordu. Mevaliller ise önceden köle olan fakat sonradan evlat edinilen ya da azat edilen kişilere verilen isimlerdir. Mevaliler hürler gibi özgür olamasa da kölelerden üstün sayılıyordu. Bu sınıf farklılıkları içerisinde huzursuzluklar toplum içerisinde çıkıyordu.

Zenginler, askerler, kahinler, tüccarlar ve yöneticiler tarafından meydana gelen Hürler sınıfında da çatışmalar görülüp bir bütünlük sağlanamıyordu.

 

İslamiyetten Önce Arap Yarım Adasının Sosyal Durumu

Hadari ve bedevi adını alan iki farklı topluluk halinde Arap yarımadasında yaşamlarını sürdüren insanlardan bahsedebiliriz. Bedeviler yarımadanın orta kısımlarında kalan çöllerde yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, hadariler ise genellikle şehir merkezlerinde yaşamaktaydılar. Hadariler şehir merkezlerinde yaşadıkları için göç durumları çok fazla değildi. Bedeviler ise çölde yaşamalarından dolayı ve çöldeki yaşam şartlarının oldukça zor olmasından dolayı sürekli göç ederek yaşamlarına devam ediyorlardı. Sürekli göç halindeki bu yaşam tarzından dolayı yerleşik hayatı tam olarak benimsenememişti.

İslamiyet’ten önceki Arap yarımadasında kadın ve erkekler arasında büyük uçurumlar bulunuyordu. Kadınlar toplumda asla değer görmezken erkekler tarafından erkekler tarafından kötü muamele görüyorlardı. Kadın ve kız çocukları beğenilmeyen hareketlerinden ve yanlış nitelendirmelerinden dolayı toprağa diri diri gömülen ek öldürülüyordu.

İslamiyet’ten önce dünyanın pek çok noktasında kölelik sistemi olduğu gibi Arap yarım adasında da bu kölelik sistemi devam ediyordu. Köleler pazarlarda bir mal gibi alınıp satılıyor ve sahipleri tarafından istenen işleri yaptırılıyordu. Sahibi ölen köleler ailenin diğer fertlerine kalıyordu. Köleler sadece birbirleriyle evlenebiliyor ve bu evlilikten doğan çocuklar da köle oluyordu.

Aile düzeninde ise kabile mantığı bulunuyordu. Tek bir aile olarak yaşamak çöl gibi bir coğrafi bölgede oldukça zor olmasından dolayı her aile bir kabileye bağlı olarak yaşamını sürdürüyordu.

İnsanlar bulunduğu bölgeye göre ticaret, hayvancılık ve eğer yerleşik hayatı bulunuyorsa tarımla uğraşıyordu.

 

İslamiyet’ten Önce Arap Yarımadasındaki Sorunlar

İslamiyet öncesinde Arap yarımadasında da tam olarak bir huzur olduğunu söylemek mümkün değildir. Ailelerin kimi şehirlerde yerleşik yaşarken pek çoğu ise çöl bölgesinde göçebe olarak hayatlarını sürdürüyordu. Aile yaşamı tam olarak oturmuş değildi ve kabile halinde yaşam biçimi benimsenmiştir. Kadınların değerli görülmediği bu toplumda çok eşlilik durumu söz konusuydu. Erkekler kadınlara değer vermiyor kadınlara bir birey muamelesi göstermiyorlardı. Eğer bir kız çocuk olarak İslamiyet’ten önce Arap yarım adasında dünyaya gelmişsiniz aile ya da kabine içerisinde söz sahibi değil ve değer görmeniz pek söz konusu değildi. Hatta babanız tarafından diri diri toprağa gömülerek öldürülmeniz bile mümkün olabilirdi.

Benimsenmiş kabile yaşantısında ise refah durumu yoktu. Kabilelerin çoğu birbiri ile kavgalıydı. Bu kavgalardan dolayı zaman zaman kan dökülüyordu.

Bu coğrafi bölgede İslamiyet’ten önce halk hür ve köle olarak iki biçimi ayrılıyordu. Hürler yaşamlarını kazanıp aileleriyle sürdürürken köleler ise insan olarak değer görmüyordu. Köle pazarlarında bir mal gibi satılan bu insanlar ailelerin istediği işleri yapmak ile yükümlüdürler.

Arap yarımadasında İslamiyet’ten önce putperestlik vardı. Her kabile kendi de benimsediği bir simge biçiminde puta tapıyor ve bu put kabile için kutsal sayılıyordu. Kutsal putlar Kabe’de saklanıyordu. İslamiyet’ten önce gelmiş olan Hristiyanlık ve Yahudilik Arabistan’da değer görmüyordu. Bu dinler ticaret yapan bir takım insanlar ile yarımadaya gelmiş olsa da putperestliğin önüne geçememiştir.

 

İslamiyet Öncesinde Mekke’nin Gelişmesinde Hangi Unsurlar Etkili Olmuştur

İslamiyet öncesi Arap Yarımadasında paranın güçlü olduğu ve fakir ezdiği bir dönem yaşanıyordu. İnsanlar para kazanmak adına iyi kötü her şeyi yapıyorlardı. Bu olayların yaşandığı dönem ise cahiliye dönemi olarak anılmaktadır.

Mekke şehri diğer şehirlere göre daha gelişmiş bir şehirdir. Mekke’nin gelişmesinin en önemli unsurları arasında Kâbe’nin Mekke’de olması bulunmaktadır. İslamiyet’ten önce Arap yarımadasında putperestlik yaygındır. Her kabilenin inandığı bir put bulunmaktaydı ve bu putlar Kabe’de saklanıyordu. Bu nedenle Kabe ve Mekke kutsal sayılmaktadır. İnsanlar ibadetlerini Kabe’de yapıyor bu nedenle Kabe’ye yakın bir yerde yaşamak için Mekke’yi tercih ediyorlardı.

Kabe’nin bulunduğu Mekke şehrinde ticaret en önemli geçim kaynağıydı. En önemli ticaret yolları bu şehirden geçerken tüccarlar ticaret yollarından uzak kalmamak için Mekke’de bulunuyordu. Genelde zenginlerin yaşadığı bu şehirde hayvancılık ve tarım yerine ticaret tercih ediliyordu. Bu nedenle zengin ve soylu insanlar bu şehirde yaşamaktaydı.

Köle pazarları zenginlerin yaşadığı bu şehrin merkezine yakın yerlere kurulup insanlar kendileri için çalışacak köleleri seçerek kabilelerine getiriyordu. Böylelikle Mekke hem zenginlerin yaşadığı hem de onlara hizmet eden köylülerin bulunduğu kalabalık bir şehir halini almıştır.

Kabe İslamiyet’ten önce de dini bir merkez olduğu için dönem dönem Kabe ziyareti yapmak isteyen kişiler tarafından da ziyaret edilip Mekke şehrinin daha kalabalık bir hale gelmesini sağlarken şehri de daha önemli bir seviyeye taşımaktaydı.

 

İnsanı Yaşatmak İfadesi İle Neyi Anlatmak İstemiştir?

Şeyh Edebali ahi Teşkilatının liderlerindendir. Osman Bey şey Edebali’nin damadıdır. Şeyh Edebali oldukça bilgili, askeri, ekonomi ve siyasi konularda fikirleri bulunan bir liderdir.

Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşatmak” ifadesi verdiği nasihatler arasında geçen bir ifadedir. Bu ifadesi ile bir insanı yaşatmak devleti yaşatmakla aynı anlamı taşıdığını anlatmak istemiştir. Çünkü bir insan ne kadar refah ve huzur içerisinde yaşarsa devlette refah ve huzur içerisindedir. Eğer devleti insana hoşgörü ile davranıyorsa ve insan Devleti’nin topraklarında hoşgörü içerisinde yaşayabiliyorsa insanlar da bu toprak üzerinde yaşadığı müddetçe hoşgörülü insanlar olur.

Bir devletin toprakları üzerinde insan ne kadar uzun süre yaşarsa devlette bu dünyada o kadar uzun süre var olur. Yani devlet insan, insan da devlet içindir. Devletin insana sahip çıktıkça devletin ömrü de o kadar uzar.

Bir devletin olabilmesi için var olması gereken bazı unsurlar vardır. Bu unsurların en başında gerekli olan bir kara parçası ve insandır. Yani bu kara parçası üzerinde yaşayan insan var olmadığı sürece hiçbir zaman devlet olmayacaktır. Şey Edebali de bir lider olarak bunun farkındadır ve damadı Osman Bey’e kurduğu beylik için tavsiyeler verirken bu unsurları asla unutmaması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan olmadan bir devletin varlığı asla düşünülemez ve insansız bir devlet var olamaz.